20 Ocak 2010 Çarşamba

Şoka şokla tedavi!

PROF. JOSEPH ZOHAR’IN GELİŞTİRDİĞİ YÖNTEM TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU HASTALARINA ŞİFA OLACAK

Sıcak savaş bölgesinde çatışmaya katılan askerlerde sıklıkla rastlanan “travma sonrası stres bozukluğu” (TSSB) için uygulanan tedaviler, İsrailli ünlü psikiyatri profesörü Joseph Zohar’a göre, vakaları daha da ağırlaştırıyor. Zohar, hastalara yatıştırıcı vermenin çok tehlikeli olduğunu tersine, stres hormonu olan “kortizol iğnesi”nin kurtarıcı olabileceğini iddia ediyor. Bu arada ABD Gazi Hizmetleri Departmanı, yeni tedavi yöntemleri hazırlarken Zohar’ın araştırmasını göz önünde bulunduracaklarını açıklamış...

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

PTSD (Post Travmatic Stress Disorder) ya da Türkçe adıyla “travma sonrası stres bozukluğu” (TSSB), 1. Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerde görüldüğünde “savaş nedeniyle gelen ruhsal çöküntü” adı verilmiş; 2. Dünya ve Kore Savaşı’ndan sonra ise “savaş yorgunluğu’ denmişti. Vietnam Savaşı’ndan dönen askerlerin alkol ve uyuşturucuya saplanması ve yaşadıkları kâbusu basın önünde dile getirmeye başlamalarıyla bu hastalık üzerine yoğun çalışmalar başlatıldı. 1981 yılında ise bugünkü adını aldı.

“Evliliğim… giderek parçalanıyor. Artık birbirimizle konuşamıyoruz. Zamanımın büyük bölümünü bodrum katta tek başıma geçiriyorum. Aslında beni önemsediğini, sevdiğini anlatmaya çalışıyor ama bundan daha çok rahatsız oluyorum. Küçük meselelerde bile çok öfkeleniyorum. Bazen aklımı toplamak için saatlerce araba kullanıyorum. Hiç arkadaşım yok. Dünya, kimsenin kimseye önem vermediği bir köpek dalaşına benziyor. Herkesten uzakta dağlarda bir ev kurmak istiyorum. Barlara gidiyor, içiyor ve kavga ediyorum. Genellikle kederli ve kasvetliyim. Bazı anlarda intihar bile etmeyi düşündüm. Vietnam’dan getirdiğim eski 38’lik bir silahım var. Bir keresinde namlusu ağzımda horozu çekik bir şekilde durdum, ama tetiği çekemedim. Bunu yaparken en yakın silah arkadaşım Smitty’nin siperde, parçalanıp her yere dağılan beyninin görüntüsü aklıma geliyordu. Nasıl ben hayatta kaldım, o kalamadı? Suçlu hissediyorum. Savaşta yaşadıklarım bazen kafamda tekrar canlanıyor. Bunlar beni ürpertiyor. Hatırlıyorum onları; eski arkadaşlarımı, yüzlerini, kurulan pusuları, bağırışları, ölülerin yüzlerini, gözyaşlarını... Şu an bile bir helikopter sesi duysam ya da sık bir ormanlık alan görsem sırtımdan soğuk terler akıyor. Hatta yürüyüş yaptığım zamanlar yeşillik alanlardan uzak duruyorum. Caddede yürürken arkamdaki insanlardan rahatsız oluyorum. Gürültülü sesler beni kızdırıyor, yerimden sıçramama neden oluyor. Geceleri uyuyamıyorum. Uyuduğumdaysa terler içinde uyanıyorum ve bazen eşimin boğazına sarılmış, çığlıklar içinde buluyorum kendimi!”

Bir savaş gazisi olan ABD’li Jim Goodin’in yıllar önce yazdığı bu satırlar, TSSB’nin dehşet yüzünü çok iyi anlatıyor. İstatistiki olarak sıcak savaş gibi travmatik bir durumla karşı karşıya kalan her dört askerden birinin bu rahatsızlığa yakalandığı ve yıllarca kurtulamadığı biliniyor. 1984 yılından bu yana Güneydoğu’ya gönderilen yaklaşık 2 buçuk milyon askerimiz var. Onlar da yıllardır böyle acılarla yaşıyorlar. Bazen gazetelerde, vatani görevini çatışma bölgelerinde yapmış olan birinin cinnet geçirip eşini, çocuklarını öldürdüğünü, intihar ettiğini okuruz. Ya gazetelerde okuyamadıklarımız? Televizyondan yüksek bir ses geldiğinde baskın var diye sipere yatanlar mesela… Üstelik TSSB’den yalnızca savaş travması yaşayanlar değil, cinsel tacize uğrayanlar, tecavüz mağdurları, işkence görenler ve ciddi trafik kazası yaşamış olanlar da mustarip. Onlar da yaşadıkları travmayı, o olayı hatırlatacak en ufak bir ses, görüntü ve kokuda tekrar tekrar kafalarında yeniden yaşıyorlar. Tedavi için ne yapılıyor peki? Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yatıştırıcı iğneler, uyku ilaçları ve antidepresanlar haricinde kalıcı bir tedavi yöntemi yok.

Şoka şokla tedavi

Ama ciddi umut vaad eden bir çalışma var şimdi. İsrailli psikiyatri profesörü Joseph Zohar, TSSB vakalarını yatıştırıcı iğnelerinin tedavi edemediğini hatta tam tersine bedenin kendi kendini tedavi etme kabiliyetini körelttiğini iddia ediyor. Ben Gurion Üniversitesi ve Tel Aviv Üniversitesi Sackler Tıp Fakültesi’nde çalışmalarını yürüten Prof. Zohar, travmatik bir olayla karşı karşıya kalan mağdura yatıştırıcı ve uyutucu gibi ilaçların tam tersine, vücudun stres hormonu olan kortizol şırınga edilmesinin tedavi edici olacağını ileri sürüyor. Fareler üzerinde yaptığı deneylerle bunu ispatlayan Prof. Zohar, keşfettiği bu yeni tedavi yöntemine “şoka şok” adını veriyor. Hani Türk filmlerinde “Ayni şiddette başka bir şok yaşaması lazım” şeklinde bir doktor repliği vardır ya, işte Prof. Zohar’ın çalışması Yeşilçam’ı haklı çıkarıyor. İsrail Tel Hashomer’deki Chaim Sheba Medical Center Psikiyatri Departmanı’nın da başında bulunan Prof. Zohar, travma yaşayan vakaların yüzde 25 ile 30’unda TSSB görüldüğünü belirtiyor. Peki kortizol nedir ve travma tedavisinde nasıl işe yarıyor? Telefon aracılığıyla ulaştığımız Prof. Zohar çalışmasını Yeni Aktüel’e anlattı.

Kaç ya da savaş

Kortizol hormonu, böbrek üstü bezlerinden salgılanan en etkili stres hormonlarından biri. Kaza, yaralanma, enfeksiyon, aşırı sıcak, aşırı soğuk, alerji, iltihap, oksijensiz kalmak, açlık, ateş yükselten faktörler ve stres gibi durumlarda salgılanarak vücudun söz konusu tehlikeye karşı savaşmasını sağlıyor. Çoğu insanın yaralandığı anda ve yaralandıktan uzun bir süre sonrasına kadar acı hissetmemelerinin nedeni bu hormondur. İlkel “kaç ya da savaş” tepkisine karşılık gelir. Böylece insan yaralı olduğu halde savaşacak, kendisini koruyacak veya kaçabilecek güç bulur. Stres hormonu olarak da bilinir ve ıssız bir sokakta yürürken karşınıza aniden silahlı bir adam çıktığında, karnınızdan sırtınıza yayılan hissin müsebbibidir. Tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalındığında beyin bedeni alarma geçirir. Kan basıncı yükselir, kalp atışları hızlanır, deriye giden kan akışı kısıtlanır, midenin işlevleri sınırlanır, terleme artar. Kortizol, sisteme fazladan besin sağlanmasını ve bağışıklık sisteminin önceliklerinin tehlike durumuna göre yeniden düzenlenmesini sağlar. Sindirim gibi işlevlerin kaynakları, kalp ve bacaklara yönlendirilerek, kısa dönemli fiziksel çaba gerektiren bu acil duruma hazırlanılır. Bütün bunlar, bedensel ve zihinsel tehlike olarak algılanan durumla başa çıkabilmek içindir; yolda önünüze aniden çıkıveren bir arabadan kaçmak gibi. Ani tehlike anlarında kortizol miktarı 10 kata kadar artabilir.

Yatıştırıcılar öğrenme mekanizmasını çökertiyor

Bu stres dürtüsü öğrenme açısından da gereklidir. Beynin öğrenmeden sorumlu bölgesi olan “hipokampus”ta etkili olan bazı kimyasal taşıyıcıların (neurotrasmitter) düzeylerinin de yükselmesini, böylece karşılaşılan olayla ilgili ayrıntıların kolay kolay unutulmamasını sağlar. Bu deneyim, daha sonradan aynı olayla karşılaşıldığında hata yapma riskini azaltmaya yarar. İşte Prof. Zohar yatıştırıcıların bu öğrenme mekanizmasına engel olarak TSSB’ye yol açtığını ileri sürüyor. Reçetelerin bir numaralı yatıştırıcısı Valium’un da içinde bulunduğu Benzodiazepine grubu ilaçların, başlangıçta anksiyeteyi düşürüp uykusuzluğa çözüm olmasına rağmen, uzun vadede iyileşme mekanizmasını çökerterek travmayı psikiyatrik bir sorun haline getirdiğini söylüyor. Yani bedenin travmayla başa çıkma mekanizmasını baskılıyor bu ilaçlar.

Tavuk mu yumurtadan...

Birbirinden bağımsız olarak Yale, Manchester, Harvard, New Hampshire ve California Üniversitesi Tıp Fakülteleri’nden araştırmacıların yaptıkları çalışmalar, TSSB hastalarının beyinlerindeki “hipokampus” denen bölümün normalden ufak olduğunu gösteriyor. Bu hastalarda beyinde uzun süreli anıların depolandığı, bilinçli belleğin yer aldığı “hipokampus”taki hasar göz ardı edilemeyecek kadar büyük: Yüzde 25 küçülme! Ancak halihazırda kimse, TSSB hastalarında “hipokampus”un nasıl küçüldüğüne ilişkin bir şey söyleyemiyor. Bu biraz “Tavuk mu yumurtadan çıkıyor yoksa yumurta mı tavuktan” ikilemini andırıyor. Yani “hipokampus”u küçük olan hastalar mı TSSB’ye meyilli oluyor yoksa TSSB mi “hipokampus”u küçültüyor; bu henüz bilinmiyor. Belki de ufak “hipokampus”lu insanlar bilgileri yanlış algılıyor, RAM’e yanlış işliyor ve daha sık kâbus görüyordur! Ama net olarak bilinen bir şey var, o da normal insanlarda travmatik bir olaydan hemen sonra kortizol hormonunun seviyesi artarken, TSSB hastalarında travma sonrasında daha az kortizol salgılanıyor olduğu. Prof. Zohar’ın “Travma sonrası ilk altı saatte -altın saat- kortizol iğnesi vurulması, zaman içinde ortaya çıkabilecek bir stres bozukluğunun yaşanmasına engel olabilir” tezi de işte bu bilgiden yola çıkıyor.

Çalışma ABD’de dikkat çekti

“Şu anda TSSB teşhisi koymak için hastanın en az bir aydır hastalığın belirtilerini yaşıyor olması gerekiyor. Ancak bu süre hastalığı etkisiz hale getirmek için çok uzun bir süre” diyen Zohar, Journal Biological Psychiatry’de yayımlanan çalışmanın sonuçlarını Birleşik Devletler Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne sundu ve şimdi insan üzerinde yapılacak klinik çalışmaların başlatılmasını bekliyor. Çalışma iki yıl önce başlatıldı. Birleşik Devletler Gazi Hizmetleri Departmanı, yeni tedavi yöntemleri hazırlarken bu çalışmayı mutlaka göz önünde bulunduracağını beyan etti bile. İnsan deneyleri de yeterince güçlü sonuçlar verirse, eve dönüş yapan askerlere yatıştırıcı verilmesine engel olunacağını da ifade etti.

Zohar’ın fare deneyi

Prof. Zohar’ın fareler üzerinde yaptığı travma deneyi özetle şöyle: Bir grup fare önce kedi çişinin bulaştırıldığı kedi kumuyla karşılaştırıldı. Daha sonra farelerin bir kısmına kortizolün farelerdeki karşılığı olan “corticosterone” hormonu enjekte edildi. Diğer bir kısmına da yatıştırıcı verildi. Aradan zaman geçtikten sonra farelere yeniden kedi kumu gösterildi. Corticosterone verilen fareler kumda bir tehlike olmadığını idrak ederek stres reaksiyonu göstermezken, diğer grup anksiyetede kısa süreli düşüşe rağmen 30 günün sonunda TSSB belirtileri gösteriyordu, anksiyetede artış vardı ve labirent oyunu gibi sevdikleri oyunları oynamamaya başlamışlardı. Üstelik “corticosterone”un kandaki seviyesi de diğer grup fareninkine kıyasla oldukça düşüktü.

Kortizol fobiye karşı

2002 yılında 22 travmatik olay (trafik kazası) yaşamış mağdur üzerinde yapılan bir deney de şöyleydi: Deneklerin bir kısmına olayın hemen ardından yedi gün boyunca “benzodiazepine” (yatıştırıcı) verildi. Bir kısmına da placebo (yalancı hap) verildi. Altı hafta sonunda yatıştırıcı alan deneklerde TSSB semptomları placebo hap alan deneklere kıyasla çok daha fazlaydı. İsviçre’de yapılan bir araştırma da, kortizol hormonunun fobinin etkilerini azaltabileceğini ortaya koydu. Zürih Üniversitesi’nden Profesör Dominique de Quervain’in başkanlığındaki araştırmacılar, sosyal fobisi olan 40 kişiden topluluk önünde bir sunum yapmalarını istediler, ancak sunumdan önce bu kişilere kortizol verdiler. Araştırmacılar, kortizol alan bu kişilerdeki endişe halinin, placebo verilen kişilerinkine göre önemli derecede azaldığını gözlemledi. İkinci deneyde de örümceklerden korkan 20 kişiye örümcek resmi gösteren araştırmacılar, kortizol alan bu kişilerdeki korkunun iki gün sonra bile daha az olduğunu tespit ettiler. Araştırmacılar, daha fazla kortizol üreten kişilerin kritik durumlarda daha az korktuklarını ortaya koymuş oldu böylece.

Not:Prof. Joseph Zohar, İsrail Savunma Kuvvetleri TSSB tedavi bölümüne başkanlık ediyor. Ayrıca İsrail Savunma Bakanlığı’na özel danışmanlık yapıyor.

19 Ekim 2009 Pazartesi

HAP YALAN TEDAVİ GERÇEK!

BEYAZ HAPLAR ÜLSERİ, SARILAR DEPRESYONU, YEŞİL OLANLAR ANKSİYETEYİ TEDAVİ EDİYOR.

Dünyada son 30 yılda ilaç deneylerinde ‘placebo etkisi’ iki kat arttı. İlaç firmalarının baş belası olan bu etkinin artmasının nedeni bilimcilere göre, ilaç reklamlarının daha geniş bir kitleye yayılmaya başlaması. Hastanın bilimsel gelişmelere ve tıbba güvenmesi ile reklamlar, haberler aracılığıyla sağlıklı olma imajinasyonuyla daha sık karşılaşması, iyileşebileceğine olan inancını körüklüyor. İnanç ise içi boş bir hap yutan Parkinson hastasının ellerinin titremesini durdurabiliyor, astım krizini dindirebiliyor ya da kanser hastalarını çok şiddetli ağrılardan kurtarabiliyor.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Dünya ilaç devlerinden biri olan Merck, 2002 yılında büyük bir kriz içindeydi. İlaç satışlarında rakiplerinin gerisinde kalmıştı. Daha da kötüsü sahip olduğu beş büyük ilacın patent süresi dolmak üzereydi ve kısa süre sonra başka firmalar da içerikleri değişik adlar altında piyasaya sürebilecekti. Ayrıca şirket son üç yıldır yeni ilaç da geliştirememişti. Merck’in araştırma direktörü Edward Scolnick, derhal bir acil durum planı oluşturdu. Rakipleri gibi o da antidepresan pazarına girecekti. Scolnick Forbes’a verdiği bir demeçte “Geleceğe hakim olmak için merkezi sinir sistemine hakim olmamız gerekiyor” diyordu. Bu planın başarısı ise kod adı MK-869 olan, deney aşamasındaki antidepresanın başarısına bağlıydı. Bu antidepresan, iyi duyguları harekete geçiren beyin kimyasallarının salgılanmasını sağlıyordu. İlaç üzerine yapılan ilk testler başarılıydı, çok az yan etkisi vardı. Ancak kısa bir süre sonra deneklerde anksiyete ve umutsuzluk hisleri yükselmeye başladı. Bu durum bir yana, aynı yan etkiler, placebo hap verilen kontrol grubunda da görülüyordu.
İlaç şirketleri ürettikleri ilacın etkinliğini görebilmek için bir grup deneğe söz konusu ilacı verirken, kontrol grubu adı verilen bir kısım deneğe de ‘placebo’ denen, içinde hiçbir etkin maddenin bulunmadığı boş haplar verirler. Tabii ki deneklere asla bundan söz edilmez, deneklerin hepsi gerçek ilaç aldıklarını sanırlar. Bunun nedeni, hastayı ilacın mı yoksa ‘ilaç aldım, iyileşeceğim’ düşüncesinin mi iyileştirdiğinin anlaşılmasıdır. Placebo alan denek sanki etken madde içeren esas ilacı almışçasına iyileşebileceği gibi, etken ilacın deneyden önce belirtilen yan etkilerini de gösterebilir. Yani içi boş bir hap aldığı halde, mide bulantısı, baş dönmesi, deri döküntüsü gibi rahatsızlıklar yaşayabilir.

Dünyada Placebo etkisi gitgide artıyor

MK-869’a geri dönecek olursak, ilacın iyileştirdiği denek sayısı placebo alan denek sayısını geçemeyince deneyler durdurulur. MK-869 ‘placebo etkisi’ne karşı mağlup olmuştur. MK-869, ‘placebo etkisi’ yüzünden laboratuarın çöp kutusuna atılan tek ilaç da değildi. 2001 yılından 2006’ya kadar ‘placebo etkisi’ yüzünden Faz2 aşamasında çöpe atılan deneysel ilaç sayısı yüzde 20, Faz3 aşamasında hayal kırıklığı yaratan ilaçların sayısı ise yüzde 11 artmıştı. Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) onay verdiği ilaç sayısı da 1980’den bu yana gitgide azalıyor. Örneğin geçen Kasım ayında Michael J. Fox tarafından geliştirilen bir Parkinson ilacı, Osiris Therapeutics tarafından Kron hastalığına karşı geliştirilen bir ilaç ve Eli Lilly firmasının çalıştığı bir şizofreni ilacı, placebo grubunda beklenenin iki katı kadar iyileşme görüldüğü için deney aşamasında çöpü boyladı. Placebo sınırını geçemeyen ilaç firmalarının içine girdiği ekonomik darboğaz da gitgide genişliyor. … Plasebo sınırını geçemeyen yalnızca yeni ilaçlar da değil üstelik. On yıllardır piyasada bulunan Prozac gibi ilaçlar da yeni yapılan deneylerde placebo eşiğinde sendeliyor. Bazı eski ilaçların üzerine yeniden deneyler yapılacak olsa FDA onayından geçemeyeceği söyleniyor. 80’lerden bu yana ‘placebo etkisi’ iki katına çıkmış durumda. Peki bunun nedeni eski ilaçların zayıflamaya başlaması mı? Elbette değil, konuyla ilgili görüş almak üzere ulaştığımız İtalya Torino Üniversitesi’nden Prof. Fabrizio Benedetti’ye ve birçok bilim adamına göre sebep ilaç reklamlarının artışı! Bilimsel araştırmalara ve tıbba olan güven, iyi ve sağlıklı olabilme inancı yaratan reklamlar… Kuantum fiziğinin bilimi içine soktuğu geniş ormanın ardından ‘placebo etkisi’ de varlığından veya yokluğundan asla tam olarak emin olamayacağımız bodrumdaki fil haline gelmiş durumda. İçimizde, sadece inanarak harekete geçebilen ‘kendi kendini iyileştirme’ gücü bulunuyor ama bu gücün her zaman ve herkeste olup olmadığı, hangi mekanizmayla işler hale geldiği net olarak bilinmiyor.

10 antidepresandan 7’si çöpe

‘Placebo’nun tıbba girişinin tarihçesi de oldukça ilginç. 2. Dünya Savaşı’nda, Alman işgaline karşı savaşan müttefik askerlerini tedavi eden Amerikalı anestezi uzmanı Dr. Henry Beecher’ın başı bir gün fena sıkışır. Önünde ciddi bir şekilde yaralanmış bir asker vardır ve morfin stokları tükenmiştir. Hasta uyuşturulmadan ameliyata alınırsa ölümcül bir ağrı şoku yaşayabilir ve hayatını kaybedebilir. O çaresizlik ortamında, bir hemşire hastaya elinde çok güçlü bir ağrı kesici olduğunu söyleyerek bir ampul tuzlu su enjekte eder. Ve hasta en ufak bir ağrı ya da acı yaşamadan ameliyat gerçekleştirilir. Bu olay Beecher’ın tıbba bakış açısını değiştirir. Savaş bitiminde Harvard Üniversitesi’ne döner dönmez bu konu üzerine çalışmaya başlar. Bugün araştırmacılar depresyon, ağrı, ülser ve kalp rahatsızlıkları gibi pek çok durumda ‘placebo’nun yüzde 50-60 oranında işe yaradığını biliyorlar. Dr. Beecher’ın 1955’de Amerikan Tıp Birliği Dergisi’nde konu hakkında yayınlanan makalesinin ardından ilaç deneylerinin niteliği de değişti. Deneylere bir de placebo denek grupları eklendi.
Placebo etkisinin ilaç firmalarının baş belası olduğu bir gerçek, ama özellikle de psikiyatrik ilaç üreticileri için! Her 10 deneysel antidepresandan 7’si placebo etkisi karşısında yenik düşüyor. Üstelik deneyler ülkelere hatta bölgelere ve kültürlere göre de farklılık gösteriyor. Mesela 90’larda klasik anksiyete ilacı diazepam (valium olarak da biliniyor) Fransa ve Belçika’da placeboyu alt ederken, ABD’de yenilmişti. Prozac ise ABD’de iyi performans verirken Batı Avrupa ve güney Afrika’da o kadar da iyi neticeler vermemişti. Antropolojist Daniel Moerman Almanların ülsere yüksek plasebo etki gösterirken hipertansiyona karşı placebo etki göstermediği ortaya çıkardı örneğin. Çünkü Almanya’da tansiyon hastalığı çok sık rastlanan bir hastalıktı ve deneklerde iyileşme umudu yoktu. Bu arada ilaç kapsüllerinin rengi hatta şekli bile placebo etkiyi yönlendirebiliyor. Mesela mavi haplar genel olarak antidepresanlarda rahatlatıcı etkiyi güçlendirirken, İtalyanlarda işe yaramıyor. Çünkü İtalyan ulusal futbol takımının rengi mavi ve mavi onlara daha çok heyecanı hatırlatıyor.
Placebo etkisiyle ilgili verilebilecek yüzlerce örnek var. Birkaç tanesini haberimize sığdırmaya çalışacağız.

Aniden iyileşen umutsuz kanser hastası

-Yıl 1957. Mr. Wright adında, lenf bezi kanseri olan bir hasta vardır ve durumu çok kötüdür. O kadar kötüdür ki radyoterapi veya kemoterapi bile yapılamaz hastaya. Birgün doktoru Mr. Wright’a ‘krebiozen’ adlı yeni ve çok etkin bir kanser ilacının çıktığı söyler. Hastaya bir doz bu ilaçtan yapılır. İki gün sonra Mr. Wright yataktan kalkmıştır ve hemşirelerle neşe içinde sohbet etmektedir. Üstelik tümörler de erimeye başlamıştır. 10 gün sonra hasta taburcu edilir. İki ay sonra bir gazete, krebiozenin hastaların büyük çoğunluğunda etkili olmadığını yazar. Bunu duyan hasta, tümörleri büyümüş ve berbat bir durumda hastaneye geri döner. Doktor yeniden denemeye kararlıdır, yazılanların doğru olmadığını, tekrar hastalanmasının da ilacın tarihinin geçmiş olmasından kaynaklanabileceğini söyler. Yeni ilaçların iki gün sonra gemiyle geleceği bilgisini de ekler. Hasta iki gün boyunca heyecanla bekler ve sonunda bu ikinci doz ilkinden bile daha süratli etki yapar. Üstelik doktor bu kez krebiozen bile değil, saf su enjekte etmiştir. İki ay sonra Amerikan Tıp Birliği krebiozenin tamamen etkisiz bir ilaç olduğunun anlaşıldığını bildirir. Mr. Wright ise bu haberi okuduktan birkaç gün sonra ölür.
-1950 yılında ise yine ABD’de bir doktor angina pektoris hastalarını sadece kesip dikerek tedavi edebiliyordu.
-California Kaiser Hastanesi’nden placebo uzmanı Dr. David Sobel’in anlattığı ilginç bir örnek ise şöyle: Bir astım hastasına doktor, ilaç firmasından gelen güçlü ve yeni bir ilaç örneğini verir ve adam bunun üzerine birkaç dakika içinde rahat nefes almaya başlar. Doktorun sonradan öğrendiği şey ise, firmanın deney amacıyla doktora söylemeden placebo ilaç göndermiş olduğudur.
-19. yüzyılda on binlerce kişinin ölümüne neden olan verem hastalığının bir bakteri tarafından ortaya çıktığı anlaşılınca, hastalıktan kaynaklanan ölümler birdenbire yüzde 600’den yüzde 200’lere düşmüştü. Çünkü artık verem bir sır değildi, ilacı ise 50 yıl sonra çıkacaktı. Yine 19. yüzyılda Avrupalı doktorların domatesin zehirli olduğunu iddia etmesi üzerine yüzlerce kişi zehirlendiklerini iddia ederek hastanelere akın etmişti.

-Michigan Üniversitesi’nden nöroloji doktoru Jon Kar Zubieta da pek çok deneyde ‘çok güçlü bir ağrıkesici’ olduğunu söyleyerek sadece saf su vererek hastaların ağrılarını geçirmeyi başardı. Dr. Zubieta, bir EEG aygıtı yardımıyla deneklere su verdikten hemen sonra vücudun kendi kendine doğal ağrıkesici ve endorfin salgılamaya başladığını da gösterdi.

Tuzlu suyla titremesi kesilen Parkinsonlular

-İtalya, Torino Üniversitesi’nden placebo uzmanı profesör Fabrizio Benedetti günümüzde placebo üzerine çalışan en bilindik isimlerden. Görüş almak üzere kendisini aradık ve bize yaptığı deneylerden bazı örnekler verdi. Sadece tuzlu su vererek Parkinson hastalarında ellerin titremesini durdurabilmiş örneğin. Deneyde ‘alt-talamik çekirdek’teki nöronların, tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği ortaya çıktı.
Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçlarla ilgili “Beklenti ve umut tedavi edici sonuçlar yaratıyor. Ancak hala placebo etkisinin nerede, nasıl ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyoruz. İlaç firmaları ise bir insanın nasıl kendi kendini boş bir ilaçla tedavi edebildiği üzerine yoğunlaşmak yerine kendi ilaçlarının placebo karşısında ne kadar etkili olduğuyla ilgileniyor” diyor. Ağrı kesici placebo etkisinin ise yalnızca ağırıyı kesmediğini, aynı anda kan dolaşımını ve kalp ritmini düzene soktuğunu belirten Benedetti, “Placebolar ile duygu durumu yükseltilebiliyor, depresyon tedavi edilebiliyor, bilişsel faaliyetler düzenlenebiliyor, sindirim bozuklukları hafifletilip uykusuzluk sorunları giderilebiliyor, kemoterapi gören kanser hastalarında kemoterapinin yan etkileri hafifletilebiliyor . Hatta insülin ve kortizol gibi hormonların doğal olarak salgılanması da sağlanabiliyor” diye konuşuyor. Benedetti Alzheimer hastaları üzerinde de çalışıyor. Bu hastaların hatırlama ve gelecek hakkında düşünme konusunda sıkıntı çektikleri için placebo ilaçlara tepki veremediklerini belirtiyor. Hatta gerçek ağrı kesiciler bile Alzheimer hastalarında ancak iki katı dozajda etkili oluyor. Prof. Benedetti depresyon ve anksiyete hastalarında placebo etkisinin daha güçlü olduğunu ifade ediyor.
- Huston’daki Veteran Affairs Tıp Merkezi’nin doktorlarından ortopedi cerrahı Bruce Moseley, bir deney sırasında 90 hastaya sahte diz eklemi ameliyatı yaptı. Mucizevi bir şekilde hastaların çoğu bir daha dizlerinden hiç şikayet etmedi, iyileşmişlerdi. Moseley bu araştırmanın sonuçlarını New England Journal of Medicine’da yayınladı.
-Placebo sosyolojik bir etkiye de sahip. Kalp krizine iyi geldiği sürekli vurgulanan aspirin ABD’de kalp krizlerini düşürürken, 5139 İngiliz doktorunun yaptığı altı yıllık araştırma sonucunda, bunun doğru olmadığının anlaşılması ile İngiltere’de aynı etkinin gerçekleşmemesini buna örnek gösterebiliriz.
- Geçen yıl Harvard Üniversitesi’nden Prof. Ted Kaptchuk da tüm dünyada tedavisi için yıllık 40 milyar dolar harcanan irritabl barsak sendromu üzerine bir placebo çalışması yaptı. Denekler üç gruba ayrıldı. Bir gruba gerçek ilaç, ikincisine placebo, üçüncüsüne de placebo ve umut verildi. Doktorlar üçüncü gruptaki hastalara durumlarının çok da kötü olmadığını ve kolaylıkla iyileşeceklerini telkin etti. Sonuç, tahmin edebileceğiniz gibi üçüncü gruptaki hastalar daha hızlı iyileşti.
-Hamile kadınlarda kusmayı tetikleyen haplarla tam tersine mide bulantısını geçiren, yalnızca deride bir kesi yapılarak gerçekleştirilen ve yüzde 56 başarı sağlanan koroner bypass ameliyatları da placebo etkisi örnekleri arasında. Kolombiya Üniversitesi’nden Prof. Tor Wager placebo etkisini beynin hacklenmesi olarak tanımlıyor.

Tıp dünyası placeboya karşı birleşti

2000 yılında placebo etkisine karşı koyamayan ilaç devleri, deneylerde kullanmak üzere yeni bir yöntem arayışına girdi. ABD Sağlık Bakanlığı 2000 yılında Washington’da üç günlük bir kongre düzenledi ve 500’den fazla ilaç üreticisi, doktor, akademisyen ve deney uzmanı katıldı. Bu kongre ilaç şirketleriyle akademisyenleri bir araya getirdi ve genellikle gizli tutulan deney sonuçlarının daha çok paylaşılabilmesinin yolunu açtı. Örneğin Prof. Benedetti artık Pfizer’e ilaç deneylerinde danışmanlık yapıyor.

Placebo etkisinin yüzde oranları

Genel olarak kalp hastalıklarında placebo etkisi yüzde 30-40 arasında seyrederken, bu etki zona ve ülser tedavisinde yüzde 66, şizofrenide yüzde 35-40, psikiyatride bipolar bozukluklarda yüzde 30, anksiyetede yüzde 65, panik bozukluklarda yüzde 22, kanser ağrıları dahil tüm ağrılarda ise yüzde 20-40. Dr. Henry Beecher, insan popülasyonunun üçte birinin placeboya yanıt verdiğini söylüyor.

Renk ve şekillerin gücü

Sarı, antidepresanların etkinliğini en çok arttıran renk. Hap çok küçük dozlarda bile olsa… Kırmızı, anlık, uyarıcı darbe etkisine sahip.
Yeşil, anksiyeteyi düşürüyor.
Beyaz, anti asit özelliği taşıyor ve ülser yatıştırıcı olarak iş görüyor. Gerçek haplarda bu etkileri arttırdığı gibi placebo haplarda da yüksek oranda işe yarıyor.
Sayısal çokluk da iyileşmeyi hızlandırıyor. Örneğin günde dört kere küçük dozajlarda alınan haplar iki kere alınanlardan daha etkin.
Damgalı haplar ise hastaya güven veriyor. Bilinen markaların damgası iyileşme sürecini hızlandırıyor.
Akıllı isimler ilacın gücünü arttırıyor. Placebo uzmanları örneğin Viagra’nın gücünün büyük oranda durmadan akan Niagara Şelalesini hatırlatmasına bağlıyor.

“Placebo etkisi sadece kafada değildir”

Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Doç Dr. Hale Bolak Boratav: “Placebo, ağızdan veya damardan alınan ilaç ya da ameliyat olabilir. Örneğin bir çok hasta sadece ameliyat için açılıp kapandıktan sonra, yani tedavi amaçlı bir müdahale yapılmadığı halde bile kendini daha iyi hissetmektedir. Kalp hastaları veya artrit hastaları ile yapılan placebo ameliyatlarının sonrasında bu hastaların işlevselliklerinin (yürümek, tırmanmak gibi) gerçek bir ameliyat geçirmiş hastalardan farklı olmadığı görülmüştür. Aynı şekilde, disk veya fıtık problemi olduğundan şüphelenilen, ama aslında böyle bir sorun bulunmayan hastalarda da ameliyat sonrasında bir rahatlama etkisi görülür. Ağrı kesici diye verilen Placeboların hastaların yüzde 35’inde morfin kadar etkin olduğu biliniyor. İlacın şekli, rengi, reçeteyi yazan doktorun prestiji gibi etkiler iyileşme sürecine yön veriyor. Yakın zamanlarda ileri teknoloji kullanılarak yapılan araştırmaların birinde (örn. Wager ve ark., 2004, Science dergisi) placebo aldıktan sonra ağrılarının azaldığını söyleyen hastaların beyinleri fMRI ile görüntülendiğinde, beynin ağrıya hassas bölgelerinde de aktivitenin azaldığı saptanmaktadır. Placeboların etkisinin sadece insanın ‘kafasında’ olmadığının, gerçekte de bir iyileştirme etkisi olduğunun altını çizmek lazım. Aşırı ilaç kullanımının yol açtığı yan etkileri, hasar ve ölüm ihtimallerini göz önünde bulundurursak, placeboların gelecekte tıbbi tedavide önemseneceklerini öngörüyorum.

6 Eylül 2009 Pazar

Hayatın sırrı DNA’da saklı değilmiş!

İnsan vücudunda hastalıkların emrini veren 3600 şalter keşfedildi.

Güvenme DNA’na, bir şalter yeter

Almanya ve Danimarka’dan bir grup araştırmacı, insan bedeninde, bilim dünyasının şimdiye dek bilmediği 3600 ‘hastalık şalteri’ tanımladı. Protein aktivitelerini kontrol eden ve en az genler kadar önemli olan bu şalterler, yaşlanma, kanser, alzheimer ve parkinson gibi hastalıkların başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Araştırma ekibinin başkanı Prof. Matthias Mann Yeni Aktüel’in sorularını yanıtladı.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

İnsan genomunda saptanan toplam gen sayısının 25-30 bin civarında olduğu ortaya çıkınca pek çok kişi şaşırıp dudak bükmüştü: “Hepsi bu kadar mı?” Bu soruya bir hikaye ile cevap verelim. Çin imparatoru kendisine satranç oynamayı öğreten Brahman rahibe “Dile benden ne dilersen” der. Rahip “Satranç tahtasının 64 karesi var. Birinci kareye bir pirinç tanesi koyun. Yanındaki kareye birincinin iki katını, üçüncü kareye ikincinin iki katını. Her bir kareye bir öncekinin iki katı kadar pirinç koyun ve o pirinçleri bana verin” der. İmparator bu basit isteğe kızar ve vezirine “Şu sefile ne istiyorsa verin” deyiverir. Sarayın tüm saymanları bir araya gelirler ama bir türlü rahibin istediği pirinç sayısını hesaplayamazlar. Sonunda görürler ki Çin’deki bütün ambarları hatta gelecek yılın ürününü de toplasalar rahibin isteğini karşılayamıyor. Çünkü matematiksel olarak 2 üzeri 63 olarak ifade edilen hesaba göre rahip 184 milyar tondan fazla pirinç istemiştir. Yuvarlak hesap yapabilmek için 100 pirincin 1 gram geldiğini varsayalım. Dolayısıyla 1 kilogram pirinç için 100 bin pirinç gerekir. Bu, bir ton pirinç için 100 milyon pirinç demektir. Satranç tahtasındaki pirinç sayısı ise 18 446 744 073 709 551 615. Bu rakamı 100 milyona bölünce ortaya çıkan 184 milyar küsur ton pirinç olur.

Epigenetik, olasılıklar ve zaman

Kıssadan hisse, püf nokta insan ansiklopedisini meydana getiren harflerin toplam sayısı yani gen sayısı değil, okumaya ansiklopedinin hangi sayfasından ve hangi yöne doğru, hangi kurallarla ve ne zaman başlandığıdır. Yani olasılıklar ve zaman! Zaten bilim dünyası da artık genlerden ziyade bu olasılıklar üzerinde çalışıyor. Aşağı yukarı 10 yıllık bir geçmişi olan bu çalışma alanının adı epigenetik yani ‘üst-gen bilim’. Epigenetik, bilim insanlarının belli başlı genetik faktörlerle pek çok yaygın hastalık arasında bağ kurmakta zorlanmasından dolayı son yıllarda yükselişte. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden ve DNA mutasyonlarından kaynaklanmayan gen ifadesi (genlerin protein yapısına dönüşmesi süreci) değişikliklerini inceleyen bir bilim dalı. Basitleştirecek olursak, genleri bir heykel kalıbına, vücudumuzun en önemli yapıtaşlarından olan proteinleri de heykellere benzetebiliriz. Kalıp aynı olmasına rağmen ortaya çıkan heykeller birbirinden farklıdır. İşte epigenetik bu farklılıkları ve nedenlerini inceliyor. Yanıtlamaya çalıştıkları arasında, ‘tamamen aynı genetik yapıya sahip tek yumurta ikizlerinin nasıl olur da hastalıklara genetik yatkınlıkları farklı olur?’, ‘strese maruz kalan bitkiler, genetik yapıları değişmemesine rağmen gen ifadelerini değiştirerek değişen ortama nasıl adaptasyon sağlarlar?’ ve ‘çevremiz, yaşam tarzımız gen ifademizi değiştirebilir mi?’ gibi sorular vardır.

Yaşam kitabının modifiye ayraçları

Toparlarsak, pirinç hikayesi gibi eldeki mevcut az sayıdaki genden, yaşamsal faaliyetlerimizi sürdüren sayısız proteinin üretilebilmesi de ancak çarpanlarla (hikayedeki iki katı çarpanı gibi) mümkün. Bu çarpanlara moleküler biyoloji ve genetikte modifikasyon deniyor. Bir otomobilin modifiye edilmesiyle hemen hemen aynı şey. Bu modifikasyonlardan bir tanesi de lizin asetilasyonu. Yani bir proteini oluşturan 20 tür aminoasitten biri olan lizine, asetil grubu kimyasallarından birinin eklemlenmesi. Bu eklemlenmeyi ansiklopedi sayfalarının arasına ‘bu sayfadan başla’ işareti anlamına gelen bir kitap ayracı sıkıştırmak olarak ifade edebiliriz. Ya da bir Agatha Christie romanı okuduğunuzu düşünün; eğer katilin kim olduğu ilk sayfalarda ortaya çıkar, gizemli cinayet ise son sayfada anlatılırsa o kitabı okumanın hiçbir anlamı kalmaz değil mi? Romandaki kelimelerin toplamını bir DNA’ya benzetirsek, asetilasyonu da her bir kelimenin hangi sırayla okunacağının kurgusunu yapan roman yazarına benzetebiliriz. Kelimelerin sırasını değiştirerek kaç yüz ya da bin tane farklı kitap yazabiliriz siz düşünün!

Hastalıkları durduracak şalterler

Esas haberimize gelelim şimdi. Danimarka Kopenhag Üniversitesi Novo Nordisk Protein Araştırmaları Merkezi ve Almanya Max Planck Biyokimya Enstitüsü’den bir grup araştırmacı, insan bedenindeki hücrelerde bulunan 1750 tür proteinde, bilim dünyasının şimdiye dek ancak birkaç yüz tanesini bildiği 3600 ‘lizin asetilasyonu’ tanımladı ki kendileri bunları ‘moleküler şalter’ olarak isimlendiriyor. Protein aktivitelerini kontrol eden bu şalterler, yaşlanma, hastalık başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Zamanında ve düzgün çalışmadıklarında hastalıklara yol açıyor. Başkanlığını Prof. Matthias Mann’in yaptığı araştırma ekibinin bulduğu bu şalterler sayesinde artık, ilerleyen yıllarda kanser, alzheimer ve parkinson gibi hastalıklar daha başlangıç aşamasındayken durdurulabilecek. Ayrıca bu şalterlerin hareketleri takip edilerek hastaya doğru ilacın verilmesi sağlanarak, verilen ilacın hastalığı tedavi edip etmediği de (yani hastalığa sebep olan bozulmuş protein aktivitesinin düzeltilip düzeltilmediği de) kolaylıkla gözlemlenebilecek ve insan bedeni ilaç çöplüğüne dönmekten kurtulacak. Temmuz ayında tanıtılan ve bilim dünyasında büyük yankı uyandıran bu çalışma için ‘tedavi kavramına yeni bir bakış açısı getirdi’ deniyor. Araştırmacıların ‘mass spectrometry’ denen çok ileri ve hassas bir teknoloji kullanarak ortaya çıkardığı ve haritaladığı moleküler şalterler, kabaca genetik kodun okunabilmesinde ve bu koddan alınan bilgilerin oluşturduğu proteinleri modifiye ederek kullanışlı hale getirilmelerinde bir tür aç-kapa düğmesi ya da ‘şu bölümü oku’ işareti veren kitap ayracı görevi görüyor. ‘İnsan genomu projesi’nde de kullanılan ‘mass spectrometry’ teknolojisi, moleküllerin ağırlığını tespit etme temeline dayanıyor.

Herkesin lise biyoloji derslerinden hatırlayacağı gibi, hücre işlerinin büyük bölümünü proteinler yürütüyor. Vücut dokularını ve organlarımızı oluşturan proteinler, insan vücudunda büyüme, gelişme, açılan yaraların tamir edilmesi, sindirim, sıvı-tuz dengesinin sağlanması, zeka gelişmesi, adalelerin kasılarak hareketin sağlanması gibi temel hayati unsurlarda başrol oynuyor. Kan serumundaki katı maddelerin en önemli kısmı da yine proteinden oluşuyor. Proteinler bir araya gelerek vücuttaki faaliyetleri hızlandıran enzimleri, hastalıklarla savaşan antikorları, organların çalışmasını düzenleyen hormonları da oluşturuyor. İşte bu nedenle Prof. Matthias Mann, protein aktivitelerinin sıkı kontrol altında tutulmasının çok önemli olduğunu belirtiyor.

“… kanserin tedavisini bulmak demek!”

Sorularımızı e-mail aracılığıyla yanıtlayan Prof. Mann, “Proteinler, hücre büyümesi, bölünmesi ve ölümü gibi tüm önemli faaliyetleri gerçekleştiren birimlerdir. Moleküler şalterlerle aktivitelerini kontrol edebiliriz. Örneğin Cdc28 fonksiyonunu (insanda patojen olan maya mantarında bulunan önemli bir büyüme proteini) ilgili şalteri kaldırarak engellemeyi başardık” diyor. Söz konusu şalterlerin çok çeşitli yollarla iş gördüklerini belirten Prof. Mann şöyle devam ediyor: “Mesela, proteinlerin enzim aktivitelerini düşürüp arttırabilirler, hücredeki lokasyonlarını değiştirebilirler ya da diğer proteinlerle olan ilişkilerine etki edebilirler. Protein faaliyetlerini arttırıp azaltabilme yetkisine sahip oldukları için proteini aktif hale getirebilirler ya da durdurabilirler. DNA lifi, histon denen bir protein makarasına sarılıdır. İşte asetilasyon bu makaranın açılıp kapanmasından da sorumlu. Eğer doğru zamanda, doğru yerden, gerekli esneklikte açamazsa genetik kod okunamaz ve protein yapmak için doğru bir kalıp çıkartılamaz. Bu da kronik hastalıkların başlangıcı demek. İşte tüm bunlar şalterleri (lizin asetilasyonu) tanımlamanın neden çok önemli olduğunu gösteriyor. Bu çalışma yeni tedavi yollarının geliştirilmesinde yardımcı olacak. Örneğin hücre bölünmesini normalin üstünde arttırarak tümör oluşumuna sebep olan ‘şalter’ indirildiğinde, hücreleri bölüp çoğaltan proteinler de çalışmalarını durduracaktır.”

Ekip olarak bir sonraki hedeflerinin belli başlı ilaçların hücrelerde nasıl etkili olduğunu ortaya çıkaracak ilaç deneylerine geçmek olduğunu söyleyen Prof. Mann, “Protein aktivitelerinin kusurlu bir şekilde düzenlenmesi yaşlılık ve hastalıkların gelişmesinde en önemli etken. Şalterler aracılığıyla kusurlu protein aktivitelerini düzenleyebiliriz. Hasarlanmış protein düzenleyicilerini kontrol etmek demek kanserin tedavisini bulmak demektir. Biz şimdilik bir buçuk yıl süren çalışmamızda şalterlerin yerlerini belirledik. Bundan sonra bu şalterlerin görevlerini belirlemeye yönelik yapılacak çalışmalar çok önemli” diye sözlerini tamamlıyor.

Türk bilimciden epigenetik çalışma

Haliç Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü öğretim üyesi Dr. Meriç Adil Altınöz de ülkemizde yaygın bir hastalık olan talaseminin (Akdeniz anemisi) aspirinle tedavisi üzerine çalışıyor. Kimyasal formülü asetil salisilik asit olan Aspirin bir asetilasyon türü. Aspirin’in 1970’li yıllarda hemoglobin (kanda dokulara oksijen taşıyan protein) ‘lizin’lerine bağlanarak asetil grupları aktardığı gösterilmiş, daha sonra orak hücreli anemi denen hastalıkta ağrılı krizleri ve oksijen düşmelerini azalttığı görülmüştü. İşte Dr. Altınöz bu iki bilgiyi bir araya getirerek talasemi hastalarının ömrünü uzatmak için aspirin kullanılıp kullanılamayacağı üzerine deneysel bir çalışma yapıyor. Amaç, Aspirin ile anne karnındaki bebeklerde bulunan ama doğumdan sonra kapanan Hemoglobin-F’i kodlayan genin kapısını histonlarda lizin asetilasyonunu değiştirerek yeniden açabilmek ve bu geni aktif hale getirmek. Dr. Altınöz, “Bu gen yeniden aktif hale getirilirse talasemi hastalarının kan nakli bağımlılığının azalacağını düşünüyorum. Ama bu deneysel bir çalışmadır, tez aşamasındadır. hastalar tedavi konusunda kendi doktorlarına danışmalıdır” diyor. Dr. Altınöz’ün, bu tezini anlatan makalesi, 2007 yılında uluslar arası bir tıp dergisinde yayınlandı. Çalışma, Bayer Uluslararası Grup tarafından ön destek kararı ile IRS projesi olarak sunuldu.

Dr. Altınöz kimdir?

1975 doğumlu Dr. Meriç Adil Altınöz, Kanada Montreal’de nöro-immünoloji üzerine post-doktora yaparak MS ve beyin tümörlerinin genetik davranışı üzerine çalıştı. Harvard Üniversitesi’nde sırasıyla DFCI/Kanser Merkezi ve Brigham and Women’s Hastanesi Moleküler Nöroloji Departmanı’nda programlı hücre ölümü üzerine çalıştı. 2005’te PubMed NLM catalog (National Library of Medicine/Ulusal Tıp Kütüphanesi) ve Amerikan Kongre Kütüphanesi’nde kataloglanan uluslararası bir tıp kitabında bölüm yazarlığı yapan en genç Türk hekimi oldu.

4 Eylül 2009 Cuma

İKİ TÜRK BİLİMCİ LABORATUVARDA ALTIN ÜRETTİ!

İnsanlığın binlerce yıllık rüyası gerçek oldu. Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuvar ortamında ‘yapay evrim’le altın parçacığı üretmeyi başardı.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak olan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu ‘felsefe taşı’ saklanmaktadır. Bu taş sahibine ölümsüzlük ve üstün güçler veren bir taştır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da ‘felsefe taşı’nın peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Antik Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de, Antik Yunan’da, Roma İmparatorluğu’nda, İslam coğrafyasında ve ortaçağdan itibaren 19. yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaac Newton, Robert Boyle, Demokritus, Razi, İbn Haldun, Cabir İbn Hayyan, Nicolas Flamel, Platon, Pitagoras, Tales, Zosimus ve Paracelsus ‘felsefe taşı’nı bulmaya çalışan bilindik simyacılardan yalnızca birkaçı. ‘Felsefe taşı’, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en saf hali, özüdür.
Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda ‘felsefe taşı’ da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. ‘Felsefe taşı’ en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VITRIOL Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem”dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı, Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur; yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. ‘Felsefe taşı’ bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuar ortamında altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil, yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar.
Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEMSEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendisliği için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretimini değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü ettiğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik, gerçek, doğadaki gibi malzemeler!

Sır, moleküllerin ‘tanışma’sıymış

Merak içinde “peki neymiş bu felsefe taşı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan ‘felsefe taşı’ bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon; atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in değil. Memed’in yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet’in değil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le değil. “Ne alakası var?” dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip “Bu kız bu oğlanın elini tutmak ister de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikayeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim.

Prof. Sarıkaya, 1984’de ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun iç yapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak; çeliği. O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimetik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90’ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90’ların başında nanoteknoloji ve nano-biyoteknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır.

Canlı ve cansız dünya birleşti

Ancak taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bu güne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada ‘moleküler biyomimetiğin’ kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında İstanbul’a 2001’de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz.
İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyomimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayınlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi anlatalım.

Altın seven peptitler

Öncelikle bir bardak suyun içine küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu ‘virüs kütüphanesi’ dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denilen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıklı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hale geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna tanıma deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki peptit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Can nedir? Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu candır işte. Peptitler de canlı.” Peki bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak bir kız bu oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Eğer vücudumuzda moleküller birbirini aynen bu şekilde tanımasa bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş yani.

Denizlerdeki altın tuğlalar

Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor.

Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu alınıyor ve akşamdan içine az evvel söz ettiğimiz ‘altın sever’ peptitler bırakılıyor. Sabah bir kalkıyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var. Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. Sabaha kadar iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir varlık çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir varlık. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Bunların hepsini altın seven peptitler altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Sen hayat nasıl başladı diye soruyorsun!”

Külçe altın da yapılabilir

Altın tıpta, sensörlerde, nanoteknolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler altının külçe külçe olarak da üretilebileceğini ancak nanoteknolojik parçalarda az miktar altın kullanıldığı için şimdilik külçe üretmeye ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık kurduk. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.”

5-10 yıl sonra üzerinde ‘dişler için’, ‘kırık kemikler için’, ‘altın için’, ‘gümüş için’ yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekala. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğduğu nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?”

Kutu: Washington Üniversitesi Malzeme Bilimleri ve Kimya Mühendisliği bölümlerinde öğretim üyesi olan Prof. Mehmet Sarıkaya, Japonya’da Nagoya Üniversitesi Ecotopia Science Enstitüsü’nde de ders veriyor. 2005 yılında Washington Üniversitesi bünyesindeki GEMSEC’i (Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi) kuran Sarıkaya, araştırma merkezinde, ABD Savunma Bakanlığı, ABD Bilim Vakfı ve ABD Tıp Enstitüsü gibi kurumların sağladığı 15 milyon dolarlık fonlarla desteklenen projelerini yönetiyor. ABD Duke Üniversitesiyle de proteinlerle bilgisayar yapma çalışması için 1 milyon dolarlık ortak bir projeye başlanmış. Prof. Candan Tamerler de İTÜ haricinde yılın yarısında Washington Üniversitesi’nde uzun süreli misafir öğretim üyesi olarak genetik bölümünde ders veriyor.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir zamanlar ‘Zakkumcu Ziya’ vardı ya…

Türkiye destek çıkmadı, ABD kaptı! Bir zamanlar zakkumdan elde ettiği ekstre ile kansere çare bulduğunu söyleyen, ‘Zakkumcu Ziya’ diye şarlatanlıkla bile suçlanan Operatör Dr. Ziya Özel’in fırtınalı hayat hikayesi… Demirel, Özal, Yıldırım Aktuna, Saddam Hüseyin ve TÜBİTAK’ın bilinçli ya da bilinçsiz teğet geçtiği bir hayat, bir mucitin yaşam öyküsü! Zakkumun 43 yıllık macerası…

Bir zamanlar ‘Zakkumcu Ziya’ vardı ya…

ZİYA ÖZEL’İN ZAKKUM EKSTRESİNİ TEXAS ÜNİVERSİTESİ M.D ANDERSON KANSER MERKEZİ, CLEVELAND KANSER KLİNİĞİ, LOS ANGELES IRVİNE ÜNİVERSİTESİ, DREW ÜNİVERSİTESİ VE MEMORİAL SLOAN-KETTERİNG KANSER MERKEZİ ARAŞTIRDI.


ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


Zakkum (nerium oleander, kısa adı NO) deyince herkesin aklına bir zamanlar basında ‘Zakkumcu Ziya’ diye yer alan Operatör Dr. Ziya Özel geliyor herhalde. Ürettiği zakkum ekstresiyle kanserli hastaları iyileştirdiğini iddia ediyordu hani. 1988 yılında TRT’de haberlerde, ürettiği zakkum ekstresinin kansere çare olduğunu müjdelediğinde bütün Türkiye sallanmıştı. Birçok kanser hastası Dr. Ziya Özel’in kapısını aşındırırken, bir kısım insan da onu şarlatanlıkla suçladı. Hikaye uzun; sonuç ise Dr. Ziya Özel 90’larda ABD’ye çağırıldı ve o zamandan beri de Kaliforniya’da yaşıyor. Pek çok üniversite ve kanser araştırma kliniğinde Özel’in zakkum ekstresi araştırılıyor. Bir ilaç firmasının Özel’in adına kurduğu ayrı bir zakkum araştırma birimi de bulunuyor. Zakkum ekstresi bugün Honduras’ta ve İrlanda’da yasal olarak eczanelerde satılıyor, etkili bir bağışıklık sistemi güçlendiricisi olarak! Faz2 çalışmaları tamamlandığında ilaç olarak tüm dünyanın hizmetine de sunulacak. Üstelik zakkum sadece kansere değil, AIDS gibi bağışıklık sistemini ilgilendiren tüm hastalıklarda kullanılabilecek. Ülkesinde ‘olmaz öyle şey yav’ mantığıyla dışlanan, akademik kadroların kısır döngüsünde bunalan Dr. Özel’i tatil için geldiği Marmaris Armutalan’daki evinde ziyaret ettik, hikayesini en başından, 1966 yılından başlayarak Yeni Aktüel’e anlattı.


Muğlalıların azgın yara tedavisinden ilham aldı


Dr. Ziya Özel Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde genel cerrahi ihtisası yaptıktan sonra 1962 yılında Muğla Devlet Hastanesi’nde göreve başladı. Burada halk arasında azgın yara denen deri kanserlerinde yaraya zakkum yaprağının konduğunu gördü. Ve 1966’da zakkum üzerine böylece çalışmaya başladı. İlk olarak deri ve mide kanseri olan iki hastayı zakkumdan hazırladığı NOI (nerium oleander injection) iğnesi ile iyileştirdi. 1973 yılına kadar 8 kanser hastasını bu ekstre ile sağlığına kavuşturdu. 1973’de Ankara’da düzenlenen 4. Balkan Tıp Kongresi’nde çalışmasını sundu. Dönemin Sağlık Bakanı Kemal Demir “Bu adamın kapısından giren her hasta iyi olarak çıksa dahi, bu beni ilgilendirmez” diyordu. Özel bu yüzden yıllarca mahkemelere taşındı. Ama bu olumsuz tepkiye rağmen kongrenin ardından Dr. Özel’i sevindirecek bir teklif geldi, TÜBİTAK’tan. Çalışmalarında Özel’e yardımcı olacaktı! TÜBİTAK, Cerrahpaşa ve Hacettepe Üniversitelerinin onkoloji ve farmakoloji bölümleriyle Özel’in ekstresi üzerine çalışmaları için anlaşma yaptı. Ancak araştırma grubunun içinde Dr. Özel’e yer verilmiyordu. Bu duruma içerleyen Özel, Hacettepe Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dinçer Fırat’ın talep ettiği zakkum ekstresi numunelerini Ankara’ya göndermedi. Çünkü kendi keşfinin başkaları tarafından sahiplenilmesine dayanamazdı. Bunun üzerine Prof. Fırat, kendi hazırlattığı bir zakkum ekstresi ile deney yaptırarak ‘kanser üzerine hiçbir etkisi yoktur’ şeklinde bir rapor hazırladı. Ziya Özel “Ben ekstrelerimi bitkilere su yürürken, özel bir teknikle yapıyordum. Oysa Fırat şubat ayında toplattığı yapraklarla kendince bir ekstre hazırlamış. Bir de kansere karşı etkili değil diyor. Tabii ki kanser hücresini yok eden bir madde değil NOI. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor, sonrasında beden kendi kendini iyileştiriyor” diyor.


Demirel’in yurtdışı yasağı geldi çalışma yattı

Ziya Özel daha sonra 1974 yılında çalışmalarını genişletmek umuduyla İstanbul’a taşındı. Muayenehanesinde NOI ile pek çok hastayı iyileştirmeye devam etti. Bütün hastalarının fotoğraflarını ve ‘önce’-‘sonra’ raporlarını hala saklıyor, hepsini gösterdi bize. 1976 yılında kendisi de doktor olan bir hastasının aracılığıyla Münih Üniversitesi Farmakoloji Bölümü’nden Prof. Hildeberd Wagner ile tanıştı. Birlikte çalışmaya başladılar. Dr. Özel 3-5 ayda bir Almanya’ya gidiyordu. “Sonra Demirel yurtdışına çıkışlara yasak getirdi, 3 yılda bir yurtdışına çıkış izni veriliyordu o zamanlar. Bizim Prof. Wagner ile olan çalışmamız da böylece yattı” diyor. 78 senesinde de büyükelçilik aracılığıyla kanserli bir Japon hastayı iyileştirdi Özel. Bunun üzerine Nagasaki Üniversitesi ile bağlantı kuruldu ve ortaklaşa çalışma kararı alındı. “Ancak numunelerin o kadar uzun yola gitmesi için dondurulması gerekiyordu, zaten Japonya’ya o zamanlar direkt uçuş bile yoktu. O yıllarda soğutma makinesi yalnızca Mustafa Nevzat İlaç Firması’nda vardı. Ama bana yardımı kabul etmediler. Japonya olayı da böylece yattı” diyor. 1987’de Ziya Özel zakkum ekstresini araştırmaları için İsviçreli Sandoz (bugünkü adı Novartis) firmasıyla anlaştı. Sandoz ekstreye laboratuar araştırması yaptı ve ‘bağışıklık sistemi düzenleyicisi’ olarak rapor verdi. Bu raporları da gösterdi bize Özel.

Özal destekledi, Aktuna bitirdi

Ve yıl 1988. Bütün Türkiye TRT’de yayınlanan bir program aracılığıyla Dr. Ziya Özel’in zakkum ekstresinden haberdar oldu. İşte bütün kıyamet de bundan sonra koptu. Türk Tabipler Birliği şiddetle zakkum ekstresine karşı çıktı, üstelik zakkum üzerine hiçbir araştırma yapmaya bile gerek duymadan! Üstelik “Sandoz veya Roche gibi bir firmadan rapor alsanız öper başımıza koyarız” diyorlardı. Ancak Sandoz’un raporunda gizlilik damgası olduğu için Dr. Özel televizyonda Sandoz’dan rapor almış olduğunu da söyleyemiyordu. Tabii üç ay sonra gizlilik damgası kalktı ve rapor basına duyuruldu. Bu arada Ziya Özel ABD’den NOI’nun patentini de ‘Anvirzel’ ismiyle almıştı. Aynı yıl Turgut Özal’ın Teşebbüsü Destekleme Ajansı aracılığıyla çalışmaya 500 bin dolar teşvik vermesi üzerine Türk Alman Araştırma Grubu adı altında bir ekip kuruldu. Ekipte Dr. Ziya Özel, 76 yılında Demirel yüzünden ayrı düştüğü Münih Üniversitesi’nden Prof Hildeberd Wagner, Eskişehir Anadolu Üniversite Farmakoloji Bölümü’nden Prof. Hüsnü Can Başer ile Doç. Dr. İsmail Carbik bulunuyordu. Ekip 1990 yılına kadar çalıştı. Ne olduysa 90 yılında oldu. Ekstrenin bağışıklık sistemini güçlendirdiğine ilişkin bulgular 17-22 Temmuz 1990’da Almanya’nın Bonn kentinde toplanan Uluslar arası Farmakognozi Kongresi’nde (BACANS) tebliğ edildi. Ancak sunum metninde Dr. Ziya Özel’in adı geçmiyordu. Bugün Eskişehir Belediye Başkanı olan, o dönem Anadolu Üniversitesi Rektörü olan Prof. Yılmaz Büyükerşen, “Kendisi bir bilim adamı ya da bir araştırmacı değil. Bir operatör, genel cerrah. Araştırmamızla doğrudan bir ilgisi yok. Araştırma bize aittir” diyordu o dönem basına. Alman Prof. Wagner de bu çekişmelerden sıkılarak çalışmadan çekildi. Ekip dağıldı, ekstrenin patenti de ‘Anvirzel’ ismiyle Ziya Özel’de olduğu ve Turgut Özal’ın verdiği para bittiği için çalışmalar burada noktalandı. Dönemin Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna da “Türk Tabipler Birliği’nin karşı çıktığı şeye ben nasıl destek çıkarım” diyerek yeniden fon vermeyi reddetti.


Saddam’dan kaçan doktor Amerika yollarını açtı

Ve yıl 1995. Iraklı bir doktor AIDS ve kansere karşı bir ilaç keşfeder. Pek çok hasta üzerinde olumlu sonuçlar alır. Ancak Saddam Hüseyin’in ilacın ve kendisinin tüm haklarını gasp edip tüm paraya el koyacağından korkarak Ürdün’e sığınır. Bu arada Amerikalı Pharmaceutical Ventures Thrust adında bir ilaç firması ile ilacı geliştirip satmak üzerine bir anlaşma yapar. Firma derhal ilaca patent almak ister. Ancak karşılarına almak istedikleri patentin zaten var olduğu gerçeği çıkar. Tesadüf o ki, Iraklı doktor da zakkumdan bir ekstre yapmıştır. Firma Iraklı doktoru bırakıp derhal Dr. Ziya Özel ile irtibata geçer ve Özel’i ABD’ye çağırır. 1996 yılında Ziya Özel Amerika’ya yerleşir. Firma Teksas’ın San Antonio kentinde Özel’in adına Ozelle Pharmaceuticals isimli bir araştırma şirketi kurar ve Anvirzel’in tüm haklarını Özel’e 400’de 1 hisse vererek satın alır. İşte Ziya Özel’in Amerika macerası da böylece başlamış olur. ABD Gıda ve İlaç Dairesi FDA onayıyla çalışmalar başlatılır. Türkiye’de yetişen zakkumların bölge koşullarına benzer koşullar taşıyan bir bölge saptanarak buraya zakkum çiftlikleri kurulur. Bölge bir tür karantina sahası ilan edilir. Civarında her tür kimyasal ilaçlama yasaklanır. Beklenmedik bir doğa olayı etkisinin taşıyacağı yabancı maddelere karşı, bitkilerin kökleri bile naylonla çevrilir. Bitkiler yetiştikten sonra deneylere başlanır. Zakkum terkibinin içerisinden 61 ayrı madde üretilir.

ABD üniversiteleri zakkumu araştırıyor

Nisan 2000’de FDA’in, ilacın Faz 1 çalışmalarını onaylamasıyla Texas Üniversitesi M.D Anderson Kanser Merkezi’nde, Cleveland Kanser Kliniği’nde, Los Angeles Irvine Üniversitesi’nde, Drew Üniversitesi’nde ve Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde Ziya Özel’in zakkum ekstresi üzerine pek çok çalışma yapıldı. Faz 1 çalışmalarını Cleveland Kanser Kliniği'nde yürüten Dr. Ronald Buckowski’nin araştırma sonuçları, zakkumun bağışıklık sistemini güçlendirdiğini gösterdi ve Amerikan Klinik Onkoloji Cemiyeti'nin (ASCO) 2001’de düzenlediği konferansta açıklandı. Faz 2 çalışmaları ise sürüyor (bir ilacın kabul görüp piyasaya sürülebilmesi için her biri en az birkaç yıl süren ve dört fazdan oluşan araştırmalar yapılır).


Zakkumu İrlanda ve Honduras kullanıyor
Ancak dünyada birkaç yerde zakkum ekstresi şimdiden ilaç olarak kullanılıyor, yasal yollardan eczanelerde satılıyor. Merkezi Ontario, Kanada’da bulunan Phoenix Biotech adlı bir firma zakkum ekstresi üretiyor ve kanser, AIDS, Hepatit C gibi bağışıklık sistemi hastalıklarını 8 yıldır Salud İntegral adlı Honduras’ta kurulan bir klinikte tedavi ediyor. Firma, zakkum ekstrelerini kendisi üretmeye başlamadan önce Ozelle Pharmaceuticals’dan temin ediyormuş. Kliniğe özellikle Amerikalı hastalar rağbet ediyor. İlaç Honduras’ta eczanelerde de satılıyor. Arkansaslı Shimoda Atlantic Oncology Biosciences adlı firma da Xenavex adı altında bir zakkum ekstresi üretiyor. İrlanda’da ise Ziya Özel’in zakkum ekstresi olan Anvirzel bağışıklık sistemi güçlendirici ilaç olarak eczanelerde satılıyor. Üstelik Ziya Özel İrlanda Tıp Birliği şeref üyesi ilan edilmiş. “Ama Türkiye’de mesleğinin 50. yılını dolduran hekimlere verilen Türk Tabipler Birliği plaketini bile bana layık görmediler” diyor. Devrim Arabaları filminde Selçuk Yöntem’in (Latif) o hepimize çok ağır gelen repliğini tekrar etmek istiyorum: “Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz evlat!”

Not: Zakkum çok zehirli bir bitkidir, içinde oleandrin adı verilen öldürücü glikozitler bulunur. Kaynatıp içmeye kalkmayınız!

Fotoğrafaltı: Bugün 82 yaşında olan Dr. Ziya Özel artık daha fazla hasta bakamayacağını söyleyerek “Benim her hastaya yetişmem imkansız. Hasta bakmak istemiyorum” diyor ve yaz tatillerini geçirmek için eşi Zerrin hanımla birlikte gittiği Marmaris Armutalan’daki evinin kapısına dayanmadıkça hiçbir hastayla irtibata da geçmiyor.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Hastalığınız hassaslığınız: GIDA ALERJİSİ TESTİ

Hastalıkların nedeni yediklerimizde olabilir. Tıp diline yeni giren gıda hassasiyeti yani gizli gıda allerjisi, faydalı yiyeceklerin bile kronik hastalıklara yol açabileceğini ortaya koyuyor.

HASTALIĞINIZ HASSASLIĞINIZDA

ÜRÜN DİRİER, urund@aktuel.com.tr

Dikkat! Yedikleriniz sizi hasta edebilir. Nörolojik, dermatolojik, psikolojik sorunlarınızın, eklem ağrılarınızın, kilo, solunum yolları ve mide problemlerinizin, kısaca hastalıklarınızın nedeni yedikleriniz olabilir. Tıp diline yeni giren ‘food intolerance’ yani gıda hassasiyeti kavramı birçok hastalığın sebebinin gizli allerji olduğunu ortaya koydu. Buna göre vücudumuz bilinen allerjik reaksiyonlarda olduğu gibi, kaşıntı, döküntü, kabarma, halsizlik, hasta hissetme, kusma gibi tepkileri hemen vermiyor. Vücut aradan saatler geçtikten, hatta bir iki gün sonra bile gıdaya tepki gösterebiliyor. Bu tepkiler şişkinlik, kusma, ishal, kabarma ve mide krampları gibi bilinen allerjik belirtiler olabileceği gibi başağrısı, migren, sinüzit, uyuşukluk, bitkinlik, ülser, ekzama, vitiligo, depresyon, panik atak, korku, astım hatta obezite gibi kalıcı tepkiler de olabiliyor. Kişi bu geç tepkinin sebebini anlayamadığı için aynı gıdadan almaya devam ediyor. Sonuç: Kronik hastalık!

Merak etmeyin, hassasiyet testi var!

Dünyanın yeni tanıştığı bir kavram olduğu için gıda hassasiyeti testi henüz yaygınlaşmış bir şey değil ve çok pahalı. Türkiye’de de Kalamış’ta bir klinikte yapılıyor. Klinik, merkezi İspanya’da olan ve dünyanın birçok yerinde şubesi bulunan Sabater laboratuarıyla ortaklaşa çalışıyor. Gıda hasassiyeti testini 4 yıldır yaptıklarını söyleyen Kalamış Medikal’in kurucularından Dr. Hande Bozatlı, bu yeni keşfedilen hassasiyet türünün allerjiden farklı olduğunu ama belirtileri nedeniyle birbirleriyle çok karıştırıldığını söyleyerek şu açıklamayı yapıyor: “Bildiğimiz allerjik reaksiyonlarda gıdayı yabancı madde olarak tanımlayan vücut antikor geliştirir ve İmmün Globin E salgılar. Bunun üzerine kişi kaşıntı, kabarma, döküntü dökme ve kusma gibi rahatsızlıklar yaşar ve tüm bunlar genelde yarım saat içinde olur. Ama gıda hassasiyetinde vücut İmmün Globin E yerine İmmün Globin G salgılar ve bu hemen reaksiyona sebep olmaz. Vücut tepkisini 2-48 saat içinde gösterebilir.”

Yediklerinizi deneyin!

Gıda hassasiyet testi hastanın sebze, meyve, et, ot, baklagil, tahıl, balık, kuruyemiş ve kabuklu deniz ürünlerinden tek tek hangisine ne kadar hasassiyeti olduğunu ortaya çıkarıyor. Ancak testin şu anki fiyatı 500 euro. Gelişmiş ülkelerde de çok ucuz değil bu testi yaptırmak. Bu nedenle birçok doktor hassasiyet ölçme cetvelleriyle hastalarına yardım etmeye çalışıyor. Bu programlarda kişiye önce hastalıklarına sebep olabilecek besin grupları öğretiliyor. Ardından da hasta bu gıdaları yedikten sonra en az bir gün boyunca vücudunun verdiği tepkileri kontrol ediyor. Örneğin süt içtikten sonraki saatlerde mide krampları nüksederse beslenmesinden sütü çıkarıyor ve iyileşip iyileşmediğini gözlemliyor. Bu şekilde hassasiyetlerini tek tek deneme yanılma yoluyla çözebiliyor.

Akdenizliler doğuştan süte karşı hassas

Dr. Bozatlı, gıda hassasiyetinin bir nedeninin de enzim yetersizliği olduğunu söylüyor. Bu genetik bir durum. Örneğin kişi doğuştan bir şeker türü olan ve sütte bulunan laktozu parçalayacak enzimlere sahip olmayabiliyor. Bu nedenle laktoz emilemiyor ve yabancı madde olarak vücudu rahatsız ederek hastalıklara sebebiyet veriyor. Bir diğer enzim eksikliği ise aldehit dehidrojenaz. Bu enzim de alkolü parçalamak için kullanılıyor ve eksikliği durumunda alkol alan kişi çok az miktarda bile alsa kendini rahatsız hissediyor. Kuzey ve Batı Avrupalılar’da laktoz hassasiyeti yüzde 15 gibi bir oranda görülürken, Afrikalılar, Asyalılar, Amerikan yerlileri ve Akdeniz insanında yüzde 70-90 gibi ciddi bir oranda görülüyor. Bebekler yüksek oranda laktozla doğdukları için hassasiyet genelde 2 yaşından sonra, yani laktozu parçalayan enzimlerin azalmaya başlamasından sonra ortaya çıkıyor. Alkol hassasiyeti ise Asyalılarda yüzde 50 oranında görünüyor. En önemli belirtisi deride kızarıklık olan alkol hassasiyeti, kusma, başağrısı, çarpıntı ve bayılmalara da neden oluyor.

İlaçlar işe yaramıyorsa dikkat!

Gıda hassasiyetine yol açtığı bilinen belli başlı gıdalar ise süt, yumurta, kabuklu yemişler, kabuklu deniz ürünleri, balık, un, çikolata, gıda boyaları, domuz eti, tavuk, domates, çeşitli meyveler, peynir ve maya. Bozatlı’nın belirttiğine göre Türk insanının genetik olarak en çok hasassiyet gösterdiği gıdalar ise soya, beyaz un, kola, süt ve hardal.. Özellikle dirençli hastalıklarda muhakkak gıda hassasiyetinden şüphelenilmesi gerektiğini söyleyen Bozatlı, “Herkes hastalanabilir ama hastalığı hiçbir ilaç tedavisine yanıt vermiyorsa mutlaka bir veya birkaç gıdaya karşı hasassiyeti olduğunu düşünürüz. Zaten yurtdışında yapılan araştırmalar herkesin en az bir gıdaya karşı hassas olduğunu gösteriyor.” diyor. Ancak hassasiyet eşiği kişiden kişiye değişiyor. Örneğin bir kişinin hassasiyeti 100 gram domateste bile kendini gösterirken bir diğerininki yarım kilodan sonra ortaya çıkabiliyor.

Dr. Bozatlı, gıda hassasiyet testiyle tedavi ettiği bir hastasını şöyle anlatıyor: “Sivilce problemi yaşayan ikiz hastalarım vardı. Birini tedavi edebildim ama diğeri hiçbir tedaviye olumlu yanıt vermedi.En sonunda bu testi yaptık ve beyaz un, mercimek ve mısır yağı gibi birkaç gıdaya karşı hassasiyeti olduğunu ortaya çıkardık. Bu gıdalardan uzak bir beslenme programı ile 2 ay içinde hastanın sivilce problemi ortadan kalktı.” Bozatlı’nın verdiği diğer örneklerse şöyle: “Eşi bir ilaç firmasının genel müdürü olan bir hastam vardı, ciddi ekzama problemi yaşıyordu, yıllarca ilaç kullanmış ama hiçbir işine yaramamıştı, test sonucuna göre hassasiyet gösterdiği gıdalardan uzak bir beslenme şekliyle 3 ay içinde tamamen iyileşti. Yıllarca ülserden çok sıkıntı çekmiş başka bir hastam da 2 ay içinde hassasiyet gösterdiği gıdalardan uzak durarak iyileşti.”

Bedenimiz makine gibi

Gıda hassasiyeti, kilo alımı, kilo kaybetme, karın ağrısı, kabızlık, ishal, şişkinlik, mide krampları, kusma, barsak sendromları, akne, ekzama, sedef hastalığı, kaşıntı, cilt problemleri, ürtiker, vitiligo, çeşitli baş ağrıları, migren, baş dönmesi, astım, solunum zorluğu, burun iltihabı, sinüzit, korku, dikkatsizlik, uyuşukluk, depresyon, panik atak, halsizlik, hiper aktiflik, zihinsel uyuşukluk, eklem ağrıları, eklemlerde şişlik ve fibromiyalji gibi onlarca hastalığın sebebi olabiliyor. “Bedenimizi bir makine gibi düşünün” diyen Bozatlı, bu makinenin kendisine uygun olmayan parçaları aldığında doğal olarak bozulacağını ve bunun bir şekilde kendini göstereceğini söylüyor. Yapılan araştırmalara göre dünyada yüzde 75 insanın laktoz, yüzde 33’ünün maya, yüzde 15’inin gluten, yüzde 30’unun ise şeker ve fruktoza karşı hassasiyeti olduğunu gösteriyor. Bildiğimiz gıda allerjileri ise yaklaşık olarak yüzde 3 insanda görülüyor. Ancak allerjiler gizli olmadıkları, ani reaksiyonlara yol açtıkları için ani şoklar sonucu ölüme sebebiyet verebiliyor. Gıda hassasiyeti ise Bozatlı’nın deyimiyle “Aniden öldürmüyor, süründürüyor.” Yani çeşitli hastalıklara yol açarak yaşam kalitesini düşürüyor.

Kilolarınızın nedeni çok yemek olmayabilir!

Obezitenin de başlıca nedeninin gıda hassasiyeti olduğuna değinen Bozatlı: “Kişi vücudunun parçalayamayacağı bir gıdayı alıyor ve gıda parçalanamadığı için barsaklarda uzun süre kalıyor. Bu süre de gıdadaki yağın daha çok emilip depolanmasına fırsat tanıyor. Sonuçta da hasta çok yemek yemese bile durmadan kilo alıyor. Örneğin kilo almamak için bazıları diyet kola içer, halbuki kişi kolaya antikor üretiyorsa, hassasiyeti varsa o kola ona kilo aldırır.”

Vücudumuz 4 ana besin grubuna karşı duyarlılık gösetriyor. Süt ürünleri, gluten, fruktoz ve maya...

Süt ürünleri: Süt ve süt ürünlerine olan hassasiyet karın ve mide problemlerine, obeziteye yol açabiliyor. Laktozsuz süt içilmesi öneriliyor. Laktoz hassasiyeti, ishal, gaz, sindirim zorluğu, bulantı gibi reaksiyonlarla kendisini belli ediyor. Sütte bulunan casein ise kaşıntı, ekzama, kurdeşen, astım, mide problemleri ve solunum problemlerine yol açıyor.

Gluten: Gluten hassasiyeti genel olarak çölyak hastalığı olarak biliniyor ve yapılan gluten testleri yalnızca yüzde 0.5’lik bir kesimde görülen çölyak hastalığını ortaya çıkarıyor. Geri kalan gluten hassasiyetleri ise bu nedenle gözden kaçırılıyor. Gluten buğday, çavdar, arpa ve yulafta bulunuyor. Dolayısıyla ekmek, kek, pizza, hazır gıdalar, kahvaltılıklar ve makarna tehlike arzediyor. Çok karmaşık yapıda bir protein olduğu için gluten pek çok insanda parçalanamıyor ve ülser, başağrısı, kilo alımı, kaybı, zayıf bağışıklık sistemi, romatizmal artrit, diyabet, otoimmün tiroid, barsak kanseri ve cilt hastalıklarına yol açıyor. Gaz, ishal ve şişkinlik ile kendisini belli ediyor. Çocuk düşürmeye, kısırlığa ve anemiye de yol açtığı biliniyor. Avrupa ve Angloçeltik ırklarında daha sık görülüyor.

Fruktoz: Hazır gıda ve meşrubatlarda, şekerde, çok şekerli meyvelerde ve şekerli kuru gıdalarda çokça bulunuyor. Barsak ve mide problemlerine yol açıyor. Depresyon ve anemiye, tırnak, saç ve derinin zayıf olmasına neden oluyor. Yaşlılıkta osteoropoza sebebiyet veriyor. Gaz, ishal, şişkinlik ve demir gibi değerlerin eksik olması ile kendini belli ediyor.

Maya: Mantar, mide hastalıkları, sinirlilik, bağışıklık sistemi zayıflığı, uyuşukluk, başağrısı, nefes zorluğu, vajina, kulak ve boğaz enfeksiyonlarına yol açıyor. Durduk yere özellikle bacaklarını sallayan insanlarda maya hassasiyeti çokça görülüyor. Hamilelik, hormon hapları ve doğum kontrol hapları ile de maya hassasiyeti artıyor.

Hastalığınızdan hassasiyetinize ulaşın….

Genel Semptomlar Semptom Türü Gluten Süt Ürünleri Fruktoz/Şeker Maya


Dengesiz kilo alımı-verimi Vücut Ağırlığı * * * *

Kilo Kaybı Vücut Ağırlığı * - * *

Karın Ağrısı Mide-Barsak * * * *

Şişkinlik Mide-Barsak * * * *

Barsak Düzensizliği Mide-Barsak * * * *

Kalın Barsak İltihabı Mide-Barsak * * * *

Kabızlık Mide-Barsak * * * *

İshal Mide-Barsak * * * *

Gaz Mide-Barsak * * * *

Hemoroid Mide-Barsak * * * *

Hazımsızlık Mide-Barsak * * * *

Barsak İltihabı Mide-Barsak * * * *

Bulantı Mide-Barsak - * * -

Mide Krampı Mide-Barsak * * * -

Kusma Mide-Barsak - * * -

Uyuşukluk Genel * * * *

Aşırı İştah Genel * * * *

Enfeksiyon Hassasiyeti Genel * * - *

Uyuklama Genel * * * *

Ağız Ülseri Genel * * - *

Dokusal Şişkinlikler Genel * * - *

Maya Enfeksiyonu Genel - - - *

Kısırlık Genital-Üriner * - - *

Adet Düzensizliği Genital-Üriner * - - *

Düşük Genital-Üriner * - - -

Üriner Enfeksiyonlar Genital-Üriner * * - *

Vajinada Akıntı ve Kaşıntı Genital-Üriner - - - *

Cinsil bölgede mantar Genital-Üriner - - - *

Vajinal Enfeksiyon Genital-Üriner - - - *

Anemi Emilim * * * *

Çocukta gelişim bozukluğu Emilim * - - -

Demir Eksikliği Emilim * * * -

Mineral Eksikliği Emilim * * * *

Artrit Kas-Kemik * * - *

Kemik Yoğunluğu Kaybı Kas-Kemik * * * -

Eklem Ağrıları ve Şişlikleri Kas-Kemik * * - *

Kas Ağrıları Kas-Kemik * * - *

Boyun Ağrısı Kas-Kemik * * - -

Romatizmal Ağrılar Kas-Kemik * * - *

Anksiyete, Panik Atak Nörolojik - - - *

Otizm Nörolojik * - - -

Davranış Problemleri Nörolojik * - * *

Bulanık Görme Nörolojik - - - *

Konsantrasyon Zorluğu Nörolojik - - * *

Depresyon Nörolojik * - * *

Baş Dönmesi, Koordine ZorluğuNörolojik - - - *

Baş Ağrısı Nörolojik * * - *

Hiperaktivite Nörolojik - - * *

Sinirlilik Nörolojik - - * *

Öğrenme Güçlüğü Nörolojik * - - *

Akıl Karışıklığı Nörolojik * - - *

Migren Nörolojik * * - *

Hafıza Zayıflığı Nörolojik * - - *

Uykusuzluk Nörolojik - - - *

Astım Solunum * * - *

Nefes Darlığı Solunum * * - *

Kronik Bronşit Solunum * * - *

Öksürük Solunum * * - *

Kulak İltihabı Solunum * * - *

Burun Kaşıntısı Solunum * * - -

Geniz Tıkanıklığı Solunum * * - *

Geniz Akıntısı Solunum * * - -

Burun İltihabı Solunum * * - -

Burun Akıntısı Solunum * * - -

Kimyasallara Hassasiye Solunum * * - *

Sinüzit Solunum * * - *

Hapşırma Solunum * * - -

Boğaz Ağrısı Solunum - - - *

Boğaz Enfeksiyonu Solunum - - - *

Hırıltı Solunum * * - *

Ayak mantarı Deri - - - *

Dermatitis Herpetiformis Deri * - - -

Ekzama Deri * * - *

Tırnak Mantarı Deri * * - *

Cilt Mantanı Deri * * - *

Kurdeşen Deri * * - *

Kaşıntılı Su Toplaması Deri * * - *

Kaşıntı Deri - - - *

Sedef Deri * * - *

Kırmızı Noktalar Deri * * - *

Kellik Deri * * - *


Şemanın Kullanımı: Öncelikle Genel Semptomlar bölümünden bütün rahatsızlıklarınızın tek tek üzerini işaretleyin. Hastalıkların karşısına denk gelen yıldız işaretlerinin bağlı olduğu sütunlar hastalığa sebep olabilecek besin gruplarını gösterir. En çok hangi sütundan yıldız işaretiniz varsa o besin grubundan bir veya birkaç yiyeceğe karşı hassasiyetiniz olduğunu düşünebilirsiniz. Örneğin en çok gluten grubundan yıldızınız varsa, arpa, buğday, çavdar veya yulaf içerikli bir yiyecek yedikten sonra vücudunuzun verdiği olumsuz tepkileri ilerleyen saatler içinde takip edin. Örneğin vücudunuz arpaya olumsuz tepki gösteriyorsa bir süre beslenmenizden bu gıdayı çıkarın. Eğer rahatsızlığınız bu süre zarfında hiç nüksetmediyse, arpaya olan hassasiyetinizden emin olmak için tekrar arpa içeren bir gıda alın. Rahatsızlığınız geri dönüyorsa, arpaya karşı hassasiyetiniz olabilir.

Karıncalar deprem öncesi 'kuvars çarpması'ndan ölüyor

KARINCALARI DEPREM ÖNCESİ ÖLDÜREN ŞEY, KUVARS KRİSTALLERİNDEKİ ELEKTRON FIŞKIRMALARI OLABİLİR!


Karıncalara ve bulutlara dikkat!

Evinde 24 karınca kolonisi kuran öğretmen Kadir Sütçü, depremleri önceden tahmin ediyor. Karıncaların yuvadan kaçma, sağa sola devrilme, ateş üzerindeymiş gibi yürüme, yol şaşırma, kasılma, havale geçirme gibi davranış bozukluklarıyla ve sebepsiz ölümleriyle İstanbul’da deprem olup olmayacağını ve depremin şiddetini tahmin eden Sütçü, her ile koloni takip merkezi kurulması gerektiğini vurguluyor ve iddia ediyor; “Deprem önceden bilinebilir!”

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


Olası bir İstanbul depremini tahmin etmek için evinde 24 karınca kolonisi kurmasıyla basına yansıyan öğretmen Kadir Sütçü, şimdi de uydu fotoğraflarından deprem tahmini yapıyor. 1 Temmuz 2007 tarihinden beri her gün web sitesinde karıncalardan yola çıkarak yaptığı deprem tahminlerini yayınlayan Sütçü, iki aydır da uydudan deprem bulutlarını takip ederek tahminlerde bulunuyor. Biz de bir haftalığına bu tahminlerinin tutup tutmadığını takip ettik. Antalya, Bilecik, Çin, Sumatra ve Ege Denizi için yaptığı tahminlerin hepsi gerçekleşti.

Basında ‘karıncalarla depremi bilen adam’ olarak tanınan ve İstanbul Sarıyer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nde Eğitici Bilişim Teknolojileri Formatör Öğretmeni olarak görev yapan Sütçü, karıncaların deprem öncesi gösterdiği 15 rutin hareket olduğunu ve bu hareketlere göre depremin şiddetinin tahmin edilebileceğini söylüyor. 11 Kasım 1999 tarihinden bu yana, altı saat aralıklarla karıncalarını gözlemleyen ve durumlarını not eden Sütçü, Tokat Gaziosmanpaşa Ziraat Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu. Baltalimanı’ndaki evinde ziyaret ettiğimiz Sütçü, bize çalışmalarını, tahmin yöntemlerini ve deprem tahmini yapmaya nasıl başladığını anlattı. Sütçü’nün hikayesi bir erik ağacı ile başlıyor:

“11 Kasım 1999 günü bahçemde gezerken, karıncaların yuvalarından kaçıp erik ağacının gövdesine dolandıklarını gördüm. Ziraatçı olduğum için dikkatimi çekti tabii. Ertesi gün 12 Kasım’da Düzce depremi oldu. O günden sonra gözümü karıncalardan ayırmamaya karar verdim. Yarısı bahçemde, yarısı evde ve her birinde biner marangoz karınca olmak üzere 24 kolonim var. Dokuz yıldır Kandilli Rasathanesi’nin deprem kayıtlarıyla karıncalarımın hareketlerini karşılaştırıyorum. Depremden birkaç gün önce sıradışı davranışlarda bulunduklarını tespit ettim.”

Karıncaların 15 kritik hareketi!

Peki Kadir Sütçü’nün mikroskop yardımıyla incelediği bu karınca hareketleri neler?
Karıncaların ilk sıra dışı hareketi elbette yuvadan dışarı çıkmaları. Ardından düşme, sağa sola devrilme, ateş üzerindeymiş gibi yürüme, yol şaşırma, dağınık yürüme, yuva ağzında kümeleşme, kasılma, uyuşukluk ve havale geçirme hareketleri geliyor. Bu hareketler, 4.0 şiddetine kadar olan önemsiz bir depreme işaret ediyor. 4.0 ile 5.0 arası depremlerin öncesinde ise saydığımız tüm sıradışı davranışların yanı sıra, sebepsiz yere her koloniden yüzde 20-30 civarında karınca ölüyor. 5.0 ile 6.0 şiddet aralığındaki depremlerden önce de sıradışı davranışlara yüzde 40-50 oranında ölüm ekleniyor. Depremin şiddeti 7.0’a vuruyorsa bu oran yüzde 60’ı buluyor. 7.0 üzeri depremlerden önce ise kolonilerdeki karıncaların yüzde 80’i nedensizce ölüyor. Bu toplu ölümden önce yıldız şeklinde bir küme oluşturan karıncalar ölüme de hep birlikte gidiyor. Sütçü, karıncaların depremden önce yeraltından gelen elektromanyetik dalgalanmalardan rahatsız olarak bu tür sıradışı davranışlarda bulunduklarını ve öldüklerini söylüyor.

Karıncaları kuvars çarpıyor

Bu oldukça akla yatkın duruyor. Üstelik bilimsel desteği de var. Kocaeli Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği bölümünden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Kaynak’ın www.sismikaktivite.org adresinde yayımlanan “Üç deprem bulutu” başlıklı makalesinde, Sütçü’nün “elektromanyetik dalgalanma” dediği durum şöyle anlatılıyor: “Deprem yaklaştığında gerilen, sıkıştırılan ve bükülen kayaların içerisindeki SİO2 bileşimli kristaller, moleküllerindeki silisyum atomlarının elektron yörüngelerinden, atomların dışına çok miktarlarda elektron fışkırtırlar.” İşte buna, yani kristal yapıdaki cisimlerin kendilerine dışarıdan uygulanan basınç miktarı ile orantılı olarak elektrik üretme özelliğine “piezoelektrik” olay deniyor. SİO2’nin saf hali olan ve yeryüzünde fazlaca bulunan “kuvars” kristali, fay hatlarında “piezoelektrik” olaya sebep oluyor. Prof. Dr. Uğur Kaynak, makalesinde bu durumu kolay anlaşılabilmesi için şöyle açıklamış:

Çakar çakmaz çakan çakmak

“Piezoelektrik olayın en güzel uygulaması, ilk geldiğinde ‘çakar çakmaz çakan çakmak’ diye reklamı yapılan ‘manyetolu çakmaklar’da görülebilir. Ancak bu tertibata Türkiye’de yanlışlıkla manyetolu çakmak adı verilmiştir. Dikkat ederseniz çakmağın içerisinde
döndürülen bir manyeto olmayıp, onun yerine, tepesine küçük bir çekiçle vurulan bir kuvars kristali vardır. Minicik bir çakmak içerisindeki minicik bir kuvars kristali, parmağınızdan aldığı mekanik enerji ile, yaklaşık 15 000 - 20 000 (on beş-yirmi bin) Volt’luk bir elektrik yükü atlaması (şerare) oluşturduğuna göre, varın siz küçücük bir fay zonundaki milyarlarca ton kuvars kristali eğilip büküldüğünde, ne kadar elektron fışkırtır hesap edin. Kısacası, levhaların hareketi dolayısı ile gerilim altında kalan deprem odaklarındaki (fay zonlarındaki) kayaç gerginliği dayanılmaz düzeylere çıktığında, yani depreme az bir zaman kala, hem magnetik hem de elektrostatik enerji salımları olur.”

Karıncalar Gönen depremini bilmişti

Kadir Sütçü’nün karıncaların rahatsızlanmasına ve ölmesine sebep olduğunu söylediği “elektromanyetik dalgalanma”, Prof. Dr. Uğur Kaynak’ın söz ettiği “piezoelektrik olay” olabilir. Yani karıncalar basit bir dille “yüksek gerilim hattı”na tutulduklarından dolayı ölüyor olabilirler. Karıncaların bu olayı depremden birkaç gün önce hissetmeleri, hareketlerini takip ederek depremden korunmamıza da yardımcı olabilir. Kadir Sütçü’nün karıncalarıyla önceden tahminde bulunduğu ve beş saat öncesinden basına mail atarak haber verdiği en etkili deprem, 10 Haziran’da Balıkesir Gönen’de gerçekleşen ve İstanbul’da da hissedilen 4.9 büyüklüğündeki deprem.

Uydudan deprem bulutlarını da izliyor

Kadir Sütçü, karıncaların yanı sıra bir yıldır da uydudan bulut fotoğraflarını takip ederek çeşitli ülkeler için deprem tahminlerinde bulunuyor. Uydudan veya çıplak gözle görülen ince uzun bulutların deprem habercisi olduğunu söyleyen Sütçü, günlük olarak sitesine tahminlerini yazıyor. Bu tahminler üç-beş gün içinde genellikle tutuyor. Buna bizim de şahit olduğumuzu söylememiz bu noktada yanlış olmaz. Kendisiyle röportaj yaptığımız gün (24 Aralık) , Antalya ve Balıkesir civarında küçük şiddette depremler olacağını söylemişti. Ertesi gün Antalya’da ve Bilecik’te deprem olduğunu Kandilli Rasathanesi’nin web sitesinden gördük. Sütçü bu görüşmemiz sırasında yurtdışına yönelik olarak da bir tahminde bulunmuş, bir gün önce farkına vardığı Hindistan’dan Çin’e kadar uzanan ince bulutu uydu görüntüsü üzerinden bize de göstererek, Çin’de 4.0-5.0 şiddetinde bir deprem olacağını iddia etmişti. İki gün sonra 26 Aralık’ta gerçekten de Çin ve Pakistan’da iddia ettiği şiddet aralıklarında iki deprem gerçekleşti. 27 Aralık tarihinde de Endonezya, Sumatra’da 5.5-6.5 şiddetinde deprem olacağını söylemişti ki, 30 Aralık’ta Sumatra’nın kuzeyinde 5.9 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Sütçü’nün 28 Aralık’ta Ege denizi açıklarında ve Yunanistan’da 4.0’dan büyük bir deprem olacağı tahmini ise, hemen ertesi gün Ege denizinde gerçekleşen 5.2 büyüklüğündeki deprem ile gerçekleşmiş oldu. Merak edenler www.dkos.org adresinden Sütçü’nün günlük tahminlerini okuyup, bu tahminlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini takip edebilir. Bilim adamları da yıllardır uydu fotoğraflarından ve gözle takip edilebilen alçak bulutlardan deprem tahmini yapabilme konusunda çalışıyor. NASA ve DEMETER projesi tarafından desteklenen İngiltere Meteodeprem Araştırma Merkezi Başkanı Ronald Karel, deprem bulutları üzerine çalışan en tanınmış isimlerden. Prof. Dr. Uğur Kaynak’ın “Üç deprem bulutu” başlıklı makalesinde de bu ince ve uzun deprem bulutlarına “piezoelektrik olay” denen elektron fışkırmalarının sebep olduğu anlatılıyor.

“Her ile koloni takip merkezi kurulmalı”

Kadir Sütçü, 1 Aralık 2008 tarihinde karıncalar ve bulutlar üzerine yaptığı çalışmalarını Sarıyer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne verdi. İlçe tarafından İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne, oradan da Milli Eğitim Bakanlığı Projeler Kurulu’na gönderilen çalışmalar, eğer uygun görülürse başbakanlığa ve cumhurbaşkanlığına iletilecek. Kadir Sütçü, eğer görevlendirilirse seve seve çalışmalarına devam edeceğini söylüyor ve her ile karınca kolonisi takip merkezleri kurulması gerektiğini belirtiyor.