26 Şubat 2010 Cuma

Japon robotlarını eğiten Türk!

“ROBOTLAR ÜZERİNE YAPILAN ARAŞTIRMALARIN TEK AMACI ROBOT GELİŞTİRMEK DEĞİL, BU SÜREÇTE İNSANLARI DA DAHA İYİ ANLIYORUZ. “

Japon robotlarını eğiten Türk!

Türkiye’de doğup büyüyen, ODTÜ fakülte birincisi Kayserili Bilge Mutlu, şimdi dünya robot teknolojisinin iplerini elinde tutuyor. Wisconsin Üniversitesi (Madison) Bilgisayar Bilimleri Bölümü İnsan-Robot Laboratuarı’nın başında bulunan Mutlu, insansı robotlar tasarlıyor. Robotlara beden dilini öğreten bu çılgın bilim adamı, hastane ve okullarda yaptığı “robo-sosyolojik” deneyleriyle biliniyor.


Kural 1: Bir robot asla bir insana zarar vermez ya da bir insanın zarar görmesine izin vermez.
Kural 2: Bir robot insanlara mutlaka ve her koşulda itaat etmelidir.
Kural 3: Bir robot birinci ve ikinci kurala karşı gelmemek kaydı ile varlığını muhafaza etmekten sorumludur.

Ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov’un aynı isimli romandan uyarlanan “I, Robot” filmini izlemiş olanlar bu üç kuralı hatırlayacaktır. 2004 yılında vizyona girdiğinde gişe hasılat rekorları kıran film, 2035 yılında insan hayatının birer parçası hâline gelmiş olan robotların nasıl katile dönüştüklerini anlatıyordu. Henüz robot çağı başlamış değil ancak çok da uzak değil. Şimdilik teknoloji fuarlarında sevimlilik yapıp çocukları güldürmekle yetiniyorlar ama ileride başımıza dert olurlar mı bilemeyiz. “Japonlar’a sormak lazım” dediğinizi duyar gibiyim ama yanılıyorsunuz, Bilge Mutlu’ya sormak lazım! İnsansı robot tasarımında dünyaca kabul gören bir isim kendisi. Wisconsin Üniversitesi (Madison) Bilgisayar Bilimleri Bölümü İnsan-Robot Laboratuarı’nın başında bulunan çılgın bir bilim adamı. Hem Bilgisayar Bilimleri hem de Endüstriyel ve Sistem Mühendisliği bölümünde yardımcı doçent olarak görev yapan Kayserili Bilge Mutlu, geleceğimizin dünyasını tasarlıyor. Robot-insan ilişkileri üzerine interaktif sosyal davranış modellemesi üzerine çalışıyor. Daha anlaşılır bir dille, insansı robotlar dizayn ediyor. Yani muhtemelen 50 yıl sonra pat diye odanızın kapısını açıp “Ne içersiniz?”, “İlacınızı aldınız mı?”, “Biraz dertleşmek ister misiniz?” gibi sorular soracak olan yapay zekâ şahikalarının hafıza kartlarını yazıyor. Özellikle beden dili üzerine çalışan Mutlu, eğitim alanında, iş dünyasında, otistik çocukların rehabilitasyonunda ve yaşlı insanların hayat kalitelerinin yükseltilmesinde kullanılacak tasarımlar üzerine eğiliyor. Dünyaca ünlü Japon bilim adamlarıyla birlikte ortak projelere imza atan Bilge Mutlu, yalnızca en iyi tasarımı yapmak için kafa yormuyor. Hastane ve okul gibi sosyal ortamlarda “robo-sosyolojik” diye adlandırabileceğimiz deneyler yapıp, robotların davranışlarına nasıl tepkiler verildiğini inceliyor ve modifikasyonları bu doğrultuda geliştiriyor. Honda’nın Asimo’su, Hiroshi Ishiguro’nun Geminoid’i, ATR’nin Robovie’si ve Mitsubishi’nin Wakamaru adlı robotu, Mutlu’nun deneylerinde kullandığı dört Japon robot. Araştırmaları ve makaleleri pek çok yabancı bilim dergisinde yayınlanan ve uluslararası konferanslarda yankı uyandıran Bilge Mutlu’ya ulaştık. Bize çalışmalarını anlattı ve sorularımızı yanıtladı.

*“Robot-insan ilişkileri üzerine interaktif sosyal davranış modellemesi” ne demek?

İnsanlar sosyal varlıklardır. Washington Üniversitesi’nden Patricia Kuhl, bebeklerin ikinci bir dili öğrenebilmesinde üç etkeni karşılaştıran bir araştırma yapmıştı. Bebeklerden bazıları sözkonusu dili konuşan bir yetişkinle yüzyüze etkileşerek, bir kısmı onun konuştuğu bir video kaydını izleyerek, bir bölümü de ses kaydını dinleyerek yeni kelimeler öğrenmişlerdi. Daha sonra bu bebekler tek tek test edildi ve sadece yüzyüze, sosyal etkileşim ile öğrenen bebekler yeni kelimeleri hatırlayabildi. Bu, insan gelişiminin sosyal etkileşimle gerçekleşebildiğini gösteren çok güzel bir örnek. Benim ilgi alanım ise, insanların bu sosyal özelliğini kullanarak, onların hayatlarını iyileştiren yeni teknolojiler geliştirmek. Bu teknolojilerden özellikle sosyal robotlar ve sanal karakterlerin geliştirilmesine yoğunlaşıyorum. Esas olarak yaptığım şey, insan sosyal davranışlarını sayısal modellere çevirmek. Mesela, bir sosyal robotun bir insanla sohbet edebilmesi için, robotun hem konuşması hem de beden dilini kullanması; hem de karşısındaki insanın sözlerini ve vücut dilini anlayabilmesi, ona karşılık vermesi gerekir. Ben de işte bunun üzerine çalışıyorum.

*Robotlarla iletişimde beden dili neden önemli?

Robotları günlük yaşama entegre edebilmek için. Bu yüzden vücut dilindeki belli işaretler üzerinde çalışıp ona göre robot beden dili geliştirmeye uğraşıyoruz. Üstelik psikolojik çalışmalar insan beden dillerinin konuşmadan daha çok ve daha doğru bilgi taşıdığını gösteriyor.

*Şimdiye kadar ne gibi çalışma ve araştırmalar yaptınız?

Örneğin bir tanesi Honda’nın ASIMO robotuyla yaptığım bir deney. Robot önce öğrencilere hikâyeler anlatmaya başladı. Bir süre sonra ise baktığı yeri değiştirerek dikkatini birkaç öğrenciye yönlendirdi. Sonrasında bu öğrencilere uyguladığım testin sonuçları gösterdi ki, robotun dikkatini yönelttiği öğrenciler, robotun anlattığı hikâyeyi daha iyi hatırlıyorlar. Bu sonuç, eğitim alanında birçok yeni fikrin ilham kaynağı olabilir. İnsanların robotlara hangi şartlar altında nasıl yaklaştıklarını da inceliyorum. Mesela insanlar aynı robotu rekabet şartları altında başka, işbirliği şartları altında daha başka algılıyor. Yani robot can sıkıcı da olabiliyor, dost da! Ayrıca benim doktoramı yaptığım Carnegie Mellon Üniversitesi ve Stanford üniversitesinden araştırmacıların başlattığı “People and Robots” projesinin de bir parçasıyım. ABD Ulusal Bilim Kurumu’nun desteğiyle başlatılan bu proje kapsamında, sosyal robot tasarımı üzerine çalışılıyoruz.

*Hastane ve okul gibi sosyal ortamlarda yaptığınız “robo-sosyolojik deney”lerden bahsedebilir misiniz?

Öğrenciler üzerinde yaptığım, az önce sözünü ettiğeim deneyden başka en önemli çalışmalarımdan bir tanesi, hastanelerde kullanılmaya başlanan TUG ismindeki bir dağıtım robotunun insan ortamına olan etkisi üzerindeki araştırmam oldu. Bu araştırma için bir yıl boyunca bu robotun bir hastanede hastane personeli, ziyaretçileri, hastaları ve hastanenin fiziksel ortamı ile etkileşimini inceledim. Hastanede robotu kullanan kişilerle röportajlar yaptım. Sonuç olarak hastane personelinin robota karşı yaklaşımının kanser ve doğum birimlerinde çok farklı olduğunu buldum. Bu farklılığın temel nedeni bu birimlerdeki hasta profiliydi. Örneğin kanser biriminde sürekli acil hasta transferleri olması, sık laboratuar testleri yapılması ve hemşirelerin hastalarla daha yakından ilgilenmesi nedeniyle robotun kullanımının bir dert haline geldiğini gördüm. Hatta bazen ona “Çeneni kapamazsan kameranı kırarım” diyenler bile oluyordu. Onu irite edici buluyorlardı.

*Nasıl bir robot TUG?

Hastanenin koridorlarını ve odalarını kendi navigasyon sistemiyle bulabilen, asansörleri kullanabilen, odalara ilaç taşıyan ve kapıya geldiğinde “TUG geldi” diye haber veren bir robot. Doğum bölümünde ise tam tersine personel TUG’u severek kullanıyordu. Ona “Dostum” diyenler de vardı. Bu araştırmam Amsterdam’daki İnsan-Robot Etkileşimleri Konferansı’nda en iyi makale ödülüne layık görüldü. Ayrıca robotu geliştiren firma bu araştırmanın sonuçlarından yararlanarak robotun tasarımında önemli değişiklikler yaptı. San Diego’da yapılan konferansta ise, beden dilini kullanan bir robotun insan ile olan etkileşimini araştıran bir çalışmam yine en iyi makale seçildi. Bu araştırmamda kullandığım robot sadece beden dilini kullanarak sohbet ediyordu ve bir soru sorduğunda kişilerden hangisine hitab ettiği hatasız bir şekilde anlaşılabiliyordu.

*Robot çağına sizce ne zaman gireriz ve insanlarla robotlar arasında yaşanabilecek ilk problemler sizce neler olabilir?

Robotların sosyal hizmetlerde bulunabilmesi, güvenli bir şekilde evlerimize, iş yerlerimize girebilmesi için yapay zekâ araştırmalarının çok ilerlemesi gerekiyor. Dolayısıyla kısa zamanda robot çağına girebileceğimizi düşünmüyorum. Robotlarla insanlar arasında birçok problemler yaşanabilir. Şu anda tartışılan en önemli konu, robotların insanlara zarar verdiği durumlarda etik olarak kimin sorumlu tutulacağı konusu. Örneğin bir robot kazaen bir insana zarar verdiğinde, robotun yazılımını geliştiren programcı mı, donanımı üreten üretici mi, robotu satın alan tüketici mi sorumlu tutulacak? Bu konular hem robotik araştırmacılarının hem de filozof ve etik bilimcilerin ilgisini çeken bir konu.

*İleride robot kullanımının artmasıyla insanların V-oli çizgi filmindeki gibi tembelleşebileceğini düşünüyor musunuz?

Hayır, düşünmüyorum. Örneğin, telefon keşfedildiğinde bazı insanlar iletişimin öldüğünü, artık kimsenin yüzyüze görüşmeyeceğini öne sürdüler. Tam aksi oldu, telefon iletişimi mümkün olmayan insanların iletişimini sağladı, yaşam kalitesini önemli ölçüde arttırdı.

*Japon bilim insanlarıyla ortak makaleleriniz var. Japonya ile de çalışıyor musunuz?

Son iki yıldır yılın bir bölümünü Japonya’daki ATR (Advanced Telecommunications Research-İleri Telekomünikasyon Araştırmaları) isimli bir araştırma kuruluşunun IRC (Intelligent Robotics and Communication Laboratuvarı-Akıllı Robot ve İletişim Laboratuvarı) bölümünde geçirdim. Hiroshi Ishiguro ve Takayuki Kanda adında iki araştırmacı ile hâlen devam eden çalışmalarım var. Ishiguro’yu belki duymuşsunuzdur. Kendinin ve kızının android kopyasını yapan bilim adamı. Beden dili ile alakalı çalışmalarımı bu android üzerinde yapıyorum.

*Gelecekte bizi ne tür robotlar bekliyor? Gerçekleşmesi mümkün en çılgın robotlar neler olabilir?

Bunu kestirmek çok zor. Örneğin internet ilk ortaya çıktığında alışveriş yapmak için kullanılabileceği bile kestirilememişti.

*Yapay zekâ çalışmaları, bir robotu neredeyse insan gibi hissedebilecek hâle getirecek kadar ilerler mi sizce?

Uzun dönemde bu mümkün olabilir. Ancak bunun sosyal robotların geliştirilmesi için değil, insan duygularını, düşüncelerini anlayabilmek ve yeniden oluşturabilmek için yapılacağını düşünüyorum. Örneğin bilişsel bilim (cognitive science) adında benim de içinde olduğum bir alan gelişti. Bu alan insanların bilişsel ve duygusal yapılarını anlamayı hedefleyen bir alan. Bu alanda çalışan araştırmacılar robotlar ve yapay zeka konularında çalışıyorlar ki, bu teknolojileri insanları anlamak sürecinde deneysel amaçlarla kullanabilsinler. Dolayısıyla robotlar üzerine yapılan araştırmaların tek amacının robot geliştirmek olmadığını anlamalıyız. Bu süreç içerisinde insanları daha iyi anlayabiliyoruz. Örneğin benim robotlara sosyal davranışlar kazandırmak için yaptığım modellemelerin sonucunda bu davranışları daha derinlemesine idrak ediyoruz.

*Çocukken de bu konuya meraklı mıydınız?

Çocukken kendi oyuncaklarımı kendim yapmayı severdim. Oyuncakçılarda benzeri olmayan şeyler yapardım kendime. Robot teknolojisine uzanmam bunun bir uzantısı sanırım.

*Son olarak bu alanda çalışmak isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz ?

Benim master ve doktora yaptığım bölümlerdeki ilk Türk öğrenci bendim. Benim dileğim Türk öğrencilerin ileri teknoloji alanlarına daha çok ilgi göstermesi. Dünyanın önde gelen üniversiteleri, firmaları, organizasyonları, değişik alanlardaki bilgiyi, metotları, bakış açılarını birleştirebilen insanlar arıyorlar. Carnegie Mellon Üniversitesi HCII’ün (İnsan-robot etkileşimleri enstitüsü) ana felsefesi de bu. Bilgisayar, psikoloji ve tasarımı birleştirmek.

Bilge Mutlu kimdir?

Kayresi’de doğan Bilge Mutlu, ODTÜ Endüstriyel Tasarım bölümünü fakülte birincisi olarak tamamladıktan sonra master ve doktorasını yapmak üzere ABD’deki Carnegie Mellon Üniversitesi’ne gitti. Nobel ve Turing ödüllü Herbert Simon, Turing ödüllü (bilgisayar bilimlerinin Nobel ödülü) Alan Newell ve yine Turing ödüllü Alan Perlis’in kurduğu HCI Enstitüsü’nde çalıştı. Ardından Wisconsin Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri ve Endüstriyel ve Sistem Mühendisliği bölümlerinde yardımcı doçent olarak göreve başladı ve hâlen bu görevini sürdürüyor. Son olarak yalan söyleyen bir insanı mimiklerinden anlayabilecek robotlar eğitiyor. Bu çalışmanın sonunda onlara poker de oynatacak olan Mutlu bir de, insanların robotlarla beyin dalgaları yoluyla nasıl iletişim kurabileceklerini araştırıyor şimdilerde.

Türkiye’nin ilk Fütürist liselileri

EVLİLİK SAYISI ARTACAK! TEK DÜNYA ÖRGÜTÜ KURULACAK! HERŞEY UZAKTAN KUMANDAYLA BİRBİRİNE DÖNÜŞTÜRÜLEBİLECEK! PSİKOLOJİNİN KURALLARI DEĞİŞECEK!

Türkiye’nin ilk Fütürist liselileri

Bu liseliler başka liseliler. Öğrencilik hayatlarını fizik, kimya, edebiyat, psikoloji kitaplarının içine gömülüp ezber yaparak geçirmiyorlar. Geleceği kurguluyorlar. Merkezi Washington DC’de bulunan World Future Society’nin Türkiye temsilcisi ‘Tüm Fütüristler Derneği’nin işbirliğiyle okullarında kurulan Fütüristler Kulübü’nde geleceği nasıl şekillendirebileceklerini öğreniyorlar. Amaçları ise “Tek bir gelecek vardır ve biz de ona doğru gidiyoruz” şeklindeki gelecek algısını değiştirmek.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


Pelin bembeyaz gelinliğini denerken çok heyecanlıydı. Ayna karşısında bir orasına bakıyordu bir burasına. Eteğini çekiştirip duruyordu. “Nasıl olmuş? Beli oturmuş mu yoksa biraz bol mu?” gibi yığınla soru soruyordu etrafındakilere. Omuzlarına uzanan ipek gibi saçlarına değişik şekiller verip verip bozuyordu. Saçını nerede yaptırmalıydı acaba? Makyaj istemiyordu, sade bir gelin olmak niyetindeydi. Zaten o kadar güzeldi, öyle pürüzsüz bir cildi vardı ki makyaja ihtiyacı da yoktu. Bu ilk düğünü olmayacaktı gerçi ama yine de çok heyecanlıydı. Hatırlıyordu, 7. düğününde de böyle heyecanlıydı. Yere göğe sığamıyordu. Galiba 14.’sünde de böyleydi ama karıştırıyor da olabilirdi. Ne de olsa bu 22. düğünüydü! Kaç yaşında mıydı? Henüz 25. Yani fiziki olarak! Aslında 154 yaşındaydı ama ne derler bilirsiniz, “Kadınların yaşı sorulmaz.”

Evet, tahmin ettiğiniz gibi bu hikaye, 25 yaşında gösteren 154 yaşındaki bir kadının 22. düğününün hikayesi. Türkiye’nin fütürizm (olumlu gelecek tasarımı) kulübü kuran ilk lisesi Özel Sezin Okulu’nun öğrencileri tarafından yazılan onlarca fütürist senaryodan yalnızca bir tanesi. Tıbbın çok geliştiği, yaşlanmanın neredeyse durduğu, anti-aging yöntemlerinin ve estetik ameliyat tekniklerinin zirve yaptığı, insan ömrünün çok çok uzadığı bir geleceği kurguluyor. Kulüp, merkezi Washington DC’de bulunan World Future Society’nin Türkiye temsilcisi ‘Tüm Fütüristler Derneği’nin işbirliğiyle kurulmuş ve öğrenciler burada geleceği nasıl şekillendirebileceklerini öğreniyorlar. Amaçları ise “Tek bir gelecek vardır ve biz de ona doğru gidiyoruz” şeklindeki gelecek algısını “Geleceği ben şekillendiriyorum” inancıyla yer değiştirmek. Kulüp öğrencileri bu doğrultuda tıp, sağlık ve bilimsel gelişmelerden enerji problemine, eğitimin nasıl olması gerektiğinden geleceğin otomobil ve şehirlerine kadar her alanda beyin fırtınası yapıyor ve istedikleri geleceğe bir hayal penceresi açıyorlar. Bugün yaşadığımız dünyayı da zamanında birileri hayal etmişti çünkü. Öğrencilerin etkileyici hayali senaryolarından bir tanesi de şöyle:


Yıl 2043…

Dünyamız 30 yıl kadar önce, etkileri hala hissedilen bir dizi çevresel felaket
yaşadı. Bu felaketlerin yol açtığı yaraları tedavi etmek ve bir daha benzer felaketler yaşamamak için tüm dünya ülkelerinin katılımıyla ‘Tek Dünya’ örgütü kuruldu. Örgütün 5. dönem konferanslarının ev sahibi ise Türkiye. Türkiye başbakanının yaptığı açılış konuşmasından bir bölüm… “Bugün insan türü, yeryüzünün en kalabalık canlı türüdür ve kalabalıklaştıkça da diğer canlıların yaşam alanı için daha büyük bir tehdit olmaktadır. Ne yazık ki, 30 yıl öncesine kadar dünyamızın sakinlerinden olan Afrika fillerini, imparator penguenleri, mavi balinaları, Bengal kaplanlarını ve yüze yakın kuş ve balık türünü, artık yalnızca ansiklopedilerde ve belgesellerde görebiliyoruz. Ancak buna karşılık kararlı uygulamalarımız sonucunda bugün, 30 yıl öncesine göre yüzde 82 oranında daha az çöp üretmekteyiz ve enerjimizi de atıklardan sağlıyoruz. Şu an kulaklarınızda bulunan ve konuşmaları anında bütün dillere çevirebilen ‘chip’ler, 50 yıl öncesinde bilim kurgu filmlerinde görülebilecek bir fanteziydi. Bir zamanlar yalnızca fotoğraflarını çekebildiğimiz Mars gezegeni, dev cam fanuslar içindeki otelleriyle zengin konuklarını ağırlıyor. Ama ne yazık ki insanlığın evrimi, teknolojinin evrimi kadar hızlı bir gelişme gösteremiyor. Hala insanların birçoğu açlık sorunuyla karşı karşıya. Bizim kurtuluşumuz, ancak bütün dünyanın ve bütün insanlığın kurtuluşuyla gerçekleşecektir.”

Biz de bu kadar güzel ve etkileyici gelecek senaryoları yazan öğrencilerle tanışmak için okullarına gittik ve kulüp öğretmenleri Zeynep Terece eşliğinde yaptıkları beyin fırtınası toplantısına katıldık. Isı yalıtımı yapabilen çeltik samanı evden, kendi enerjisini kendisi üreten karavan evlere, bir dakikada sağlık taraması yapabilen sağlık kabinlerinden dünyadaki tüm okulların derslerine bağlanıp direkt çeviri yapabilen sanal okullara kadar onlarca çılgın fikirle başımızı döndürdüler. Terece, gençliğin sanıldığı gibi umursamaz olmadığını, şaşılacak derecede güzel fikirlerle kendilerini de şaşırttığını söylüyor. Genç fütüristlerden bizim için de gelecek tasarımları yapmalarını rica ettik. Onlar da yaptı…

“Her şey birbirine dönüşebilecek”

Erinç Yılmaz (9. Sınıf): Ben ilköğretimdeyken de bilimsel projelere katılmıştım, bu kulübe de bilimsel proje geliştireceğiz diye katıldım. Ama biz bilimsel proje değil, bilimsel bakış açısı geliştiriyoruz burada. Ben ileride estetik cerrah olmayı istiyorum. Nanoteknolojiye de çok ilgi duyuyorum. Bence ileride nanoteknolojik gelişmeler sayesinde tüm atıkları yeni ürünlere çevirebileceğiz. Örneğin bir sandalyenin masa olmasını istediğimizde, onu yeniden üretim aşamasına sokmamıza, kesip biçmemize gerek kalmayacak. 1000 nanoçiplik bir sandalyeyi atomik parçacıklara ayırarak 1000 nanoçiplik bir masaya dönüştürebileceğiz. Hatta bu uzaktan kumandayla bile yapılabilir belki ve ev eşyalarımızın hepsi çok amaçlı olarak üretilir. Bu çok mantıklı çünkü dünyada kendi kaynaklarını tüketen iki tür var. Biri virüsler, diğeri de insanlar. İnsanlık bundan sonra doğaya zarar vermeyecek, yenilenebilir ürünler üretecektir. Tıpla ilgili olduğum için bu konuda daha da ümit vaad eden gelişmeler olacağına inanıyorum. Örneğin eskiden tırnağı gerekli gördüklerinde olduğu gibi çekerlerdi, şimdi lazerle kesiyorlar ve bu teknik sadece 5 yıl içerisinde gelişti. Burun ameliyatlarında biliyorsunuz ki, kemiği olduğu gibi kırıp sonra yeni şekil veriyorlar. Belki ileride kendi ameliyatımızı kendimiz yapacağız ya da burnumuza enjekte edilen bir sıvıyla, burun kemiği hücrelerimiz kendi kendine istenen şekle girecek. Zaman makinesinin de bize çok uzak olmadığını düşünüyorum. Hatta Einstein’ın aslında zaman makinesinin nasıl yapılacağını bulduğunu ancak çalışma kağıtlarını yırttığı söyleniyor. Bu mümkün bence. Çünkü eğer ışınlanma uygulanıyor olsaydı kanser hastalarının sayısı daha da artardı. Teorik olarak geleceğe ışınlanmak için önce tüm parçalarımızın atomik boyutta bölünmesi ve yeniden toparlanması gerekiyor. Gidiş dalgasında neyle karşılaşacağımız belli olmadığı için kanser gibi hücresel hastalıklar artardı. Bence Einstein bu yüzden kağıtlarını yırttı.

“Freud devri kapanacak, psikoloji güncellenecek”

Funda Çınar (10. Sınıf, TM öğrencisi): Filmlerden de anlaşılacağı üzere insanlar genel olarak hep karamsar, her şeye olumsuz bakıyor. Fütürizm, eğer olumsuzlukları önce kafamızda bitirirsek geleceği olumlu bir hale dönüştürebileceğimizi bize anlatıyor. Ben ileride psikolog olmak istiyorum. Hedefim ise yeni bir psikolojik yaklaşım geliştirmek. Şu anda pek çok psikolojik durum ve rahatsızlık Freud ile açıklanıyor. Zamanında belki bunun bir gerçekliği vardı ama insan psikolojisi de evrilen ve değişen bir şeydir. Artık bilinçaltımızı etkileyen çok başka faktörler var. Dolayısıyla psikolojik kuralların da güncelleneceğini düşünüyorum. Bir de ileride dil sorunun halledilmiş olacağını düşünüyorum. Çünkü şu an benim bir İranlı ile internetten iletişim kuramıyor oluşum çok ilkel. Dil çeviri sorunu olmadan teknolojik ortamda tüm dünyayla konuşabileceğiz ileride bence ve o zaman dünya çok başka bir yere gidecek. Bir öngörüm daha var, o da tarımla ilgili. Artık herkes organik ve hormonsuz beslenmek istiyor. Bence ileride pek çok kişi kendi tarımını kendisi yapacak. Bunun için intansif tarımın yapılabileceği yani dar alanda çok verim alınabilecek balkonlar dizayn edilebilir. Ya da her mahalleye bir tarla kurulabilir.

“4. Dünya Savaşı taş ve sopayla yapılacak”

Ece Özkara (10. Sınıf, Fen öğrencisi): Bana arkadaşlarım ‘karamsarsın’ diyerek kızıyorlar ama ben karamsar değil, fazla gerçekçiyim. Teknoloji hızla ilerliyor ve insanlar buna ayak uydurmakta zorluk çekiyor. Ve en kötü tarafı da teknoloji geliştikçe insan beyni tembelleşiyor. Yakında insanların yerini robotlar alacak ve insanlar daha da tembelleşecek, mutsuzlaşacak. Çünkü bence çalışmak da bir insan ihtiyacı. Tembelleşen insanın bir süre sonra bence fikirleri de basitleşecek ve insanlık ilkelleşecek. Aslında şu an tüm biliminsanları yok olsa biz basit bir radyo bile yapamayız. Benim tahminim şu ki, insanlar gitgide ilkelleşeceği için 4. Dünya savaşında artık insanlar taşlarla ve sopalarla savaşacaklar.

Selin Ödül (9. Sınıf): Ben mekanikle ilgileniyorum ve Formula1’de otomobil geliştiren bir Türk olmayı kafama koydum. Formula1 yalnızca yarıştan ibaret değildir. Büyük bir teknoloji kullanılıyor orada. Güneş enerjisiyle çalışan otomobil de tasarlamayı planlıyorum.

Büşra Aydın (11. Sınıf, TM öğrencisi): Gelecek deyince aklıma uçan adalar geliyor öncelikle bir de hiçbir şeyin zaman almadığı bir dünya. Seyahat etmek ve yemek yemek çok zaman almamalı. Kimsenin ölmediği bir dünya olsun diyemem çünkü bu da ayrı bir sorun. Herkese yetecek kadar kaynak yok bu dünyada ama en azından insan ömrü 200 yıl olabilir. Bir de tıbbın kopan kolun yerine bir hafta içinde yenisinin çıkacağı kadar ilerleyeceğini öngörüyorum.

Emirhan Gezici (10. Sınıf, Fen öğrencisi): Şu an ışınlama teknolojisi için bir şeyi moleküllerine ayırmayı başardılar ama onları yeniden birleştirme kısmını henüz çözemediler. 15-20 yıl içerisinde bu sorunun da giderileceğini ve ışınlanmanın gerçekleştirilebileceğine inanıyorum.

Tüm Fütüristler Derneği Başkanı Ufuk Tarhan

Fütürizm, genel olarak fantastik, sürrealist, elitist bir yaklaşıma sahip, teknoloji takıntılı ya da yüksek mevki sahibi, uzman kişilerin uğraştığı soyut alanlardan biri olarak görülüyor. Bugünün gerçeklerinden kopuk, para kazanma mecburiyetini anlamayan fantezi bir konu diye de bazen küçümseniyor. Oysa fütürizm, hayatımızla, eğitimimizle, işimizle, yatırımlarımızla, ilişkilerimizle, kısacası her şeyle ilgili ‘gerçekleştirme kalitemizi’ arttırmamızı sağlıyor. Daha iyi bir gelecek oluşturmamıza yardımcı olacak araçlar, bilgiler sunan bir düşünme, gözleme, senaryo kurgulama, planlama, çalışma hali. İşte bunları anlatabilmek için Sezin’deki çalışma çok önemli. Daha lise çağındaki gençler harika senaryolar geliştiriyorlar, hayat amaçlarına göre eğitim, kariyer süreçlerini kurguluyorlar. Şimdiden geleceklerini kendilerinin yapılandırabileceğini anlıyorlar.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Şoka şokla tedavi!

PROF. JOSEPH ZOHAR’IN GELİŞTİRDİĞİ YÖNTEM TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU HASTALARINA ŞİFA OLACAK

Sıcak savaş bölgesinde çatışmaya katılan askerlerde sıklıkla rastlanan “travma sonrası stres bozukluğu” (TSSB) için uygulanan tedaviler, İsrailli ünlü psikiyatri profesörü Joseph Zohar’a göre, vakaları daha da ağırlaştırıyor. Zohar, hastalara yatıştırıcı vermenin çok tehlikeli olduğunu tersine, stres hormonu olan “kortizol iğnesi”nin kurtarıcı olabileceğini iddia ediyor. Bu arada ABD Gazi Hizmetleri Departmanı, yeni tedavi yöntemleri hazırlarken Zohar’ın araştırmasını göz önünde bulunduracaklarını açıklamış...

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

PTSD (Post Travmatic Stress Disorder) ya da Türkçe adıyla “travma sonrası stres bozukluğu” (TSSB), 1. Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerde görüldüğünde “savaş nedeniyle gelen ruhsal çöküntü” adı verilmiş; 2. Dünya ve Kore Savaşı’ndan sonra ise “savaş yorgunluğu’ denmişti. Vietnam Savaşı’ndan dönen askerlerin alkol ve uyuşturucuya saplanması ve yaşadıkları kâbusu basın önünde dile getirmeye başlamalarıyla bu hastalık üzerine yoğun çalışmalar başlatıldı. 1981 yılında ise bugünkü adını aldı.

“Evliliğim… giderek parçalanıyor. Artık birbirimizle konuşamıyoruz. Zamanımın büyük bölümünü bodrum katta tek başıma geçiriyorum. Aslında beni önemsediğini, sevdiğini anlatmaya çalışıyor ama bundan daha çok rahatsız oluyorum. Küçük meselelerde bile çok öfkeleniyorum. Bazen aklımı toplamak için saatlerce araba kullanıyorum. Hiç arkadaşım yok. Dünya, kimsenin kimseye önem vermediği bir köpek dalaşına benziyor. Herkesten uzakta dağlarda bir ev kurmak istiyorum. Barlara gidiyor, içiyor ve kavga ediyorum. Genellikle kederli ve kasvetliyim. Bazı anlarda intihar bile etmeyi düşündüm. Vietnam’dan getirdiğim eski 38’lik bir silahım var. Bir keresinde namlusu ağzımda horozu çekik bir şekilde durdum, ama tetiği çekemedim. Bunu yaparken en yakın silah arkadaşım Smitty’nin siperde, parçalanıp her yere dağılan beyninin görüntüsü aklıma geliyordu. Nasıl ben hayatta kaldım, o kalamadı? Suçlu hissediyorum. Savaşta yaşadıklarım bazen kafamda tekrar canlanıyor. Bunlar beni ürpertiyor. Hatırlıyorum onları; eski arkadaşlarımı, yüzlerini, kurulan pusuları, bağırışları, ölülerin yüzlerini, gözyaşlarını... Şu an bile bir helikopter sesi duysam ya da sık bir ormanlık alan görsem sırtımdan soğuk terler akıyor. Hatta yürüyüş yaptığım zamanlar yeşillik alanlardan uzak duruyorum. Caddede yürürken arkamdaki insanlardan rahatsız oluyorum. Gürültülü sesler beni kızdırıyor, yerimden sıçramama neden oluyor. Geceleri uyuyamıyorum. Uyuduğumdaysa terler içinde uyanıyorum ve bazen eşimin boğazına sarılmış, çığlıklar içinde buluyorum kendimi!”

Bir savaş gazisi olan ABD’li Jim Goodin’in yıllar önce yazdığı bu satırlar, TSSB’nin dehşet yüzünü çok iyi anlatıyor. İstatistiki olarak sıcak savaş gibi travmatik bir durumla karşı karşıya kalan her dört askerden birinin bu rahatsızlığa yakalandığı ve yıllarca kurtulamadığı biliniyor. 1984 yılından bu yana Güneydoğu’ya gönderilen yaklaşık 2 buçuk milyon askerimiz var. Onlar da yıllardır böyle acılarla yaşıyorlar. Bazen gazetelerde, vatani görevini çatışma bölgelerinde yapmış olan birinin cinnet geçirip eşini, çocuklarını öldürdüğünü, intihar ettiğini okuruz. Ya gazetelerde okuyamadıklarımız? Televizyondan yüksek bir ses geldiğinde baskın var diye sipere yatanlar mesela… Üstelik TSSB’den yalnızca savaş travması yaşayanlar değil, cinsel tacize uğrayanlar, tecavüz mağdurları, işkence görenler ve ciddi trafik kazası yaşamış olanlar da mustarip. Onlar da yaşadıkları travmayı, o olayı hatırlatacak en ufak bir ses, görüntü ve kokuda tekrar tekrar kafalarında yeniden yaşıyorlar. Tedavi için ne yapılıyor peki? Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yatıştırıcı iğneler, uyku ilaçları ve antidepresanlar haricinde kalıcı bir tedavi yöntemi yok.

Şoka şokla tedavi

Ama ciddi umut vaad eden bir çalışma var şimdi. İsrailli psikiyatri profesörü Joseph Zohar, TSSB vakalarını yatıştırıcı iğnelerinin tedavi edemediğini hatta tam tersine bedenin kendi kendini tedavi etme kabiliyetini körelttiğini iddia ediyor. Ben Gurion Üniversitesi ve Tel Aviv Üniversitesi Sackler Tıp Fakültesi’nde çalışmalarını yürüten Prof. Zohar, travmatik bir olayla karşı karşıya kalan mağdura yatıştırıcı ve uyutucu gibi ilaçların tam tersine, vücudun stres hormonu olan kortizol şırınga edilmesinin tedavi edici olacağını ileri sürüyor. Fareler üzerinde yaptığı deneylerle bunu ispatlayan Prof. Zohar, keşfettiği bu yeni tedavi yöntemine “şoka şok” adını veriyor. Hani Türk filmlerinde “Ayni şiddette başka bir şok yaşaması lazım” şeklinde bir doktor repliği vardır ya, işte Prof. Zohar’ın çalışması Yeşilçam’ı haklı çıkarıyor. İsrail Tel Hashomer’deki Chaim Sheba Medical Center Psikiyatri Departmanı’nın da başında bulunan Prof. Zohar, travma yaşayan vakaların yüzde 25 ile 30’unda TSSB görüldüğünü belirtiyor. Peki kortizol nedir ve travma tedavisinde nasıl işe yarıyor? Telefon aracılığıyla ulaştığımız Prof. Zohar çalışmasını Yeni Aktüel’e anlattı.

Kaç ya da savaş

Kortizol hormonu, böbrek üstü bezlerinden salgılanan en etkili stres hormonlarından biri. Kaza, yaralanma, enfeksiyon, aşırı sıcak, aşırı soğuk, alerji, iltihap, oksijensiz kalmak, açlık, ateş yükselten faktörler ve stres gibi durumlarda salgılanarak vücudun söz konusu tehlikeye karşı savaşmasını sağlıyor. Çoğu insanın yaralandığı anda ve yaralandıktan uzun bir süre sonrasına kadar acı hissetmemelerinin nedeni bu hormondur. İlkel “kaç ya da savaş” tepkisine karşılık gelir. Böylece insan yaralı olduğu halde savaşacak, kendisini koruyacak veya kaçabilecek güç bulur. Stres hormonu olarak da bilinir ve ıssız bir sokakta yürürken karşınıza aniden silahlı bir adam çıktığında, karnınızdan sırtınıza yayılan hissin müsebbibidir. Tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalındığında beyin bedeni alarma geçirir. Kan basıncı yükselir, kalp atışları hızlanır, deriye giden kan akışı kısıtlanır, midenin işlevleri sınırlanır, terleme artar. Kortizol, sisteme fazladan besin sağlanmasını ve bağışıklık sisteminin önceliklerinin tehlike durumuna göre yeniden düzenlenmesini sağlar. Sindirim gibi işlevlerin kaynakları, kalp ve bacaklara yönlendirilerek, kısa dönemli fiziksel çaba gerektiren bu acil duruma hazırlanılır. Bütün bunlar, bedensel ve zihinsel tehlike olarak algılanan durumla başa çıkabilmek içindir; yolda önünüze aniden çıkıveren bir arabadan kaçmak gibi. Ani tehlike anlarında kortizol miktarı 10 kata kadar artabilir.

Yatıştırıcılar öğrenme mekanizmasını çökertiyor

Bu stres dürtüsü öğrenme açısından da gereklidir. Beynin öğrenmeden sorumlu bölgesi olan “hipokampus”ta etkili olan bazı kimyasal taşıyıcıların (neurotrasmitter) düzeylerinin de yükselmesini, böylece karşılaşılan olayla ilgili ayrıntıların kolay kolay unutulmamasını sağlar. Bu deneyim, daha sonradan aynı olayla karşılaşıldığında hata yapma riskini azaltmaya yarar. İşte Prof. Zohar yatıştırıcıların bu öğrenme mekanizmasına engel olarak TSSB’ye yol açtığını ileri sürüyor. Reçetelerin bir numaralı yatıştırıcısı Valium’un da içinde bulunduğu Benzodiazepine grubu ilaçların, başlangıçta anksiyeteyi düşürüp uykusuzluğa çözüm olmasına rağmen, uzun vadede iyileşme mekanizmasını çökerterek travmayı psikiyatrik bir sorun haline getirdiğini söylüyor. Yani bedenin travmayla başa çıkma mekanizmasını baskılıyor bu ilaçlar.

Tavuk mu yumurtadan...

Birbirinden bağımsız olarak Yale, Manchester, Harvard, New Hampshire ve California Üniversitesi Tıp Fakülteleri’nden araştırmacıların yaptıkları çalışmalar, TSSB hastalarının beyinlerindeki “hipokampus” denen bölümün normalden ufak olduğunu gösteriyor. Bu hastalarda beyinde uzun süreli anıların depolandığı, bilinçli belleğin yer aldığı “hipokampus”taki hasar göz ardı edilemeyecek kadar büyük: Yüzde 25 küçülme! Ancak halihazırda kimse, TSSB hastalarında “hipokampus”un nasıl küçüldüğüne ilişkin bir şey söyleyemiyor. Bu biraz “Tavuk mu yumurtadan çıkıyor yoksa yumurta mı tavuktan” ikilemini andırıyor. Yani “hipokampus”u küçük olan hastalar mı TSSB’ye meyilli oluyor yoksa TSSB mi “hipokampus”u küçültüyor; bu henüz bilinmiyor. Belki de ufak “hipokampus”lu insanlar bilgileri yanlış algılıyor, RAM’e yanlış işliyor ve daha sık kâbus görüyordur! Ama net olarak bilinen bir şey var, o da normal insanlarda travmatik bir olaydan hemen sonra kortizol hormonunun seviyesi artarken, TSSB hastalarında travma sonrasında daha az kortizol salgılanıyor olduğu. Prof. Zohar’ın “Travma sonrası ilk altı saatte -altın saat- kortizol iğnesi vurulması, zaman içinde ortaya çıkabilecek bir stres bozukluğunun yaşanmasına engel olabilir” tezi de işte bu bilgiden yola çıkıyor.

Çalışma ABD’de dikkat çekti

“Şu anda TSSB teşhisi koymak için hastanın en az bir aydır hastalığın belirtilerini yaşıyor olması gerekiyor. Ancak bu süre hastalığı etkisiz hale getirmek için çok uzun bir süre” diyen Zohar, Journal Biological Psychiatry’de yayımlanan çalışmanın sonuçlarını Birleşik Devletler Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne sundu ve şimdi insan üzerinde yapılacak klinik çalışmaların başlatılmasını bekliyor. Çalışma iki yıl önce başlatıldı. Birleşik Devletler Gazi Hizmetleri Departmanı, yeni tedavi yöntemleri hazırlarken bu çalışmayı mutlaka göz önünde bulunduracağını beyan etti bile. İnsan deneyleri de yeterince güçlü sonuçlar verirse, eve dönüş yapan askerlere yatıştırıcı verilmesine engel olunacağını da ifade etti.

Zohar’ın fare deneyi

Prof. Zohar’ın fareler üzerinde yaptığı travma deneyi özetle şöyle: Bir grup fare önce kedi çişinin bulaştırıldığı kedi kumuyla karşılaştırıldı. Daha sonra farelerin bir kısmına kortizolün farelerdeki karşılığı olan “corticosterone” hormonu enjekte edildi. Diğer bir kısmına da yatıştırıcı verildi. Aradan zaman geçtikten sonra farelere yeniden kedi kumu gösterildi. Corticosterone verilen fareler kumda bir tehlike olmadığını idrak ederek stres reaksiyonu göstermezken, diğer grup anksiyetede kısa süreli düşüşe rağmen 30 günün sonunda TSSB belirtileri gösteriyordu, anksiyetede artış vardı ve labirent oyunu gibi sevdikleri oyunları oynamamaya başlamışlardı. Üstelik “corticosterone”un kandaki seviyesi de diğer grup fareninkine kıyasla oldukça düşüktü.

Kortizol fobiye karşı

2002 yılında 22 travmatik olay (trafik kazası) yaşamış mağdur üzerinde yapılan bir deney de şöyleydi: Deneklerin bir kısmına olayın hemen ardından yedi gün boyunca “benzodiazepine” (yatıştırıcı) verildi. Bir kısmına da placebo (yalancı hap) verildi. Altı hafta sonunda yatıştırıcı alan deneklerde TSSB semptomları placebo hap alan deneklere kıyasla çok daha fazlaydı. İsviçre’de yapılan bir araştırma da, kortizol hormonunun fobinin etkilerini azaltabileceğini ortaya koydu. Zürih Üniversitesi’nden Profesör Dominique de Quervain’in başkanlığındaki araştırmacılar, sosyal fobisi olan 40 kişiden topluluk önünde bir sunum yapmalarını istediler, ancak sunumdan önce bu kişilere kortizol verdiler. Araştırmacılar, kortizol alan bu kişilerdeki endişe halinin, placebo verilen kişilerinkine göre önemli derecede azaldığını gözlemledi. İkinci deneyde de örümceklerden korkan 20 kişiye örümcek resmi gösteren araştırmacılar, kortizol alan bu kişilerdeki korkunun iki gün sonra bile daha az olduğunu tespit ettiler. Araştırmacılar, daha fazla kortizol üreten kişilerin kritik durumlarda daha az korktuklarını ortaya koymuş oldu böylece.

Not:Prof. Joseph Zohar, İsrail Savunma Kuvvetleri TSSB tedavi bölümüne başkanlık ediyor. Ayrıca İsrail Savunma Bakanlığı’na özel danışmanlık yapıyor.

19 Ekim 2009 Pazartesi

HAP YALAN TEDAVİ GERÇEK!

BEYAZ HAPLAR ÜLSERİ, SARILAR DEPRESYONU, YEŞİL OLANLAR ANKSİYETEYİ TEDAVİ EDİYOR.

Dünyada son 30 yılda ilaç deneylerinde ‘placebo etkisi’ iki kat arttı. İlaç firmalarının baş belası olan bu etkinin artmasının nedeni bilimcilere göre, ilaç reklamlarının daha geniş bir kitleye yayılmaya başlaması. Hastanın bilimsel gelişmelere ve tıbba güvenmesi ile reklamlar, haberler aracılığıyla sağlıklı olma imajinasyonuyla daha sık karşılaşması, iyileşebileceğine olan inancını körüklüyor. İnanç ise içi boş bir hap yutan Parkinson hastasının ellerinin titremesini durdurabiliyor, astım krizini dindirebiliyor ya da kanser hastalarını çok şiddetli ağrılardan kurtarabiliyor.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Dünya ilaç devlerinden biri olan Merck, 2002 yılında büyük bir kriz içindeydi. İlaç satışlarında rakiplerinin gerisinde kalmıştı. Daha da kötüsü sahip olduğu beş büyük ilacın patent süresi dolmak üzereydi ve kısa süre sonra başka firmalar da içerikleri değişik adlar altında piyasaya sürebilecekti. Ayrıca şirket son üç yıldır yeni ilaç da geliştirememişti. Merck’in araştırma direktörü Edward Scolnick, derhal bir acil durum planı oluşturdu. Rakipleri gibi o da antidepresan pazarına girecekti. Scolnick Forbes’a verdiği bir demeçte “Geleceğe hakim olmak için merkezi sinir sistemine hakim olmamız gerekiyor” diyordu. Bu planın başarısı ise kod adı MK-869 olan, deney aşamasındaki antidepresanın başarısına bağlıydı. Bu antidepresan, iyi duyguları harekete geçiren beyin kimyasallarının salgılanmasını sağlıyordu. İlaç üzerine yapılan ilk testler başarılıydı, çok az yan etkisi vardı. Ancak kısa bir süre sonra deneklerde anksiyete ve umutsuzluk hisleri yükselmeye başladı. Bu durum bir yana, aynı yan etkiler, placebo hap verilen kontrol grubunda da görülüyordu.
İlaç şirketleri ürettikleri ilacın etkinliğini görebilmek için bir grup deneğe söz konusu ilacı verirken, kontrol grubu adı verilen bir kısım deneğe de ‘placebo’ denen, içinde hiçbir etkin maddenin bulunmadığı boş haplar verirler. Tabii ki deneklere asla bundan söz edilmez, deneklerin hepsi gerçek ilaç aldıklarını sanırlar. Bunun nedeni, hastayı ilacın mı yoksa ‘ilaç aldım, iyileşeceğim’ düşüncesinin mi iyileştirdiğinin anlaşılmasıdır. Placebo alan denek sanki etken madde içeren esas ilacı almışçasına iyileşebileceği gibi, etken ilacın deneyden önce belirtilen yan etkilerini de gösterebilir. Yani içi boş bir hap aldığı halde, mide bulantısı, baş dönmesi, deri döküntüsü gibi rahatsızlıklar yaşayabilir.

Dünyada Placebo etkisi gitgide artıyor

MK-869’a geri dönecek olursak, ilacın iyileştirdiği denek sayısı placebo alan denek sayısını geçemeyince deneyler durdurulur. MK-869 ‘placebo etkisi’ne karşı mağlup olmuştur. MK-869, ‘placebo etkisi’ yüzünden laboratuarın çöp kutusuna atılan tek ilaç da değildi. 2001 yılından 2006’ya kadar ‘placebo etkisi’ yüzünden Faz2 aşamasında çöpe atılan deneysel ilaç sayısı yüzde 20, Faz3 aşamasında hayal kırıklığı yaratan ilaçların sayısı ise yüzde 11 artmıştı. Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) onay verdiği ilaç sayısı da 1980’den bu yana gitgide azalıyor. Örneğin geçen Kasım ayında Michael J. Fox tarafından geliştirilen bir Parkinson ilacı, Osiris Therapeutics tarafından Kron hastalığına karşı geliştirilen bir ilaç ve Eli Lilly firmasının çalıştığı bir şizofreni ilacı, placebo grubunda beklenenin iki katı kadar iyileşme görüldüğü için deney aşamasında çöpü boyladı. Placebo sınırını geçemeyen ilaç firmalarının içine girdiği ekonomik darboğaz da gitgide genişliyor. … Plasebo sınırını geçemeyen yalnızca yeni ilaçlar da değil üstelik. On yıllardır piyasada bulunan Prozac gibi ilaçlar da yeni yapılan deneylerde placebo eşiğinde sendeliyor. Bazı eski ilaçların üzerine yeniden deneyler yapılacak olsa FDA onayından geçemeyeceği söyleniyor. 80’lerden bu yana ‘placebo etkisi’ iki katına çıkmış durumda. Peki bunun nedeni eski ilaçların zayıflamaya başlaması mı? Elbette değil, konuyla ilgili görüş almak üzere ulaştığımız İtalya Torino Üniversitesi’nden Prof. Fabrizio Benedetti’ye ve birçok bilim adamına göre sebep ilaç reklamlarının artışı! Bilimsel araştırmalara ve tıbba olan güven, iyi ve sağlıklı olabilme inancı yaratan reklamlar… Kuantum fiziğinin bilimi içine soktuğu geniş ormanın ardından ‘placebo etkisi’ de varlığından veya yokluğundan asla tam olarak emin olamayacağımız bodrumdaki fil haline gelmiş durumda. İçimizde, sadece inanarak harekete geçebilen ‘kendi kendini iyileştirme’ gücü bulunuyor ama bu gücün her zaman ve herkeste olup olmadığı, hangi mekanizmayla işler hale geldiği net olarak bilinmiyor.

10 antidepresandan 7’si çöpe

‘Placebo’nun tıbba girişinin tarihçesi de oldukça ilginç. 2. Dünya Savaşı’nda, Alman işgaline karşı savaşan müttefik askerlerini tedavi eden Amerikalı anestezi uzmanı Dr. Henry Beecher’ın başı bir gün fena sıkışır. Önünde ciddi bir şekilde yaralanmış bir asker vardır ve morfin stokları tükenmiştir. Hasta uyuşturulmadan ameliyata alınırsa ölümcül bir ağrı şoku yaşayabilir ve hayatını kaybedebilir. O çaresizlik ortamında, bir hemşire hastaya elinde çok güçlü bir ağrı kesici olduğunu söyleyerek bir ampul tuzlu su enjekte eder. Ve hasta en ufak bir ağrı ya da acı yaşamadan ameliyat gerçekleştirilir. Bu olay Beecher’ın tıbba bakış açısını değiştirir. Savaş bitiminde Harvard Üniversitesi’ne döner dönmez bu konu üzerine çalışmaya başlar. Bugün araştırmacılar depresyon, ağrı, ülser ve kalp rahatsızlıkları gibi pek çok durumda ‘placebo’nun yüzde 50-60 oranında işe yaradığını biliyorlar. Dr. Beecher’ın 1955’de Amerikan Tıp Birliği Dergisi’nde konu hakkında yayınlanan makalesinin ardından ilaç deneylerinin niteliği de değişti. Deneylere bir de placebo denek grupları eklendi.
Placebo etkisinin ilaç firmalarının baş belası olduğu bir gerçek, ama özellikle de psikiyatrik ilaç üreticileri için! Her 10 deneysel antidepresandan 7’si placebo etkisi karşısında yenik düşüyor. Üstelik deneyler ülkelere hatta bölgelere ve kültürlere göre de farklılık gösteriyor. Mesela 90’larda klasik anksiyete ilacı diazepam (valium olarak da biliniyor) Fransa ve Belçika’da placeboyu alt ederken, ABD’de yenilmişti. Prozac ise ABD’de iyi performans verirken Batı Avrupa ve güney Afrika’da o kadar da iyi neticeler vermemişti. Antropolojist Daniel Moerman Almanların ülsere yüksek plasebo etki gösterirken hipertansiyona karşı placebo etki göstermediği ortaya çıkardı örneğin. Çünkü Almanya’da tansiyon hastalığı çok sık rastlanan bir hastalıktı ve deneklerde iyileşme umudu yoktu. Bu arada ilaç kapsüllerinin rengi hatta şekli bile placebo etkiyi yönlendirebiliyor. Mesela mavi haplar genel olarak antidepresanlarda rahatlatıcı etkiyi güçlendirirken, İtalyanlarda işe yaramıyor. Çünkü İtalyan ulusal futbol takımının rengi mavi ve mavi onlara daha çok heyecanı hatırlatıyor.
Placebo etkisiyle ilgili verilebilecek yüzlerce örnek var. Birkaç tanesini haberimize sığdırmaya çalışacağız.

Aniden iyileşen umutsuz kanser hastası

-Yıl 1957. Mr. Wright adında, lenf bezi kanseri olan bir hasta vardır ve durumu çok kötüdür. O kadar kötüdür ki radyoterapi veya kemoterapi bile yapılamaz hastaya. Birgün doktoru Mr. Wright’a ‘krebiozen’ adlı yeni ve çok etkin bir kanser ilacının çıktığı söyler. Hastaya bir doz bu ilaçtan yapılır. İki gün sonra Mr. Wright yataktan kalkmıştır ve hemşirelerle neşe içinde sohbet etmektedir. Üstelik tümörler de erimeye başlamıştır. 10 gün sonra hasta taburcu edilir. İki ay sonra bir gazete, krebiozenin hastaların büyük çoğunluğunda etkili olmadığını yazar. Bunu duyan hasta, tümörleri büyümüş ve berbat bir durumda hastaneye geri döner. Doktor yeniden denemeye kararlıdır, yazılanların doğru olmadığını, tekrar hastalanmasının da ilacın tarihinin geçmiş olmasından kaynaklanabileceğini söyler. Yeni ilaçların iki gün sonra gemiyle geleceği bilgisini de ekler. Hasta iki gün boyunca heyecanla bekler ve sonunda bu ikinci doz ilkinden bile daha süratli etki yapar. Üstelik doktor bu kez krebiozen bile değil, saf su enjekte etmiştir. İki ay sonra Amerikan Tıp Birliği krebiozenin tamamen etkisiz bir ilaç olduğunun anlaşıldığını bildirir. Mr. Wright ise bu haberi okuduktan birkaç gün sonra ölür.
-1950 yılında ise yine ABD’de bir doktor angina pektoris hastalarını sadece kesip dikerek tedavi edebiliyordu.
-California Kaiser Hastanesi’nden placebo uzmanı Dr. David Sobel’in anlattığı ilginç bir örnek ise şöyle: Bir astım hastasına doktor, ilaç firmasından gelen güçlü ve yeni bir ilaç örneğini verir ve adam bunun üzerine birkaç dakika içinde rahat nefes almaya başlar. Doktorun sonradan öğrendiği şey ise, firmanın deney amacıyla doktora söylemeden placebo ilaç göndermiş olduğudur.
-19. yüzyılda on binlerce kişinin ölümüne neden olan verem hastalığının bir bakteri tarafından ortaya çıktığı anlaşılınca, hastalıktan kaynaklanan ölümler birdenbire yüzde 600’den yüzde 200’lere düşmüştü. Çünkü artık verem bir sır değildi, ilacı ise 50 yıl sonra çıkacaktı. Yine 19. yüzyılda Avrupalı doktorların domatesin zehirli olduğunu iddia etmesi üzerine yüzlerce kişi zehirlendiklerini iddia ederek hastanelere akın etmişti.

-Michigan Üniversitesi’nden nöroloji doktoru Jon Kar Zubieta da pek çok deneyde ‘çok güçlü bir ağrıkesici’ olduğunu söyleyerek sadece saf su vererek hastaların ağrılarını geçirmeyi başardı. Dr. Zubieta, bir EEG aygıtı yardımıyla deneklere su verdikten hemen sonra vücudun kendi kendine doğal ağrıkesici ve endorfin salgılamaya başladığını da gösterdi.

Tuzlu suyla titremesi kesilen Parkinsonlular

-İtalya, Torino Üniversitesi’nden placebo uzmanı profesör Fabrizio Benedetti günümüzde placebo üzerine çalışan en bilindik isimlerden. Görüş almak üzere kendisini aradık ve bize yaptığı deneylerden bazı örnekler verdi. Sadece tuzlu su vererek Parkinson hastalarında ellerin titremesini durdurabilmiş örneğin. Deneyde ‘alt-talamik çekirdek’teki nöronların, tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği ortaya çıktı.
Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçlarla ilgili “Beklenti ve umut tedavi edici sonuçlar yaratıyor. Ancak hala placebo etkisinin nerede, nasıl ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyoruz. İlaç firmaları ise bir insanın nasıl kendi kendini boş bir ilaçla tedavi edebildiği üzerine yoğunlaşmak yerine kendi ilaçlarının placebo karşısında ne kadar etkili olduğuyla ilgileniyor” diyor. Ağrı kesici placebo etkisinin ise yalnızca ağırıyı kesmediğini, aynı anda kan dolaşımını ve kalp ritmini düzene soktuğunu belirten Benedetti, “Placebolar ile duygu durumu yükseltilebiliyor, depresyon tedavi edilebiliyor, bilişsel faaliyetler düzenlenebiliyor, sindirim bozuklukları hafifletilip uykusuzluk sorunları giderilebiliyor, kemoterapi gören kanser hastalarında kemoterapinin yan etkileri hafifletilebiliyor . Hatta insülin ve kortizol gibi hormonların doğal olarak salgılanması da sağlanabiliyor” diye konuşuyor. Benedetti Alzheimer hastaları üzerinde de çalışıyor. Bu hastaların hatırlama ve gelecek hakkında düşünme konusunda sıkıntı çektikleri için placebo ilaçlara tepki veremediklerini belirtiyor. Hatta gerçek ağrı kesiciler bile Alzheimer hastalarında ancak iki katı dozajda etkili oluyor. Prof. Benedetti depresyon ve anksiyete hastalarında placebo etkisinin daha güçlü olduğunu ifade ediyor.
- Huston’daki Veteran Affairs Tıp Merkezi’nin doktorlarından ortopedi cerrahı Bruce Moseley, bir deney sırasında 90 hastaya sahte diz eklemi ameliyatı yaptı. Mucizevi bir şekilde hastaların çoğu bir daha dizlerinden hiç şikayet etmedi, iyileşmişlerdi. Moseley bu araştırmanın sonuçlarını New England Journal of Medicine’da yayınladı.
-Placebo sosyolojik bir etkiye de sahip. Kalp krizine iyi geldiği sürekli vurgulanan aspirin ABD’de kalp krizlerini düşürürken, 5139 İngiliz doktorunun yaptığı altı yıllık araştırma sonucunda, bunun doğru olmadığının anlaşılması ile İngiltere’de aynı etkinin gerçekleşmemesini buna örnek gösterebiliriz.
- Geçen yıl Harvard Üniversitesi’nden Prof. Ted Kaptchuk da tüm dünyada tedavisi için yıllık 40 milyar dolar harcanan irritabl barsak sendromu üzerine bir placebo çalışması yaptı. Denekler üç gruba ayrıldı. Bir gruba gerçek ilaç, ikincisine placebo, üçüncüsüne de placebo ve umut verildi. Doktorlar üçüncü gruptaki hastalara durumlarının çok da kötü olmadığını ve kolaylıkla iyileşeceklerini telkin etti. Sonuç, tahmin edebileceğiniz gibi üçüncü gruptaki hastalar daha hızlı iyileşti.
-Hamile kadınlarda kusmayı tetikleyen haplarla tam tersine mide bulantısını geçiren, yalnızca deride bir kesi yapılarak gerçekleştirilen ve yüzde 56 başarı sağlanan koroner bypass ameliyatları da placebo etkisi örnekleri arasında. Kolombiya Üniversitesi’nden Prof. Tor Wager placebo etkisini beynin hacklenmesi olarak tanımlıyor.

Tıp dünyası placeboya karşı birleşti

2000 yılında placebo etkisine karşı koyamayan ilaç devleri, deneylerde kullanmak üzere yeni bir yöntem arayışına girdi. ABD Sağlık Bakanlığı 2000 yılında Washington’da üç günlük bir kongre düzenledi ve 500’den fazla ilaç üreticisi, doktor, akademisyen ve deney uzmanı katıldı. Bu kongre ilaç şirketleriyle akademisyenleri bir araya getirdi ve genellikle gizli tutulan deney sonuçlarının daha çok paylaşılabilmesinin yolunu açtı. Örneğin Prof. Benedetti artık Pfizer’e ilaç deneylerinde danışmanlık yapıyor.

Placebo etkisinin yüzde oranları

Genel olarak kalp hastalıklarında placebo etkisi yüzde 30-40 arasında seyrederken, bu etki zona ve ülser tedavisinde yüzde 66, şizofrenide yüzde 35-40, psikiyatride bipolar bozukluklarda yüzde 30, anksiyetede yüzde 65, panik bozukluklarda yüzde 22, kanser ağrıları dahil tüm ağrılarda ise yüzde 20-40. Dr. Henry Beecher, insan popülasyonunun üçte birinin placeboya yanıt verdiğini söylüyor.

Renk ve şekillerin gücü

Sarı, antidepresanların etkinliğini en çok arttıran renk. Hap çok küçük dozlarda bile olsa… Kırmızı, anlık, uyarıcı darbe etkisine sahip.
Yeşil, anksiyeteyi düşürüyor.
Beyaz, anti asit özelliği taşıyor ve ülser yatıştırıcı olarak iş görüyor. Gerçek haplarda bu etkileri arttırdığı gibi placebo haplarda da yüksek oranda işe yarıyor.
Sayısal çokluk da iyileşmeyi hızlandırıyor. Örneğin günde dört kere küçük dozajlarda alınan haplar iki kere alınanlardan daha etkin.
Damgalı haplar ise hastaya güven veriyor. Bilinen markaların damgası iyileşme sürecini hızlandırıyor.
Akıllı isimler ilacın gücünü arttırıyor. Placebo uzmanları örneğin Viagra’nın gücünün büyük oranda durmadan akan Niagara Şelalesini hatırlatmasına bağlıyor.

“Placebo etkisi sadece kafada değildir”

Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Doç Dr. Hale Bolak Boratav: “Placebo, ağızdan veya damardan alınan ilaç ya da ameliyat olabilir. Örneğin bir çok hasta sadece ameliyat için açılıp kapandıktan sonra, yani tedavi amaçlı bir müdahale yapılmadığı halde bile kendini daha iyi hissetmektedir. Kalp hastaları veya artrit hastaları ile yapılan placebo ameliyatlarının sonrasında bu hastaların işlevselliklerinin (yürümek, tırmanmak gibi) gerçek bir ameliyat geçirmiş hastalardan farklı olmadığı görülmüştür. Aynı şekilde, disk veya fıtık problemi olduğundan şüphelenilen, ama aslında böyle bir sorun bulunmayan hastalarda da ameliyat sonrasında bir rahatlama etkisi görülür. Ağrı kesici diye verilen Placeboların hastaların yüzde 35’inde morfin kadar etkin olduğu biliniyor. İlacın şekli, rengi, reçeteyi yazan doktorun prestiji gibi etkiler iyileşme sürecine yön veriyor. Yakın zamanlarda ileri teknoloji kullanılarak yapılan araştırmaların birinde (örn. Wager ve ark., 2004, Science dergisi) placebo aldıktan sonra ağrılarının azaldığını söyleyen hastaların beyinleri fMRI ile görüntülendiğinde, beynin ağrıya hassas bölgelerinde de aktivitenin azaldığı saptanmaktadır. Placeboların etkisinin sadece insanın ‘kafasında’ olmadığının, gerçekte de bir iyileştirme etkisi olduğunun altını çizmek lazım. Aşırı ilaç kullanımının yol açtığı yan etkileri, hasar ve ölüm ihtimallerini göz önünde bulundurursak, placeboların gelecekte tıbbi tedavide önemseneceklerini öngörüyorum.

6 Eylül 2009 Pazar

Hayatın sırrı DNA’da saklı değilmiş!

İnsan vücudunda hastalıkların emrini veren 3600 şalter keşfedildi.

Güvenme DNA’na, bir şalter yeter

Almanya ve Danimarka’dan bir grup araştırmacı, insan bedeninde, bilim dünyasının şimdiye dek bilmediği 3600 ‘hastalık şalteri’ tanımladı. Protein aktivitelerini kontrol eden ve en az genler kadar önemli olan bu şalterler, yaşlanma, kanser, alzheimer ve parkinson gibi hastalıkların başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Araştırma ekibinin başkanı Prof. Matthias Mann Yeni Aktüel’in sorularını yanıtladı.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

İnsan genomunda saptanan toplam gen sayısının 25-30 bin civarında olduğu ortaya çıkınca pek çok kişi şaşırıp dudak bükmüştü: “Hepsi bu kadar mı?” Bu soruya bir hikaye ile cevap verelim. Çin imparatoru kendisine satranç oynamayı öğreten Brahman rahibe “Dile benden ne dilersen” der. Rahip “Satranç tahtasının 64 karesi var. Birinci kareye bir pirinç tanesi koyun. Yanındaki kareye birincinin iki katını, üçüncü kareye ikincinin iki katını. Her bir kareye bir öncekinin iki katı kadar pirinç koyun ve o pirinçleri bana verin” der. İmparator bu basit isteğe kızar ve vezirine “Şu sefile ne istiyorsa verin” deyiverir. Sarayın tüm saymanları bir araya gelirler ama bir türlü rahibin istediği pirinç sayısını hesaplayamazlar. Sonunda görürler ki Çin’deki bütün ambarları hatta gelecek yılın ürününü de toplasalar rahibin isteğini karşılayamıyor. Çünkü matematiksel olarak 2 üzeri 63 olarak ifade edilen hesaba göre rahip 184 milyar tondan fazla pirinç istemiştir. Yuvarlak hesap yapabilmek için 100 pirincin 1 gram geldiğini varsayalım. Dolayısıyla 1 kilogram pirinç için 100 bin pirinç gerekir. Bu, bir ton pirinç için 100 milyon pirinç demektir. Satranç tahtasındaki pirinç sayısı ise 18 446 744 073 709 551 615. Bu rakamı 100 milyona bölünce ortaya çıkan 184 milyar küsur ton pirinç olur.

Epigenetik, olasılıklar ve zaman

Kıssadan hisse, püf nokta insan ansiklopedisini meydana getiren harflerin toplam sayısı yani gen sayısı değil, okumaya ansiklopedinin hangi sayfasından ve hangi yöne doğru, hangi kurallarla ve ne zaman başlandığıdır. Yani olasılıklar ve zaman! Zaten bilim dünyası da artık genlerden ziyade bu olasılıklar üzerinde çalışıyor. Aşağı yukarı 10 yıllık bir geçmişi olan bu çalışma alanının adı epigenetik yani ‘üst-gen bilim’. Epigenetik, bilim insanlarının belli başlı genetik faktörlerle pek çok yaygın hastalık arasında bağ kurmakta zorlanmasından dolayı son yıllarda yükselişte. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden ve DNA mutasyonlarından kaynaklanmayan gen ifadesi (genlerin protein yapısına dönüşmesi süreci) değişikliklerini inceleyen bir bilim dalı. Basitleştirecek olursak, genleri bir heykel kalıbına, vücudumuzun en önemli yapıtaşlarından olan proteinleri de heykellere benzetebiliriz. Kalıp aynı olmasına rağmen ortaya çıkan heykeller birbirinden farklıdır. İşte epigenetik bu farklılıkları ve nedenlerini inceliyor. Yanıtlamaya çalıştıkları arasında, ‘tamamen aynı genetik yapıya sahip tek yumurta ikizlerinin nasıl olur da hastalıklara genetik yatkınlıkları farklı olur?’, ‘strese maruz kalan bitkiler, genetik yapıları değişmemesine rağmen gen ifadelerini değiştirerek değişen ortama nasıl adaptasyon sağlarlar?’ ve ‘çevremiz, yaşam tarzımız gen ifademizi değiştirebilir mi?’ gibi sorular vardır.

Yaşam kitabının modifiye ayraçları

Toparlarsak, pirinç hikayesi gibi eldeki mevcut az sayıdaki genden, yaşamsal faaliyetlerimizi sürdüren sayısız proteinin üretilebilmesi de ancak çarpanlarla (hikayedeki iki katı çarpanı gibi) mümkün. Bu çarpanlara moleküler biyoloji ve genetikte modifikasyon deniyor. Bir otomobilin modifiye edilmesiyle hemen hemen aynı şey. Bu modifikasyonlardan bir tanesi de lizin asetilasyonu. Yani bir proteini oluşturan 20 tür aminoasitten biri olan lizine, asetil grubu kimyasallarından birinin eklemlenmesi. Bu eklemlenmeyi ansiklopedi sayfalarının arasına ‘bu sayfadan başla’ işareti anlamına gelen bir kitap ayracı sıkıştırmak olarak ifade edebiliriz. Ya da bir Agatha Christie romanı okuduğunuzu düşünün; eğer katilin kim olduğu ilk sayfalarda ortaya çıkar, gizemli cinayet ise son sayfada anlatılırsa o kitabı okumanın hiçbir anlamı kalmaz değil mi? Romandaki kelimelerin toplamını bir DNA’ya benzetirsek, asetilasyonu da her bir kelimenin hangi sırayla okunacağının kurgusunu yapan roman yazarına benzetebiliriz. Kelimelerin sırasını değiştirerek kaç yüz ya da bin tane farklı kitap yazabiliriz siz düşünün!

Hastalıkları durduracak şalterler

Esas haberimize gelelim şimdi. Danimarka Kopenhag Üniversitesi Novo Nordisk Protein Araştırmaları Merkezi ve Almanya Max Planck Biyokimya Enstitüsü’den bir grup araştırmacı, insan bedenindeki hücrelerde bulunan 1750 tür proteinde, bilim dünyasının şimdiye dek ancak birkaç yüz tanesini bildiği 3600 ‘lizin asetilasyonu’ tanımladı ki kendileri bunları ‘moleküler şalter’ olarak isimlendiriyor. Protein aktivitelerini kontrol eden bu şalterler, yaşlanma, hastalık başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Zamanında ve düzgün çalışmadıklarında hastalıklara yol açıyor. Başkanlığını Prof. Matthias Mann’in yaptığı araştırma ekibinin bulduğu bu şalterler sayesinde artık, ilerleyen yıllarda kanser, alzheimer ve parkinson gibi hastalıklar daha başlangıç aşamasındayken durdurulabilecek. Ayrıca bu şalterlerin hareketleri takip edilerek hastaya doğru ilacın verilmesi sağlanarak, verilen ilacın hastalığı tedavi edip etmediği de (yani hastalığa sebep olan bozulmuş protein aktivitesinin düzeltilip düzeltilmediği de) kolaylıkla gözlemlenebilecek ve insan bedeni ilaç çöplüğüne dönmekten kurtulacak. Temmuz ayında tanıtılan ve bilim dünyasında büyük yankı uyandıran bu çalışma için ‘tedavi kavramına yeni bir bakış açısı getirdi’ deniyor. Araştırmacıların ‘mass spectrometry’ denen çok ileri ve hassas bir teknoloji kullanarak ortaya çıkardığı ve haritaladığı moleküler şalterler, kabaca genetik kodun okunabilmesinde ve bu koddan alınan bilgilerin oluşturduğu proteinleri modifiye ederek kullanışlı hale getirilmelerinde bir tür aç-kapa düğmesi ya da ‘şu bölümü oku’ işareti veren kitap ayracı görevi görüyor. ‘İnsan genomu projesi’nde de kullanılan ‘mass spectrometry’ teknolojisi, moleküllerin ağırlığını tespit etme temeline dayanıyor.

Herkesin lise biyoloji derslerinden hatırlayacağı gibi, hücre işlerinin büyük bölümünü proteinler yürütüyor. Vücut dokularını ve organlarımızı oluşturan proteinler, insan vücudunda büyüme, gelişme, açılan yaraların tamir edilmesi, sindirim, sıvı-tuz dengesinin sağlanması, zeka gelişmesi, adalelerin kasılarak hareketin sağlanması gibi temel hayati unsurlarda başrol oynuyor. Kan serumundaki katı maddelerin en önemli kısmı da yine proteinden oluşuyor. Proteinler bir araya gelerek vücuttaki faaliyetleri hızlandıran enzimleri, hastalıklarla savaşan antikorları, organların çalışmasını düzenleyen hormonları da oluşturuyor. İşte bu nedenle Prof. Matthias Mann, protein aktivitelerinin sıkı kontrol altında tutulmasının çok önemli olduğunu belirtiyor.

“… kanserin tedavisini bulmak demek!”

Sorularımızı e-mail aracılığıyla yanıtlayan Prof. Mann, “Proteinler, hücre büyümesi, bölünmesi ve ölümü gibi tüm önemli faaliyetleri gerçekleştiren birimlerdir. Moleküler şalterlerle aktivitelerini kontrol edebiliriz. Örneğin Cdc28 fonksiyonunu (insanda patojen olan maya mantarında bulunan önemli bir büyüme proteini) ilgili şalteri kaldırarak engellemeyi başardık” diyor. Söz konusu şalterlerin çok çeşitli yollarla iş gördüklerini belirten Prof. Mann şöyle devam ediyor: “Mesela, proteinlerin enzim aktivitelerini düşürüp arttırabilirler, hücredeki lokasyonlarını değiştirebilirler ya da diğer proteinlerle olan ilişkilerine etki edebilirler. Protein faaliyetlerini arttırıp azaltabilme yetkisine sahip oldukları için proteini aktif hale getirebilirler ya da durdurabilirler. DNA lifi, histon denen bir protein makarasına sarılıdır. İşte asetilasyon bu makaranın açılıp kapanmasından da sorumlu. Eğer doğru zamanda, doğru yerden, gerekli esneklikte açamazsa genetik kod okunamaz ve protein yapmak için doğru bir kalıp çıkartılamaz. Bu da kronik hastalıkların başlangıcı demek. İşte tüm bunlar şalterleri (lizin asetilasyonu) tanımlamanın neden çok önemli olduğunu gösteriyor. Bu çalışma yeni tedavi yollarının geliştirilmesinde yardımcı olacak. Örneğin hücre bölünmesini normalin üstünde arttırarak tümör oluşumuna sebep olan ‘şalter’ indirildiğinde, hücreleri bölüp çoğaltan proteinler de çalışmalarını durduracaktır.”

Ekip olarak bir sonraki hedeflerinin belli başlı ilaçların hücrelerde nasıl etkili olduğunu ortaya çıkaracak ilaç deneylerine geçmek olduğunu söyleyen Prof. Mann, “Protein aktivitelerinin kusurlu bir şekilde düzenlenmesi yaşlılık ve hastalıkların gelişmesinde en önemli etken. Şalterler aracılığıyla kusurlu protein aktivitelerini düzenleyebiliriz. Hasarlanmış protein düzenleyicilerini kontrol etmek demek kanserin tedavisini bulmak demektir. Biz şimdilik bir buçuk yıl süren çalışmamızda şalterlerin yerlerini belirledik. Bundan sonra bu şalterlerin görevlerini belirlemeye yönelik yapılacak çalışmalar çok önemli” diye sözlerini tamamlıyor.

Türk bilimciden epigenetik çalışma

Haliç Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü öğretim üyesi Dr. Meriç Adil Altınöz de ülkemizde yaygın bir hastalık olan talaseminin (Akdeniz anemisi) aspirinle tedavisi üzerine çalışıyor. Kimyasal formülü asetil salisilik asit olan Aspirin bir asetilasyon türü. Aspirin’in 1970’li yıllarda hemoglobin (kanda dokulara oksijen taşıyan protein) ‘lizin’lerine bağlanarak asetil grupları aktardığı gösterilmiş, daha sonra orak hücreli anemi denen hastalıkta ağrılı krizleri ve oksijen düşmelerini azalttığı görülmüştü. İşte Dr. Altınöz bu iki bilgiyi bir araya getirerek talasemi hastalarının ömrünü uzatmak için aspirin kullanılıp kullanılamayacağı üzerine deneysel bir çalışma yapıyor. Amaç, Aspirin ile anne karnındaki bebeklerde bulunan ama doğumdan sonra kapanan Hemoglobin-F’i kodlayan genin kapısını histonlarda lizin asetilasyonunu değiştirerek yeniden açabilmek ve bu geni aktif hale getirmek. Dr. Altınöz, “Bu gen yeniden aktif hale getirilirse talasemi hastalarının kan nakli bağımlılığının azalacağını düşünüyorum. Ama bu deneysel bir çalışmadır, tez aşamasındadır. hastalar tedavi konusunda kendi doktorlarına danışmalıdır” diyor. Dr. Altınöz’ün, bu tezini anlatan makalesi, 2007 yılında uluslar arası bir tıp dergisinde yayınlandı. Çalışma, Bayer Uluslararası Grup tarafından ön destek kararı ile IRS projesi olarak sunuldu.

Dr. Altınöz kimdir?

1975 doğumlu Dr. Meriç Adil Altınöz, Kanada Montreal’de nöro-immünoloji üzerine post-doktora yaparak MS ve beyin tümörlerinin genetik davranışı üzerine çalıştı. Harvard Üniversitesi’nde sırasıyla DFCI/Kanser Merkezi ve Brigham and Women’s Hastanesi Moleküler Nöroloji Departmanı’nda programlı hücre ölümü üzerine çalıştı. 2005’te PubMed NLM catalog (National Library of Medicine/Ulusal Tıp Kütüphanesi) ve Amerikan Kongre Kütüphanesi’nde kataloglanan uluslararası bir tıp kitabında bölüm yazarlığı yapan en genç Türk hekimi oldu.

4 Eylül 2009 Cuma

İKİ TÜRK BİLİMCİ LABORATUVARDA ALTIN ÜRETTİ!

İnsanlığın binlerce yıllık rüyası gerçek oldu. Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuvar ortamında ‘yapay evrim’le altın parçacığı üretmeyi başardı.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak olan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu ‘felsefe taşı’ saklanmaktadır. Bu taş sahibine ölümsüzlük ve üstün güçler veren bir taştır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da ‘felsefe taşı’nın peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Antik Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de, Antik Yunan’da, Roma İmparatorluğu’nda, İslam coğrafyasında ve ortaçağdan itibaren 19. yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaac Newton, Robert Boyle, Demokritus, Razi, İbn Haldun, Cabir İbn Hayyan, Nicolas Flamel, Platon, Pitagoras, Tales, Zosimus ve Paracelsus ‘felsefe taşı’nı bulmaya çalışan bilindik simyacılardan yalnızca birkaçı. ‘Felsefe taşı’, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en saf hali, özüdür.
Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda ‘felsefe taşı’ da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. ‘Felsefe taşı’ en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VITRIOL Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem”dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı, Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur; yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. ‘Felsefe taşı’ bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuar ortamında altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil, yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar.
Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEMSEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendisliği için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretimini değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü ettiğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik, gerçek, doğadaki gibi malzemeler!

Sır, moleküllerin ‘tanışma’sıymış

Merak içinde “peki neymiş bu felsefe taşı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan ‘felsefe taşı’ bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon; atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in değil. Memed’in yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet’in değil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le değil. “Ne alakası var?” dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip “Bu kız bu oğlanın elini tutmak ister de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikayeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim.

Prof. Sarıkaya, 1984’de ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun iç yapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak; çeliği. O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimetik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90’ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90’ların başında nanoteknoloji ve nano-biyoteknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır.

Canlı ve cansız dünya birleşti

Ancak taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bu güne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada ‘moleküler biyomimetiğin’ kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında İstanbul’a 2001’de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz.
İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyomimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayınlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi anlatalım.

Altın seven peptitler

Öncelikle bir bardak suyun içine küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu ‘virüs kütüphanesi’ dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denilen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıklı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hale geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna tanıma deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki peptit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Can nedir? Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu candır işte. Peptitler de canlı.” Peki bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak bir kız bu oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Eğer vücudumuzda moleküller birbirini aynen bu şekilde tanımasa bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş yani.

Denizlerdeki altın tuğlalar

Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor.

Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu alınıyor ve akşamdan içine az evvel söz ettiğimiz ‘altın sever’ peptitler bırakılıyor. Sabah bir kalkıyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var. Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. Sabaha kadar iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir varlık çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir varlık. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Bunların hepsini altın seven peptitler altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Sen hayat nasıl başladı diye soruyorsun!”

Külçe altın da yapılabilir

Altın tıpta, sensörlerde, nanoteknolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler altının külçe külçe olarak da üretilebileceğini ancak nanoteknolojik parçalarda az miktar altın kullanıldığı için şimdilik külçe üretmeye ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık kurduk. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.”

5-10 yıl sonra üzerinde ‘dişler için’, ‘kırık kemikler için’, ‘altın için’, ‘gümüş için’ yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekala. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğduğu nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?”

Kutu: Washington Üniversitesi Malzeme Bilimleri ve Kimya Mühendisliği bölümlerinde öğretim üyesi olan Prof. Mehmet Sarıkaya, Japonya’da Nagoya Üniversitesi Ecotopia Science Enstitüsü’nde de ders veriyor. 2005 yılında Washington Üniversitesi bünyesindeki GEMSEC’i (Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi) kuran Sarıkaya, araştırma merkezinde, ABD Savunma Bakanlığı, ABD Bilim Vakfı ve ABD Tıp Enstitüsü gibi kurumların sağladığı 15 milyon dolarlık fonlarla desteklenen projelerini yönetiyor. ABD Duke Üniversitesiyle de proteinlerle bilgisayar yapma çalışması için 1 milyon dolarlık ortak bir projeye başlanmış. Prof. Candan Tamerler de İTÜ haricinde yılın yarısında Washington Üniversitesi’nde uzun süreli misafir öğretim üyesi olarak genetik bölümünde ders veriyor.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir zamanlar ‘Zakkumcu Ziya’ vardı ya…

Türkiye destek çıkmadı, ABD kaptı! Bir zamanlar zakkumdan elde ettiği ekstre ile kansere çare bulduğunu söyleyen, ‘Zakkumcu Ziya’ diye şarlatanlıkla bile suçlanan Operatör Dr. Ziya Özel’in fırtınalı hayat hikayesi… Demirel, Özal, Yıldırım Aktuna, Saddam Hüseyin ve TÜBİTAK’ın bilinçli ya da bilinçsiz teğet geçtiği bir hayat, bir mucitin yaşam öyküsü! Zakkumun 43 yıllık macerası…

Bir zamanlar ‘Zakkumcu Ziya’ vardı ya…

ZİYA ÖZEL’İN ZAKKUM EKSTRESİNİ TEXAS ÜNİVERSİTESİ M.D ANDERSON KANSER MERKEZİ, CLEVELAND KANSER KLİNİĞİ, LOS ANGELES IRVİNE ÜNİVERSİTESİ, DREW ÜNİVERSİTESİ VE MEMORİAL SLOAN-KETTERİNG KANSER MERKEZİ ARAŞTIRDI.


ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


Zakkum (nerium oleander, kısa adı NO) deyince herkesin aklına bir zamanlar basında ‘Zakkumcu Ziya’ diye yer alan Operatör Dr. Ziya Özel geliyor herhalde. Ürettiği zakkum ekstresiyle kanserli hastaları iyileştirdiğini iddia ediyordu hani. 1988 yılında TRT’de haberlerde, ürettiği zakkum ekstresinin kansere çare olduğunu müjdelediğinde bütün Türkiye sallanmıştı. Birçok kanser hastası Dr. Ziya Özel’in kapısını aşındırırken, bir kısım insan da onu şarlatanlıkla suçladı. Hikaye uzun; sonuç ise Dr. Ziya Özel 90’larda ABD’ye çağırıldı ve o zamandan beri de Kaliforniya’da yaşıyor. Pek çok üniversite ve kanser araştırma kliniğinde Özel’in zakkum ekstresi araştırılıyor. Bir ilaç firmasının Özel’in adına kurduğu ayrı bir zakkum araştırma birimi de bulunuyor. Zakkum ekstresi bugün Honduras’ta ve İrlanda’da yasal olarak eczanelerde satılıyor, etkili bir bağışıklık sistemi güçlendiricisi olarak! Faz2 çalışmaları tamamlandığında ilaç olarak tüm dünyanın hizmetine de sunulacak. Üstelik zakkum sadece kansere değil, AIDS gibi bağışıklık sistemini ilgilendiren tüm hastalıklarda kullanılabilecek. Ülkesinde ‘olmaz öyle şey yav’ mantığıyla dışlanan, akademik kadroların kısır döngüsünde bunalan Dr. Özel’i tatil için geldiği Marmaris Armutalan’daki evinde ziyaret ettik, hikayesini en başından, 1966 yılından başlayarak Yeni Aktüel’e anlattı.


Muğlalıların azgın yara tedavisinden ilham aldı


Dr. Ziya Özel Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde genel cerrahi ihtisası yaptıktan sonra 1962 yılında Muğla Devlet Hastanesi’nde göreve başladı. Burada halk arasında azgın yara denen deri kanserlerinde yaraya zakkum yaprağının konduğunu gördü. Ve 1966’da zakkum üzerine böylece çalışmaya başladı. İlk olarak deri ve mide kanseri olan iki hastayı zakkumdan hazırladığı NOI (nerium oleander injection) iğnesi ile iyileştirdi. 1973 yılına kadar 8 kanser hastasını bu ekstre ile sağlığına kavuşturdu. 1973’de Ankara’da düzenlenen 4. Balkan Tıp Kongresi’nde çalışmasını sundu. Dönemin Sağlık Bakanı Kemal Demir “Bu adamın kapısından giren her hasta iyi olarak çıksa dahi, bu beni ilgilendirmez” diyordu. Özel bu yüzden yıllarca mahkemelere taşındı. Ama bu olumsuz tepkiye rağmen kongrenin ardından Dr. Özel’i sevindirecek bir teklif geldi, TÜBİTAK’tan. Çalışmalarında Özel’e yardımcı olacaktı! TÜBİTAK, Cerrahpaşa ve Hacettepe Üniversitelerinin onkoloji ve farmakoloji bölümleriyle Özel’in ekstresi üzerine çalışmaları için anlaşma yaptı. Ancak araştırma grubunun içinde Dr. Özel’e yer verilmiyordu. Bu duruma içerleyen Özel, Hacettepe Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dinçer Fırat’ın talep ettiği zakkum ekstresi numunelerini Ankara’ya göndermedi. Çünkü kendi keşfinin başkaları tarafından sahiplenilmesine dayanamazdı. Bunun üzerine Prof. Fırat, kendi hazırlattığı bir zakkum ekstresi ile deney yaptırarak ‘kanser üzerine hiçbir etkisi yoktur’ şeklinde bir rapor hazırladı. Ziya Özel “Ben ekstrelerimi bitkilere su yürürken, özel bir teknikle yapıyordum. Oysa Fırat şubat ayında toplattığı yapraklarla kendince bir ekstre hazırlamış. Bir de kansere karşı etkili değil diyor. Tabii ki kanser hücresini yok eden bir madde değil NOI. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor, sonrasında beden kendi kendini iyileştiriyor” diyor.


Demirel’in yurtdışı yasağı geldi çalışma yattı

Ziya Özel daha sonra 1974 yılında çalışmalarını genişletmek umuduyla İstanbul’a taşındı. Muayenehanesinde NOI ile pek çok hastayı iyileştirmeye devam etti. Bütün hastalarının fotoğraflarını ve ‘önce’-‘sonra’ raporlarını hala saklıyor, hepsini gösterdi bize. 1976 yılında kendisi de doktor olan bir hastasının aracılığıyla Münih Üniversitesi Farmakoloji Bölümü’nden Prof. Hildeberd Wagner ile tanıştı. Birlikte çalışmaya başladılar. Dr. Özel 3-5 ayda bir Almanya’ya gidiyordu. “Sonra Demirel yurtdışına çıkışlara yasak getirdi, 3 yılda bir yurtdışına çıkış izni veriliyordu o zamanlar. Bizim Prof. Wagner ile olan çalışmamız da böylece yattı” diyor. 78 senesinde de büyükelçilik aracılığıyla kanserli bir Japon hastayı iyileştirdi Özel. Bunun üzerine Nagasaki Üniversitesi ile bağlantı kuruldu ve ortaklaşa çalışma kararı alındı. “Ancak numunelerin o kadar uzun yola gitmesi için dondurulması gerekiyordu, zaten Japonya’ya o zamanlar direkt uçuş bile yoktu. O yıllarda soğutma makinesi yalnızca Mustafa Nevzat İlaç Firması’nda vardı. Ama bana yardımı kabul etmediler. Japonya olayı da böylece yattı” diyor. 1987’de Ziya Özel zakkum ekstresini araştırmaları için İsviçreli Sandoz (bugünkü adı Novartis) firmasıyla anlaştı. Sandoz ekstreye laboratuar araştırması yaptı ve ‘bağışıklık sistemi düzenleyicisi’ olarak rapor verdi. Bu raporları da gösterdi bize Özel.

Özal destekledi, Aktuna bitirdi

Ve yıl 1988. Bütün Türkiye TRT’de yayınlanan bir program aracılığıyla Dr. Ziya Özel’in zakkum ekstresinden haberdar oldu. İşte bütün kıyamet de bundan sonra koptu. Türk Tabipler Birliği şiddetle zakkum ekstresine karşı çıktı, üstelik zakkum üzerine hiçbir araştırma yapmaya bile gerek duymadan! Üstelik “Sandoz veya Roche gibi bir firmadan rapor alsanız öper başımıza koyarız” diyorlardı. Ancak Sandoz’un raporunda gizlilik damgası olduğu için Dr. Özel televizyonda Sandoz’dan rapor almış olduğunu da söyleyemiyordu. Tabii üç ay sonra gizlilik damgası kalktı ve rapor basına duyuruldu. Bu arada Ziya Özel ABD’den NOI’nun patentini de ‘Anvirzel’ ismiyle almıştı. Aynı yıl Turgut Özal’ın Teşebbüsü Destekleme Ajansı aracılığıyla çalışmaya 500 bin dolar teşvik vermesi üzerine Türk Alman Araştırma Grubu adı altında bir ekip kuruldu. Ekipte Dr. Ziya Özel, 76 yılında Demirel yüzünden ayrı düştüğü Münih Üniversitesi’nden Prof Hildeberd Wagner, Eskişehir Anadolu Üniversite Farmakoloji Bölümü’nden Prof. Hüsnü Can Başer ile Doç. Dr. İsmail Carbik bulunuyordu. Ekip 1990 yılına kadar çalıştı. Ne olduysa 90 yılında oldu. Ekstrenin bağışıklık sistemini güçlendirdiğine ilişkin bulgular 17-22 Temmuz 1990’da Almanya’nın Bonn kentinde toplanan Uluslar arası Farmakognozi Kongresi’nde (BACANS) tebliğ edildi. Ancak sunum metninde Dr. Ziya Özel’in adı geçmiyordu. Bugün Eskişehir Belediye Başkanı olan, o dönem Anadolu Üniversitesi Rektörü olan Prof. Yılmaz Büyükerşen, “Kendisi bir bilim adamı ya da bir araştırmacı değil. Bir operatör, genel cerrah. Araştırmamızla doğrudan bir ilgisi yok. Araştırma bize aittir” diyordu o dönem basına. Alman Prof. Wagner de bu çekişmelerden sıkılarak çalışmadan çekildi. Ekip dağıldı, ekstrenin patenti de ‘Anvirzel’ ismiyle Ziya Özel’de olduğu ve Turgut Özal’ın verdiği para bittiği için çalışmalar burada noktalandı. Dönemin Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna da “Türk Tabipler Birliği’nin karşı çıktığı şeye ben nasıl destek çıkarım” diyerek yeniden fon vermeyi reddetti.


Saddam’dan kaçan doktor Amerika yollarını açtı

Ve yıl 1995. Iraklı bir doktor AIDS ve kansere karşı bir ilaç keşfeder. Pek çok hasta üzerinde olumlu sonuçlar alır. Ancak Saddam Hüseyin’in ilacın ve kendisinin tüm haklarını gasp edip tüm paraya el koyacağından korkarak Ürdün’e sığınır. Bu arada Amerikalı Pharmaceutical Ventures Thrust adında bir ilaç firması ile ilacı geliştirip satmak üzerine bir anlaşma yapar. Firma derhal ilaca patent almak ister. Ancak karşılarına almak istedikleri patentin zaten var olduğu gerçeği çıkar. Tesadüf o ki, Iraklı doktor da zakkumdan bir ekstre yapmıştır. Firma Iraklı doktoru bırakıp derhal Dr. Ziya Özel ile irtibata geçer ve Özel’i ABD’ye çağırır. 1996 yılında Ziya Özel Amerika’ya yerleşir. Firma Teksas’ın San Antonio kentinde Özel’in adına Ozelle Pharmaceuticals isimli bir araştırma şirketi kurar ve Anvirzel’in tüm haklarını Özel’e 400’de 1 hisse vererek satın alır. İşte Ziya Özel’in Amerika macerası da böylece başlamış olur. ABD Gıda ve İlaç Dairesi FDA onayıyla çalışmalar başlatılır. Türkiye’de yetişen zakkumların bölge koşullarına benzer koşullar taşıyan bir bölge saptanarak buraya zakkum çiftlikleri kurulur. Bölge bir tür karantina sahası ilan edilir. Civarında her tür kimyasal ilaçlama yasaklanır. Beklenmedik bir doğa olayı etkisinin taşıyacağı yabancı maddelere karşı, bitkilerin kökleri bile naylonla çevrilir. Bitkiler yetiştikten sonra deneylere başlanır. Zakkum terkibinin içerisinden 61 ayrı madde üretilir.

ABD üniversiteleri zakkumu araştırıyor

Nisan 2000’de FDA’in, ilacın Faz 1 çalışmalarını onaylamasıyla Texas Üniversitesi M.D Anderson Kanser Merkezi’nde, Cleveland Kanser Kliniği’nde, Los Angeles Irvine Üniversitesi’nde, Drew Üniversitesi’nde ve Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde Ziya Özel’in zakkum ekstresi üzerine pek çok çalışma yapıldı. Faz 1 çalışmalarını Cleveland Kanser Kliniği'nde yürüten Dr. Ronald Buckowski’nin araştırma sonuçları, zakkumun bağışıklık sistemini güçlendirdiğini gösterdi ve Amerikan Klinik Onkoloji Cemiyeti'nin (ASCO) 2001’de düzenlediği konferansta açıklandı. Faz 2 çalışmaları ise sürüyor (bir ilacın kabul görüp piyasaya sürülebilmesi için her biri en az birkaç yıl süren ve dört fazdan oluşan araştırmalar yapılır).


Zakkumu İrlanda ve Honduras kullanıyor
Ancak dünyada birkaç yerde zakkum ekstresi şimdiden ilaç olarak kullanılıyor, yasal yollardan eczanelerde satılıyor. Merkezi Ontario, Kanada’da bulunan Phoenix Biotech adlı bir firma zakkum ekstresi üretiyor ve kanser, AIDS, Hepatit C gibi bağışıklık sistemi hastalıklarını 8 yıldır Salud İntegral adlı Honduras’ta kurulan bir klinikte tedavi ediyor. Firma, zakkum ekstrelerini kendisi üretmeye başlamadan önce Ozelle Pharmaceuticals’dan temin ediyormuş. Kliniğe özellikle Amerikalı hastalar rağbet ediyor. İlaç Honduras’ta eczanelerde de satılıyor. Arkansaslı Shimoda Atlantic Oncology Biosciences adlı firma da Xenavex adı altında bir zakkum ekstresi üretiyor. İrlanda’da ise Ziya Özel’in zakkum ekstresi olan Anvirzel bağışıklık sistemi güçlendirici ilaç olarak eczanelerde satılıyor. Üstelik Ziya Özel İrlanda Tıp Birliği şeref üyesi ilan edilmiş. “Ama Türkiye’de mesleğinin 50. yılını dolduran hekimlere verilen Türk Tabipler Birliği plaketini bile bana layık görmediler” diyor. Devrim Arabaları filminde Selçuk Yöntem’in (Latif) o hepimize çok ağır gelen repliğini tekrar etmek istiyorum: “Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz evlat!”

Not: Zakkum çok zehirli bir bitkidir, içinde oleandrin adı verilen öldürücü glikozitler bulunur. Kaynatıp içmeye kalkmayınız!

Fotoğrafaltı: Bugün 82 yaşında olan Dr. Ziya Özel artık daha fazla hasta bakamayacağını söyleyerek “Benim her hastaya yetişmem imkansız. Hasta bakmak istemiyorum” diyor ve yaz tatillerini geçirmek için eşi Zerrin hanımla birlikte gittiği Marmaris Armutalan’daki evinin kapısına dayanmadıkça hiçbir hastayla irtibata da geçmiyor.