29 Haziran 2009 Pazartesi

BENZER BENZERİ İYİLEŞTİRİR: 200 YILLIK TEDAVİ: HOMEOPATİ

CHARLES DICKENS, GOETHE, MARIA THERESA, TINA TURNER, DAVID BACKHAM, GHANDI, PRENS CHARLES VE BILL GATES’İN ORTAK YÖNÜ…



“Similia similibus currente”*
* Benzer benzeri tedavi eder



Batı 200 yıldır hastalığı kendi benzerinin tedavi ettiğini biliyor. Türkiye’de uygulama alanı olmayan ve pek bilinmeyen homeopatik tedavi yöntemi, Avrupa ülkelerinde ve ABD’de tıp fakültelerinde okutuluyor, ilaçları sigorta tarafından karşılanıyor. Geçen yıl kurulan Türkiye Homeopati Derneği, konvansiyonel tıpta tedavisi olmayanlar dahil tüm hastalıklarda kullanılabilen bu tedavi yöntemini tanıtmak için çalışıyor. Homeopatik tedavide hastalıklar için değil hasta için ilaç bulunuyor. Tek bir ilaç!

ÜRÜN DİRİER / urun.dirier@aktuel.com.tr

1700’lerin sonunda Almanya’da Samuel Hahnemann adında bir doktor tıbbi tedavi yöntemlerini suçlayan makaleler yazıp duruyordu. Özellikle hacamat, bağırsakların yıkanması ve ne olduğu bile tam anlaşılmamış ilaçların bedene tıkıştırılmasını barbarlıkla bir tutuyordu. Bu makaleler ona tıp çevrelerinden ve eczacılardan pek çok düşman kazandırdı. Hahnemann sonunda hekimliği bıraktı. Geçimini ise tıp ve kimya kitaplarını çevirerek sağlamaya çalışıyordu. 1790 yılında İskoç Dr. William Cullen’in “Materia Medica” adlı kitabını Almanca’ya çevirirken “Chinarinde” (kınakına) bölümü dikkatini çekti. Bitkinin kabuğunun içerdiği tanen maddesi sayesinde sıtma hastalığına karşı kullanılabileceği belirtiliyordu. Hahnemann bu bilgiyi şüpheli buldu çünkü daha çok miktarda tanen maddesi içeren bitkilerin sıtmaya karşı hiçbir etkiye sahip olmadıklarını biliyordu. Kınakına bitkisinin etkilerini daha iyi anlayabilmek için kendi üzerinde denemeye karar verdi. İlacı aldıktan kısa bir süre sonra, sıtma hastası olmadığı halde, vücudunda tipik sıtma belirtileri oluştuğunu saptadı. Belirtiler birkaç saat sonra yok oluyor, yeni bir doz aldıktan sonra yeniden ortaya çıkıyordu. Hahnemann bitkiyi yakın çevresindeki kişiler üzerinde de denedi. Daha sonra bu araştırmalara Belladonna (Güzelavratotu) ve Arsenicum album (Arsenik) gibi zehirli maddelerle devam etti. Hahnemann’ın keşfettiği şey müthişti!

Çivi çiviyi söker, dinsizin hakkından…

Sağlıklı insanlara yüksek dozda verildiğinde bir hastalığın semptomlarını yaratan maddeler, hasta olan insanlara “çok çok düşük dozda” verildiğinde iyileştirici bir etki yapıyordu. Bu Hipokrat’ın “similia similibus currente” yani “benzer benzeri tedavi eder” sözleriyle açıkladığı benzerlik prensibiydi. Rönesans’ta Paraselsus da bu prensipten söz ediyordu. Çinlilerin, Hintlilerin, Mayaların ve Kızılderililerin de kültürlerinde var olan bir ilkeydi bu. Ünlü Hint destanı Mahabharata’da kahramanlardan biri bir zehirlenmeden kurtulmak için kendini zehirli yılana sokturur örneğin. Hintli Gujarat kabilesinin kuduz olan hastaya, “çivi çiviyi söker” mantığıyla, onu ısıran köpeğin bir kılını kopartıp suyla içirttiği bilinir. Soğukta donmuş birinin karla ovulduğunu da biliriz hepimiz.

Semptomları yok etmek yerine arttırıyor

Peki bugün homeopati (homeo: benzer, pathy: acı) dediğimiz bu tedavi yönteminin çalışma mantığı nedir? Homeopati esas olarak vücudumuzun doğal iyileşme tepkilerini harekete geçirir. Örneğin grip olduğumuzda ateşimizin yükselmesinin sebebi, yüksek ateşte mikropların ölecek olmasıdır. Öksürük de mukusun atılmasına yardımcı olur. Semptomlar aslında iyileştirmek için bedenin kendi savunma mekanizmasıdır. Kurtulunması gereken düşmanlar değil! Oysa günümüz tıbbında semptomları yok eden, karşıt etkili ilaçlar kullanılıyor. Homeopatik yaklaşıma göre bu tedavi biçimi bilgisayarın ekran fişini çekmeye benziyor. Ekran kararıyor, bir şey göstermiyor ama bilgisayar aynı şekilde çalışmaya devam ediyor. Homeopatik tedavi ise vücudun iyileşmek için kullandığı semptomları arttırarak bedenin kendini tedavi etme gücünü uyandırıyor. Homeopatik tedaviyi daha iyi anlatabilmek için şöyle bir örnek verelim; uykusuzluk şikâyeti olan bir hasta düşünün, çok gergin ve öyle sinirli ki uzaktan gelen hafif bir ses bile onu rahatsız ediyor. Sağlıklı bir insanı bu duruma getirebilecek bir madde var mıdır? Evet, kahve! Eğer çok sert ve bol miktarda içilirse insanların çoğunda böyle bir etki yaratabilir. Bu yüzden buna benzer semptomlara eşlik eden uykusuzluk, kahvenin homeopatik hazırlanmış bir şekli olan “coffea” ile tedavi edilebiliyor.

Suyun hafızası

Homeopati ilaçlarına “remedy” yani “deva” deniyor. “Remedy”ler bitkilerden, hayvan zehirlerinden, minerallerden, böceklerden ve asitlerden üretiliyor. Bir “remedy” yapmaktaki en önemli nokta ise maddeyi, kendisinden eser kalmayacak kadar seyreltmek. Nasıl mı? Öncelikle etken maddeden bir miktar alınarak bir şişe suda iyice çalkalanıyor. Sonra bu sudan bir damla alınarak yine bir başka bir şişe suda yeniden çalkalanıyor. Bu işlem defalarca tekrarlanıyor. En sonunda suyun içinde bir molekül bile etken madde kalmıyor. Peki nasıl oluyor da “sadece su” diyebileceğimiz bu madde iyileştiriyor? Bunu açıklamak için kullanılan teori, “suyun hafızası teorisi”. Bu teoriye göre su, her çalkalama işlemi sırasında maddenin bilgilerini ezberliyor ve kaydediyor. Su ile şimdiye dek yapılan pek çok deneyin, su moleküllerinin titreşim gibi çeşitli etkiler karşısında değişik şekillere büründüğünü gösterdiğini hatırlatalım.

Organlar değil insanlar hastalanır

Homeopatik tedaviye gelince, bu tıp yaklaşımında hastalık değil hasta önemli. Homeopatiye göre organlar değil insanlar hastalanır. Dolayısıyla başı ağrıyan herkese aynı “remedy” verilmiyor. Pek çok kişinin başı ağrıyabilir ama her birinin başının ağrıması için kendine özel bir nedeni vardır. Aspirin herkesteki ağrı belirtilerini ortadan kaldırabilir ama her biri başını ağrıtan nedenle baş başa kalmayı sürdürecektir. Ve bu neden eninde sonunda kendini ifade etmek için başka bir yol bulacaktır. Homeopatik tedaviyi uygulayan doktora “homeopat” deniyor. Homeopat için hastayı tanımak çok önemli. Homeopat hastasına bir “remedy” vermeden önce birkaç saat boyunca onunla konuşuyor. Hastanın çocukluğu, psikolojik durumu, o yaşına kadar geçirmiş olduğu hastalıklar, ameliyatlar, beslenme tarzı, uykusu, alışkanlıkları, sevdiği şeyler, nefret ettiği şeyler, beden duruşu, sosyal çevresinde nasıl tanındığı ve karakteri gibi her ayrıntıyı dikkatle not ediyor. Ve hastanın tüm özelliklerini göz önünde bulundurarak ona göre bir “remedy” veriyor. Genellikle tek bir doz yeterli oluyor. İyileşme en önemli organdan en önemsiz olana doğru bir sıra izliyor. Bu sıralamada beyin vücudun en önemlisi, cilt ise en önemsiz olanı. Bu bağlamda örneğin, bronkiyal astımı olan bir hastada ekzantema görülürse bu tedavinin iyiye gittiğini gösteriyor. Aynı durum bir şizofreni hastasında tüberküloz görüldüğünde veya kalp hastalıkları olan bir hastada artrit görüldüğünde de geçerli.

Goethe, David Backham ve Prens Charles’ın ortak yönü

Hiçbir yan etkisi olmadığı Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi tarafından rapor edilen homeopati bugün Avrupa ülkelerinde ve ABD’de oldukça yaygın bir kullanım ağına sahip. Almanya, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve Meksika’da homeopati sağlık sisteminin içinde yer alıyor ve homeopati ilaçları sigorta tarafından karşılanıyor. “Remedy”ler eczanelerde satılıyor. Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi (US FDA) araştırmalarına göre yılda 6 milyon Amerikalı homeopati ile tedavi oluyor. Birleşik Devletler Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne (NIH) bağlı Ulusal Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Merkezi (NCCAM) bünyesinde şu anda fibromiyalji, bunama, beyin travmaları ve hücre bozulmalarında homeopatik tedavinin etkileri üzerine çalışmalar yürütülüyor. Homeopati tıp doktorları, hemşireler ve sağlık uzmanları tarafından uygulanıyor. Avrupa ülkelerinde üç-altı yıl arası eğitim veren homeopati okulları olduğu gibi, doktorlar için tıp fakültelerinde homeopati master programları da bulunuyor. ABD’de ise tıp doktorlarına sadece Connecticut, Arizona ve Nevada eyaletlerinde homeopati uzmanlığı verilirken, diğer eyaletlerde homeopati sertifika programları ile öğretiliyor. Rockefeller’ler, Charles Dickens, Goethe, Maria Theresa, Tina Turner, David Backham, Ghandi, Prens Charles ve Bill Gates homeopatik tedaviye başvurmuş olan ünlü isimlerden. Bu arada şunu belirtelim, homeopati klinikteki başarılı uygulamalarına karşın bilimsel olarak nasıl işe yaradığı ispatlanamadığı için 200 yıldır tartışmalı bir yöntem.

“Tedavisi olmayanlar dahil tüm hastalıklarda kullanılabilir”

Ülkemizde ise homeopati henüz bilinmeyen bir tedavi yöntemi. 2008 Eylül’ünde İstanbul’da aile hekimi Dr. Günnur Başar öncülüğünde kurulan Homeopati Derneği bu tedavi yöntemini tanıtmak için uğraşıyor. ECH’nın (European Commitee for Homeopathy) standartları doğrultusunda doktorlara yönelik homeopati kursları düzenleyen dernekte aynı zamanda homeopatik tedavi hizmeti de veriliyor. Homeopatinin tüm akut ve kronik hastalıklar ile ilkyardımda kullanılabileceğine işaret eden Dr. Başar, “Homeopati ayrıca konvansiyonel tıpta tedavisi olmayan ve neden ortaya çıktığı bilinmeyen astım, alerjiler, egzama, sedef, ürtiker, akne, saç dökülmesi, romatoid artrit, osteoartrit, hassas bağırsak sendromu, ülseratif kolit, tüm iltihaplar, migren, baş ağrıları, hipertansiyon, kalp ağrısı (angina pectoris), kronik yorgunluk sendromu, depresyon ve anksiyetede de çok etkili” diyor. Dr. Başar homeopatik tedavide bebekler, çocuklar ve hayvanlar üzerinde çok olumlu cevaplar aldıklarını belirtiyor ve “remedy”lerin ülkemizde de satılması için Sağlık Bakanlığı’ndan izin almaya çalıştıklarını söylüyor.

“22 yılıma üzülüyorum”

49 yaşındayım ve 27 yaşımdan beri saman nezlesi ve astımla mücadele ediyordum, polen filtresiyle yaşıyordum. Bazen birkaç ay evden bile çıkamadığım olurdu. Geçen yıl Almanya’dan bir arkadaşım kızının polene ve 180 adet gıdaya alerjisi olduğunu, çok çaresiz olduklarını söylemişti. Bir süre sonra arkadaşımdan bir mail aldım, kızının homeopatik tedavi ile tamamen iyileştiğini müjdeliyordu. Apar topar ben de Almanya’daki Just Hintz isimli o doktora gittim. Homeopatik ilaçlar hap ya da iğne şeklinde oluyor. Ben iğne oldum. Tek bir iğneden sonra tamamen iyileştim. 18 yaşında gibi hissediyordum. Bir buçuk ay sonra alerjim yeniden başladı, yine bir iğne yaptırdım ve o zamandan beri neredeyse bir yıldır hiçbir rahatsızlığım yok. 22 yıldır bu hastalığı çektiğim için çok üzülüyorum.

Gücünü kolerayla ispatladı

1831 yılında orta Avrupa’da bir kolera salgını başladı. Hahnemann’ın bu hastalığa karşı önerdiği Champhora (kafur) büyük bir başarı kazandı. 1832’de Londra’daki ilk homeopatik hastane kuruldu. 1854 yılındaki ikinci kolera salgınında, Homeopati hastanesindeki ölüm oranı, Londra’daki öteki hastanelerdekinin yüzde 30 altındaydı. ABD’de ise 1835’de ilk homeopatik tıp okulu Allentown, Pennsylvania’da kuruldu. ABD’de homeopati öylesine kabul görmüştü ki sigorta şirketleri homeopati ile tedavi olanlara yüzde 10 indirim yapıyorlardı.


Homeopati eğitiminin verildiği bazı okullar şunlar; Kanada’da Laval Üniversitesi, Fransa’da Frenche-Comte, Limoges, Bordeaux ve Lyon Üniversiteleri, İspanya’da Valladolid ve Sevilla Üniversiteleri, ABD’de ise California Los Angeles (UCLA), Arizona, Harvard ve Maryland Üniversitelerinin tıp fakültelerinde sertifika programı olarak, ders olarak veya master programı olarak okutuluyor. Avustralya, Belçika, Hindistan, Kanada, Almanya, İtalya, Yunanistan, İsviçre, İngiltere ve ABD başta olmak dünyanın pek çok ülkesinde de bizdeki yüksek okul seviyesinde ve enstitü bünyesinde yüzlerce homeopati okulu bulunuyor. Bristol Homeopathic Hospital ve Royal London Homeopathic Hospital gibi yalnızca homeopatik tedavilerin sunulduğu hastaneler de bulunuyor.

BAL ARILARININ DAVRANIŞ MODELİ ARTIK ASKERLİKTEN TIBBA PEKÇOK ALANDA KULLANILABİLECEK

BAL ARILARININ ‘KEŞFET-DANS ET-EN İYİYE HÜCUM ET’ MODELİ ARTIK ASKERLİKTEN TIBBA, HER ALANDA KULLANILABİLİYOR

Arım, balım, modelim…

Doğada bilinen en seçici türlerden biri olan bal arılarının en iyiyi bulmak üzere yaptıkları araştırma, en iyi ve en uygun kaynak bulunduğu zaman tüm arıların aynı bölgeye hücum etmesi gibi genetik çalışma prensipleri, Kayseri Erciyes Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Derviş Karaboğa’ya ilham kaynağı oldu. Prof. Karaboğa, arıların nektar arama davranışını model alarak Yapay Arı Kolonisi (Artificial Bee Colony- ABC) adında bir algoritma geliştirdi. Amaç en iyiyi en az enerjiyle en kısa zamanda bulmak!

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


Kahvaltı soframızdaki bir kâse balı üretebilmek için arıların kusursuz bir çalışma planı yaptıklarını biliyoruz. Bir kolonideki binlerce arı birbirleriyle uyum içerisinde çalışarak 100 kilometrekarelik arazideki en zengin nektar kaynaklarını bulup çiçek özlerini kovana taşıyor. Ancak arılar buldukları “her çiçekten bal almıyor”. Doğada bilinen en seçici türlerden biri olan bal arıları, en iyiyi bulmak için profesyonel bir araştırma-geliştirme departmanı gibi çalışıyor. En zengin ve kaliteli nektar içeriğine sahip olan çiçek bölgelerini araştırırken, bölgenin kovana uzaklığı, hava koşulları ve günün hangi vaktinde olunduğu gibi parametreleri de göz önünde bulunduruyor. Grup zekâsının en olağanüstü örneklerinden birini sergileyen bal arıları için hedef en iyiye, en az enerjiyi sarf ederek yani en kısa yoldan ulaşmak. Bu hedefe ulaşmak için ortak hareket ediyorlar. Ortak karar verme sürecindeki en önemli arı hareketi ise arı dansı. Arılar zengin nektar bölgesi ararlarken mesafe, nektarın kalitesi gibi bilgileri devamlı olarak kaydediyorlar. Ancak bir öncekinden daha iyi ve uygun bir kaynak bulduklarında geçmiş bilgileri siliyorlar. Bu, mükemmeli arayan bal arılarının en önemli özelliklerinden biri. Yeni bir besin kaynağı bulan arı, koloninin diğer üyelerine haber vermek üzere hemen kovanına geri dönüyor. Kaynağın kovana uzaklığı, doğrultusu, zenginliği gibi gerekli her türlü bilgi ise arı dansında gizli. Bu dans bilginin niteliğine göre değişiyor. Örneğin “daire dansı” kaynağın kovana 15 metreden daha yakın mesafede olduğunu gösteriyor. Arılar 25-100 metre arasındaki besin kaynakları için de “sallanma dansı”nı kullanıyor. Kovana 100 metreden daha uzak kaynaklar içinse kaynağın uzaklığını, koordinatlarını ve niteliğini bildiren “kuyruk dansı” ile iletişim kuruyor. Ancak tek bir arının dansı ile tüm kovan harekete geçmiyor. Öncelikle koloniden bir grup arı öncü olarak işaret edilen bölgeye gidiyor. Bu öncü grup uçuştan döndüğünde onlar da dans ediyorsa o zaman diğer arılar da hedefe doğru uygun adım marş. Bulunan besin kaynağının verimsiz olması durumunda da arılar dans ediyor. Yalnız bu dans isteksizce yapılıyor ve kısa sürüyor. Bu durumda kolonideki sayıları yüzde 5-10 civarında olan kâşif arılar yeni bal kaynakları aramak için yola çıkıyor. Rasgele araştırma yapan bu kâşif arılar, yeni bir kaynak keşfettikleri zaman dans etmek üzere derhal kovanın yolunu tutuyor. Ve bu böyle sürüp gidiyor.

Yüzlerce “en iyi çözüm”

İşte arıların en iyiyi bulmak üzere yaptıkları araştırma, en iyi ve en uygun kaynak bulunduğu zaman diğer arıların da derhal o bölgeye yönelmesi, Kayseri Erciyes Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Derviş Karaboğa’ya ilham vermiş. Prof. Karaboğa, arıların bal yapmak üzere nektar arama davranışını model alarak Yapay Arı Kolonisi (Artificial Bee Colony- ABC) adında bir algoritma geliştirmiş. Bu algoritma askeri alandan uçuş sistemlerinin kontrolüne, inşaat sektöründen tıp alanına, elektronik devrelerden yapay sinir ağı tasarımlarına, mühendislik sorunlarının çözümünden veri madenciliğine ve fabrikaları tam kapasite çalıştırma programlarına kadar hemen her alanda kullanılabiliyor. Prof. Karaboğa, algoritmanın insan gruplarının doğru ve işlevsel çalıştırılması için de kullanılabileceğini belirtiyor. Amaç tabii ki bir işi en kısa zamanda en verimli şekilde yapıp bitirmek. Türkiye ve dünyadan pek çok üniversitenin de araştırmalarında kullandığı ABC algoritması, en iyiye ulaşmak için milyonlarca olasılığı gözden geçirerek inceliyor. “İnsan zekâsı en çok birkaç tane en iyi çözüm yöntemi bulurken, bu algoritma yüzlerce en iyi çözümü bulabiliyor” diyen Prof. Karaboğa, algoritmayı özetle şöyle anlatıyor:

Kâşif arılar milyonlarca olasılık deniyor

“ABC algoritmasının temel aldığı minimal modelde üç çeşit yapay arımız bulunuyor. Bunlar işçi arılar, gözcü arılar ve kâşif arılar. Öncelikle kâşif arılar probleme yönelik olarak rasgele belirlenen çözüm noktalarına yerleştiriliyor ve artık birer kaynakları olduğundan işçi arı durumuna geçiyorlar. Her bir işçi arı elindeki çözümden, diğer arılardan aldığı bilgiler ışığında alternatif çözümler üretiyor. Elindeki çözümden (nektar kaynağı) daha iyi bir çözüm bulduğunda ise diğerini terk edip bu kaynağa yöneliyor. Daha sonra devreye gözcü arılar giriyor ve işçi arıların kaynak hakkında verdikleri bilgileri kullanarak bu arıların gittikleri kaynakların etrafındaki kaynaklara (çözümlere) yöneliyorlar. Eğer kaynak (çözüm) işe yaramaz ise yapay kâşif arılar başka kaynaklar (çözümler) bulmak üzere yeniden işbaşı yapıyor. Bu aşamalar algoritmik formda,
• İşçi arıları kaynaklara gönder ve nektar miktarlarını hesapla
• Gözcü arıları kaynaklara gönder ve nektar miktarlarını hesapla
• Rasgele yeni kaynaklar bulmaları için kâşif arıları gönder
• O ana kadarki en iyi kaynağı hafızada tut, şeklinde ifade ediliyor.

ABC algoritmasıyla ilgili makaleleri Journal of Global Optimization, Neural Network World, Journal of the Franklin Institute ve International Journal of Electrical Power and Energy Systems Engineering gibi uluslararası, saygın bilimsel dergilerde yayımlanan Prof. Karaboğa, algoritmanın 5 bin parametreli karmaşık problemlerde bile çözüm üretebildiğini söylüyor. Özetlemek gerekirse, gerçek hayattaki her bir çiçek, algoritmada bir çözüme denk geliyor. Yapay arılar bu çözüme ulaşabilmek için mevcut parametrelerle milyonlarca olasılık deniyor. İstenen standartlara en uygun çözüme ulaşıldığında ise kâşif arı diğer arılara haber veriyor ve sistemdeki tüm arılar aynı çözüm üzerinde çalışmaya ve çözümü mükemmelleştirmeye çalışıyor. Ümit vaat etmeyen çözüm olasılıkları üzerindeyse durulmuyor. Daha iyi çözüm bulunduğu an diğerleri derhâl elimine ediliyor.
ABC ile ilgili ilk makalesini 2005 yılında yayımlayan Prof. Karaboğa’nın geliştirdiği bu algoritma artık pek çok üniversite çalışmalarında ve araştırmalarında kullanılıyor. Algoritmanın şimdiye kadar uygulandığı çalışmalardan bazı örnekler:

Savunmada arı modeli

Kablosuz sensörler: Prof. Karaboğa ve ekibinden Bahriye Baştürk Akay ile Celal Öztürk, özellikle askeri alanda sınır güvenliği sağlamak amacıyla geliştirilen kablosuz sensörlerin enerji problemini çözmek için arı algoritmasını kullanıyor. Kablosuz sensör, bir bölgedeki sıcaklık, nem, ışık, ses, basınç, kirlilik, toprak bileşimi, gürültü seviyesi, titreşim, nesne hareketleri ve fiziksel durum gibi bilgileri ileten bir tür minyatür algılayıcı. Bunlardan milyonlarcası bir bölgeye atıldığında, o bölge hakkında devamlı surette istihbarat sağlanabiliyor. Bu yüzden bu sensörler askeri alanda büyük önem taşıyor. Bu minik aygıtlar kendi aralarında birbirlerine sinyal yollayarak tüm bölge hakkında ana merkeze bilgi aktarımı yapıyor. Askeri alan dışında, nesli tükenmekte olan hayvanların gözlenmesi, hasta takibi, trafik akışının takip edilmesi ve orman yangınlarının tespiti gibi amaçlarla da kullanılabiliyor. Ancak bu sensörlerin en büyük problemi enerji takviyesi yapılamıyor oluşu. Prof. Karaboğa ve ekibi, bu sorunu aşmak için arı algoritmasını kullanıyor. Sensörlerin uygun şekilde yerleştirilmesi ömürlerini uzatıyor. Sensörlerin muhtemel yerleşim durumları gerçek arı dünyasındaki çiçeklerin pozisyonlarına, sensörlerin etki alanlarının toplamı ve sensör sayısının azlığı ise çiçeklerin nektar miktarlarına karşılık geliyor. Nasıl ki arılar fazla enerji sarf etmemek için belli bir güzergâh izleyerek çiçekleri geziyorsa, yapay arılar da sensörler için daha iyi yerleşim alternatifleri arıyor. Sensörler birbirinden uzaklaştıkça daha çok enerji harcamak zorunda kaldıklarından, iyi bir yerleşim planı enerji sarfiyatını minimuma indiriyor. Çalışma halen devam ediyor. Karaboğa algoritmanın çok yüksek hızda seyreden askeri füzelerde de kullanılabileceğini belirterek, “Bu füzelerin navigasyonla ilgili problemlerini anlık çözmesi gerekiyor. Yönlendirilen yere ulaşması için mevcut uçuş parametresini koruması ve çok sayıda parametrenin aynı anda çözülmesi gerekiyor. Uçak sistemleri, dengesiz sistemlerdir. Bilgisayar sistemi olmadan bunlar havada kalamaz. Bunun için sensörlerden gelen parametreler eş zamanlı çözülmeli ve platformun neresine, ne tarz bir tepki uygulanması gerektiği belirlenip, tepki üretilmelidir” diyor.

Yapay doktorlar yolda

Veri madenciliği: Günümüzde bilgi teknolojilerinin kullanımının artmasıyla verilerin bilgiye dönüşümü iyice önem kazandı. Özellikle tıbbi alanda bu daha da önemli. Bu amaçla ABC, medikal verilerin hastalık teşhisi ve tahmininde hekime yardımcı olacak karar destek sistemlerinin tasarımına yönelik bir programda kullanılmış. Prof. Karaboğa ve ekibinin gerçekleştirdiği bu uygulamalarda, hastalardan alınan verilerden hastalık çeşitlerinin en doğru şekilde belirlenmesi hedefleniyor. Hastalık çeşitleri çiçeklerin pozisyonlarına karşılık gelirken hastalığın doğru belirlenme oranı da çiçeklerin nektar seviyelerini sembolize ediyor. Bir kişinin ateş, ishal, tansiyon gibi tüm sağlık bilgileri düzenli olarak sisteme girildiğinde, sistem tüm alanlarda uzmanlaşmış bir doktor gibi çalışarak, olasılıklar havuzundan örneğin hastanın kanser olma ihtimalini görerek alarm veriyor.

En iyi çimentoyu arılar buluyor

Beton karışımı: Erciyes Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde gerçekleştirilen bu çalışmada ise ABC, mükemmel çimentonun formülünü bulmak için kullanılmış. Mukavemeti yüksek ve ekonomik olan çimentonun üretilebilmesi için yapay arılar çimentonun içinde kullanılacak tüm malzemeleri değişik oranlarda karıştırarak milyonlarca olasılık deniyor. Sistem zemin ve katlar için ayrı ayrı çimento formülasyonları üretiyor. Malzemelerin her bir karışım kombinasyonu yapay arılar için alternatif bir çiçeğe karşılık geliyor ve bu kombinasyonun ürettiği beton maliyeti ile kalitesi de nektar miktarıyla ilişkilendiriliyor. İşçi ve gözcü arılar bilinen karışım bilgilerini kullanarak daha iyi karışımları bulmaya çalışırken, kâşif arılar yepyeni karışımları keşfetmeye çalışıyor. Bu çalışma ticari alanda kullanılmak üzere bir paket program haline getirilmiş bile.

Taşıyıcı çatı sistemleri: ABC algoritması kullanılarak Aksaray Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde yapılan bir çalışmada ise, çelik kafes sistemlerinin taşıyıcılığının mükemmelleştirilmesi sağlanmış. Bu uygulamalarda malzemelerin olası değerleri muhtemel bir çözüme ve dolayısıyla yapay bir çiçeğin pozisyonuna karşılık geliyor.

Sayısal süzgeç tasarımı: Erciyes Üniversitesi Elektrik Elektronik Bölümü’nde Prof. Karaboğa’nın eşi Nurhan Karaboğa tarafından yapılan bu çalışmada ise ABC, haberleşme sistemlerinde istenmeyen frekansların bastırılması amacıyla kullanılmış. Sayısal süzgeci tanımlayan bir katsayılar dizisi bir yapay çiçeği temsil ediyor, bu süzgecin başarısı ise çiçeğin nektar zenginliği ile orantılı. Gözcü, işçi ve kâşif arılar birlikte çalışarak istenen özellikleri sağlayan en ekonomik süzgeci tasarlamayı başarmış.

Basınç tankı tasarımı: Bu çalışmada da ABC, kullanılan malzemenin kalınlığı, tank uzunluğu, başlık çapı gibi parametrelerin tayininde kullanılmış. Olası farklı tank tasarımları farklı çiçek pozisyonlarına karşılık geliyor. Kâşif arılar farklı yeni tasarımlar bulabilmek için rasgele yeni çiçek arayışındayken, işçi ve gözcü arılar da eldeki çözümlerden faydalanarak daha iyi bir basınç tankı tasarımı arayışına giriyor.


ABC algoritması, Hindistan Hyderabad Üniversitesi, Çin Hohai Üniversitesi, Hindistan Jawaharlal Nehru Teknik Üniversitesi, Çin Dalian Teknoloji Üniversitesi, Tayland Asya Teknoloji Enstitüsü, Hindistan Ulusal Teknoloji Enstitüsü ve Meksika Avanzada Ulusal Enformatik Laboratuarı’nda da çeşitli araştırmalarda başarıyla kullanılmış.

Not: Prof. Derviş Karaboğa’nın ABC algoritması, hakemli bir bilimsel makale sitesi olan ve ancak birkaç bilim insanının referans olmasıyla girilebilen www.scholarpedia.org’da da yayınlanıyor. Prof. Karaboğa bu siteye giren ilk Türk bilim insanı. Arı algoritmasını kullanmak isteyenler http://mf.erciyes.edu.tr/abc adresine tıklayarak programı ücretsiz olarak indirebilirler.

22 Haziran 2009 Pazartesi

'akıllı' teknolojiler Nasreddin Hoca'nın eseri (bulanık mantık)

KAFANIZ MI KARIŞIK? BİR ŞEYE HEM ‘EVET’ HEM ‘HAYIR’ MI DİYESİNİZ GELİYOR? HEM KEMALİST HEM İSLAMCI HEM DE FAŞİST Mİ HİSSEDİYORSUNUZ? SORUN DEĞİL, DOĞRU YOLDASINIZ!


Bence sen de haklısın!

Her yanımızı saran ‘akıllı’ teknolojilerin aslında Nasreddin Hoca’nın ‘sen de haklısın’ felsefesiyle temellendirildiğini biliyor muydunuz? Yani “Bulanık Mantık” düşünme sistemiyle…

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


Çamaşırın kirlilik derecesini algılayıp ona göre su ve deterjan kullanan çamaşır makineleri, otomatik vitesli, sıcaklık, basınç ve hıza göre yakıt harcayan araçlar, uçaklardaki otomatik pilot sistemi, ortamda birinin olduğunu hisseden alarm sistemleri, internette yazdığınız kelimeye göre neyi aramış olabileceğinizi tahmin eden arama motorları, el yazısı, parmak izi, görüntü ve ses tanıma sistemleri, “Yüzüklerin Efendisi” filmindeki askerleri gerçekçi gösterebilmek için kullanılan bilgisayar efektleri, kullanıcısının hava sıcaklığı 30-32 dereceyken kendisini 22 dereceye ayarladığını öğrenen klimalar, gidilecek katların sırasını en az enerji ve zamanı harcayacak şekilde belirleyen asansör sistemleri, chat odalarındaki küfür içeriğinin tespitinin sağlanması, nesnenin uzaklığına göre netleme yapabilen fotoğraf makineleri, facebook’ta size benzeyen kişileri bulmanıza yardımcı olan ‘ikiz yüz’ programı ve daha saymakla bitmeyecek birçok ‘akıllı’ teknoloji… Hepsinin yetenekleri birbirinden farklı ama bir ortak noktaları var; Nasreddin Hoca! İnsan sağduyusu, mantığı ve sezgileriyle davranan bu teknolojilerin temelinde Nasreddin Hoca’nın “Sen de haklısın” felsefesi yatıyor.

Davalıya döner Nasreddin Hoca “Haklısın” der; davacıya döner “Sen de haklısın” der; katip “Hocam hem davalı hem de davacı nasıl haklı olur?” dediğinde katibe döner ve “Sen de haklısın” der. Nasreddin Hoca’nın yüzlerce yıl önce keşfettiği “Bulanık Mantık” ile düşünme sistemi, günümüzün teknoloji, siyaset ve felsefe dünyasının harcını oluşturuyor. Kürt, Ermeni, türban, laiklik, şeriat, parti kapama, doğu-batı çelişkisi gibi sorunlarla kafası allak bullak olmuş ülkemizde “Bulanık Mantık”tan söz etmenin ‘mantıklı’ olacağını düşündük. Peki nedir Bulanık Mantık? Klasik Aristo mantığının ‘bir şey ya kırmızıdır ya kırmızı değildir’ önermesine karşın ‘bir şey hem kırmızıdır hem de kırmızı değildir’ diyerek kafa tutan bir
düşünce sistemidir. Örneğin ‘akıllı’ klimamız havayı sıcak veya soğuk diye ikiye ayırmıyor. Havanın hem sıcak hem de soğuk (yani ılık) olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak havanın sıcaklık ‘derece’sine göre bir ayarlama yapıyor. Çamaşırın kirlilik ‘derece’sini algılayarak ona göre az, biraz, oldukça, çok veya çok fazla deterjan ile su kullanan çamaşır makineleri de böyle. Kirli veya kirli değil demiyor; kirli ile temiz arasındaki çizelgede ‘kirlilik-temizlik’ derecesi saptaması yapıyor. Yani Bulanık Mantık’ta her şey bir derece meselesi. Nasreddin Hoca ‘sen de haklısın’ derken, herkesin haklı ile haksız arasındaki çizelgede iki kutba da bir derece yakın olabileceğini anlatmak istemiştir. Yani kimsenin yüzde 100 haksız olamayacağı gerçeğini!

1965 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesi’nde dekan olan, Azeri Türklerden Prof. Lütfi Askerzade tarafından “Bulanık Kümeler” başlıklı bir makale ile bilim dünyasına tanıtılan bu mantık sistemi, bugün başta Japonya olmak üzere teknoloji üreten dev şirketler tarafından kullanılıyor. Bundan etkilenen siyasiler tek bir ideolojiyi değil çok sayıda ideolojiyi birleştirerek kitlelere hitap ediyor. Batı düşünce sistemine ait olan Aristo mantığındaki ‘bir şey ya öyledir ya öyle değildir’ iddiasına karşın, Doğulu kabul edilen Bulanık Mantık ‘bir şey hem öyledir hem de böyledir’ diyor.

Peki bu düşüncenin temeli neye dayanıyor? 1900’lerin başında bilim dünyasını birbirine katan Kuantum Fiziği’ne. Meşhur çift yarık deneyi ile tek bir elektronun aynı anda iki yerde birden olabildiği ispatlanınca tüm kafalar karışmıştı. Dünya baştan sorgulanmalıydı. Sorgulandı da! Hem de her şey, matematik bile. Einstein’in ünlü “Matematik kanunları gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında gerçeği yansıtmazlar” sözü Kuantum Devrimi’nin bir sonucuydu.

Öyleyse artık “çamaşır makineleri çamaşırın az kirli olduğunu algılayıp biraz deterjan ve su kullanıyorsa, ben neden A partisine oyumun birazını veremiyorum? Artık matematikçiler biraz 2 ile az çok 3’ü toplamaya başladıysa, ben neden biraz Kemalist, az çok İslamcı, oldukça liberal ve azıcık da faşist olmayayım?” deme zamanı geldi!


İTÜ İnşaat Mühendisliği Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekai Şen

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde BUMAT’ı (Bulanık Mantık ve Teknolojisi Kulübü) kurdu. Okulda Bulanık Mantık dersleri veriyor ve sınavlarda soruyor. İnternette de konuyu anlattığı videoları bulunuyor.

Nedir Bulanık Mantık?
-Aslında bu doğal bir mantıktır. Ama 2300 sene önce Aristo bu doğal mantığı basitleştirmek için 0-1’li mantık yani ‘evet-hayır’, ‘beyaz-siyah’, ‘artı-eksi’ gibi iki seçeneği olan bir mantık haline getirdi. “Ya benim dediğim doğrudur ya da doğru değildir” cümlesiyle örnekleyebiliriz. Ama bir insan bir olayda biraz haklı biraz haksız olamaz mı? Siyasetçi arkadaşlarıma da Bulanık Mantık öğrenmelerini tavsiye ediyorum.

Bilim bundan nasıl etkilendi?
-Öklid geometrisi yerine kesirli geometri denen Fraktell geometrisi kullanılıyor artık. Matematik bile bulanıklaştı. Matematikçiler biraz 2 ile azçok 3’ü toplama derdinde.

Teknolojiyi nasıl etkiledi?
-Günlük konuşmalarımızda ifadelerimiz hep bulanıktır. Biraz, az çok, belli belirsiz, hafiften gibi kelimeler kullanırız. Artık çamaşır makineleri de böyle çalışıyor. Sensörlerle kirlilik derecesini algılıyor. Makinenin bir ucundan lazer gönderiyor. Karşı tarafa az ışık düşüyorsa belli ki kir fazla ve bu yüzden ışınlar direkt olarak karşıya geçememiş. O zaman ‘çok kirli’ diye algılayıp ona göre deterjan ve su kullanıyor. Tamamen insan özsezisi, sağduyusu.

Bu teknoloji ilk nerede kullanıldı?
-İlk Japonya kullanmaya başladı çünkü Batı kültürüne tersti. Doğulu bir mantıktı. Ama 90’lardan sonra mecburen Amerika da kullanmaya başladı. Bugün reklamlarda bir ürünün başına ‘akıllı’ kelimesi getiriliyorsa hepsi Bulanık Mantık ürünüdür.

Japonya’da en önemli kullanım alanları nelerdir?
-Mesela trafik sinyalizasyonları. Aristo mantığına göre beş araç da olsa 100 araç da olsa ‘trafik var’dır. Ama Bulanık Mantık’ta çok az, biraz, oldukça, bayağı diye tanımlamalar vardır. Böyle trafik lambaları var. Kuyruğun uzunluğuna göre kırmızının ya da yeşilin süresini kendisi belirliyor. En önemli örnek ise insansız çalışan Tokyo metrosu. Hiç sarsılmadan, freni hissetmeden duruyorsun metroda. Volkswagen de artık sıcaklık, basınç ve hıza göre yakıt yakıt harcayan araçlar üretiyor. Yüzde 20 benzin tasarrufu sağlıyor.

BUMAT’ta neler yapıyorsunuz?
-Mesela İSKİ’ye iki tane yazılım yaptık. İstanbul’da hangi semtlerin hangi gün ve saatlerde ne kadar su kullandığını belirleyip su dağıtımını ona göre düzenledik. Yüzde 15 su tasarrufu sağladık. Zeytinburnu Belediyesi için de binaların deprem haritasını çıkardık. Ölçümleri “dayanıklı ya da dayanıksız” diye yapmadık; ne açıdan ne kadar dayanıksız olduklarını tespit ettik.
………………
Mehmet Altan

Aslen bir istatistikçi ve yıllardır Kuantum Fiziği ile ilgileniyor.

Neden fizik verilerini düşünce hayatında kullanıyoruz?
-İnsan evreni, doğayı nasıl tanımlarsa, bütün hayatı da onun üstünden kurgular. Örneğin Newton fiziği evrenin makro düzeyde işleyiş yasalarını çıkarmıştı. Adam Smith de iktisadı Newton fiziğinin bir türevi olarak oluşturdu.

Dünyada siyasiler Bulanık Mantık’ı kullanıyorlar mı?
-Kimse artık dünyada keskin bir taraf olarak çoğunluğu sağlayamıyor. Bu uzun zamandır böyle. Mitterand Fransa’da 1981’de Sosyalist Parti’nin başkanıydı. Bir analiz yaptı ve dedi ki ‘artık işçi sınıfı toplumun egemen unsuru değil, çoğunluğu kapsamıyor, ben bunun yanına ücretlileri de, memurları da koyayım’ dedi. Sonuçta devlet başkanı oldu. Tony Blair de bu mantığın başka bir siyasal uygulamasını yaptı. İşçi Partisi’nin mantığını yumuşattı. Clinton da demokratlarla cumhuriyetçilerin en olumlu yanlarından muazzam bir kitleye gitti. Bush da demokratların olumlu yanlarını benimseyerek yola çıkmıştı.

AKP’nin başarısını bu anlamda nasıl değerlendirebiliriz?
-AKP’nin toplumun çok daha geniş kesimini kapsayabilecek, cumhuriyetçilerle demokratların anlamlı ve yığınlara giden politikalarını bir araya getirmek gibi bir becerisi var. Devrimci, muhafazakar, sosyal demokrat gibi büyük kalabalığın düşünüşünü kendi uygulamasında bir araya getirdi.

CHP bunu yapamadığından mı başarısız?
-CHP toplumun yeni etkileşimlerinden ve değişimlerinden yeni dersler çıkarmıyor. Gittikçe azalan ve daralan bir şekilde aynı üslubu sürdürüyor. 1930’lu yılların devletçi geleneğin mirasçısı olan bir takım kesimin duymak istediği sloganları söylüyor.
………….
Onarımcılar grubu genel koordinatörü Elektrik Elektronik Mühendisi İsmail Yiğit

Değişik meslek gruplarından gençlerin bir araya gelerek konu üzerine yapılan çalışmaları Türkçeye çevirdikleri ve yazılar yazdıkları bir grup (www.onarimcilar.net)

Bulanık Mantığı siyasette kullanırsak nasıl bir rejim yaratırız?
-Hitler, insanları Aryan ırkından olanlar ve olmayanlar diye ayırırken, Stalin Rusyasında insanlar devrimciler ve karşı-devrimciler olarak sınıflandırılırken ve McCarthy Amerikasında insanlar ya komünist ya da anti-komünist diye tanımlanırken kuşkusuz ki ikili mantık kullanılıyordu. Ülkemizdeki laiklik, Kemalizm, Müslümanlık, irtica vb. kavramlara dair tartışmaların da son derece sığ bir şekilde klasik mantıkla yürütüldüğünün de altını çizmek istiyoruz. Dolayısıyla, Bulanık Mantık esaslı siyasi rejimlerin insanları daha huzurlu ve mutlu yapabileceğini öngörebiliriz.

Bulanık Mantık seçimlerde kullanırsa nasıl bir tablo çıkar ortaya?
- Bulanık Mantık esaslı bir seçim sisteminde ise oyunuzu örneğin üç parti arasında belli yüzdelerde dağıtma imkanınız olacaktır. Bu da daha doğru bir sonuç verecektir.

Bulanık Mantık ile tasavvuf benzer özellikler gösteriyor değil mi?
-Kuantum Fiziği ‘çift yarık deneyi’nde bir elektron iki delikten aynı anda geçebiliyor. Bize anlatılan eski hikayelerde de mesela bir insan aynı anda hem İstanbul’da hem de Mekke’de Hac’da olabiliyordu. Kuantum kuramının neresi garip? Bu hikayeleri bilmeyenler için gariptir ama bir Türk için o kadar da şaşılacak bir durum değil.
…………………….
Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Okyay Kaynak

Bulanık Mantık temelli sistemler geliştirmek üzerine çalışmalar yapıyor.

Bulanık Mantık’ı örnekleyebilir misiniz?
-Pazar günü Aristo’nun ikili mantığına göre haftasonu kümesine aittir. Cuma da haftaiçine. Ama gerçek yaşama bakarsak Cuma günü öğlen sonrası itibariyle tatil havasına gireriz aslında, Pazar öğleden sonra da pazartesini düşünmeye başlarız. Pazarın haftaiçi, Cuma’nın da haftasonu kümesine bir aidiyet derecesi vardır yani.

Teknolojide ilk nerede kullanıldı?
-Mamdani bu mantıkla çalışan ilk makineyi yaptı, çimento fabrikalarındaki buhar tribünlerinde kullandı. Basınç düşükse biraz aç, az kapa gibi dilsel tanımlayıcılar kullandı. Artık sistemler çok komplike, her biri için matematiksel sistemler üretmek çok zor. Dolayısıyla modele gereksinim duymayan bir denetim yaklaşımı çok daha kolay geliyor insana. Bulanık Mantık temelli denetleyiciler de bunu yapıyor. Uzman bir kişinin size söylediği kurallardan ve insan sezgisinden kaynak alıyor. Yani sözel sembollerden faydalanıyor. İnsansız hava araçlarında da, Google’da da Bulanık Mantık kullanılıyor.

Bu alanda çalışmalarınız var mı?
-Çok uzun yıllardır çalışıyoruz bu konu üzerine. Abs fren sistemlerine bir uygulamamız var mesela ve bu yıl sunacağız. Tekerlekle yol arasındaki tutunmayı maksimuma çıkardık. Yani lastik yolun durumunu kavrayıp ona göre davranıyor, kayganlık azaltılıyor. Amaç en güvenli bir şekilde arabayı durdurmak. İnsansız hava araçlarının otonom uçması konusunda da Hava Harp Okulu’ndaki bazı subaylarla yaptığımız çalışmaları yayınladık.


Lütfi Askerzade’nin makalesi, 1960’ların sonlarına kadar bilim çevreleri tarafından kabul görmemiş ve hatta ABD Kongresi’nde ABD Ulusal Bilim Vakfı kaynaklarının boşa harcanmasına örnek olarak anılmıştı! 70’lerde ise Japon ve Avrupalı bilim adamları tarafından mühendislik uygulamalarında kullanılan kuram hızla gelişti.


Çift yarık deneyi

1927’de de Clinton Davisson ve Lester Germer tarafından elektronlar üzerinde yapılır. Deneyde tek bir elektron iki dikdörtgen yarıktan geçirilerek, yarıkların arkasındaki ekrana yansıtılır. Elektronun yarıklardan birinden geçmesi beklenirken o her iki yarıktan da aynı anda geçer ve ekranda sıralı aydınlık ve karanlık şeritlerden oluşan bir girişim yani dalga deseni ortaya çıkarır. Bilim adamları böyle mucizevi bir şeyin nasıl olabileceğini anlamak için bir sonraki deneyde yarıklara gözlem aleti yerleştirir. Gözlem aletinden evvel ekranda dalga deseni oluşturan elektron bu kez normal bir madde gibi (parçacık) davranır. Yani tek bir yarıktan geçer. Yani madde biz ona baktığımızda sanki bunu anlıyor ve ‘bir yerde, bir şekilde’ görünmek üzere kılık değiştiriyor. Washington Üniversitesi’nden matematikçi Thomas McFarlane’e göre dünyanın görüntüsü sadece bir illüzyon.

Kuantum bilgisayarlar yolda

0 ve 1 yani var ya da yok mantığına göre çalışan günümüz bilgisayarlarının yerine yakında kuantum bilgisayarları geliyor. Bit yerine ‘Kübit’lerle çalışacak kuantum bilgisayarları üzerine çalışmalar sürüyor. Bu bilgisayarlarda çok daha fazla bilgiyi işlemek mümkün olacak.

10 Haziran 2009 Çarşamba

HİTLER'İN SUYU GENÇLİK İKSİRİ

RUS BİYOKİMYACI, NÜKLEER REAKTÖRLERDE KULLANILAN ‘AĞIR SU’YUN GENÇLİK İKSİRİ OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR.

Hitler’in suyu gençlik iksiri!

Hitler’in atom bombası yapımında kullanmak için peşine düştüğü ve uğruna Norveç’i işgal ettiği ‘ağır su’, Rus biyokimyacı Dr. Mikhail Shchepinov’a göre efsanelere konu olan gençlik iksiri! Kimyasal adı döteryum olan bu gençlik suyu, Dr. Shchepinov’un yaptığı deneylerde meyve sineklerinin ve iplik kurtlarının ömrünü yüzde 30 oranında arttırdı. Dünyadaki suların 6666’da 1’ini oluşturan ‘ağır su’ yaşlanmaya ve yaşlılık hastalıklarına sebep olan serbest radikallerin hücreleri tahrip etmesini engelliyor.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Nazi orduları 9 Nisan 1940 tarihinde Norveç’i işgal etti. 2. Dünya Savaşı yıllarındaki bu işgalin en önemli sebeplerinden biri, ülkenin güney dağları arasındaki Rjukan’da bulunan Vemork Hidroelektrik Santrali’ni ele geçirmekti. Santralde üretilen ‘ağır su’, atom bombası çalışmaları yapan Naziler için çok önemliydi. Kimyasal adı döteryum (Deuterium Oxide) olan bu su, Hitler’in iştahını kabartıyordu. Günümüzde de doğal uranyum kullanılan nükleer reaktörlerin çalıştırılabilmesi için başrol oynayan ‘ağır su’, müttefik devletlerini de harekete geçirmişti. ABD ve İngiltere Almanya’nın atom bombası çalışmalarını sabote etmek için santrale defalarca saldırılar düzenledi. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) bağlı uçaklar, 18 Ekim 1942 günü, Norveç’in SOE (Special Operations Executive/Özel Operasyonlar Birimi) komandolarını, söz konusu tesisi sabote etmek amacıyla görevlendirdi. İlk deneme başarılı olamadıysa da 28 Şubat 1943 günü Norveç komando birimlerinin ortak “Gunnerside Operasyonu” ile ‘ağır su’ üretimi yapan Rjukan’daki elektroliz birimi tahrip edildi. Naziler bu saldırılarda 500 kilo ağır su yitirdi. Ardından, ABD Sekizinci Hava Kuvvetleri’ne bağlı 388 adet B-17 ve B-24 bombardıman uçağı 16 Kasım 1943 günü aynı tesise başka bir saldırı düzenledi. Hava saldırısı elektroliz yapısına çok az zarar verebildi ancak çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bu olayın ardından Naziler, kalan stokları 1944 yılında Almanya’ya naklettiler. Son olarak, 20 Şubat 1944’de Norveç direnişinin başarılı bir saldırısıyla, kalan ‘ağır su’ stoğunu Almanya’ya nakleden gemi tahrip edildi. Tüm bunlar da Nazilere nefes kesici atom bombası üretimi yarışında zaman kaybettirdi. Onların yitirdikleri bu zaman, ABD’nin Manhattan Projesi çerçevesinde Los Alamos Bilimsel Laboratuarı’nda yürütmekte olduğu atom bombası üretme çalışmalarına yaradı. Bilimkurgu filmlerini aratmayan bu olaylar, 2003 Fransız yapımı “Bon Voyage” ve 1965 Hollywood yapımı “The Heroes of Telemark” adlı filmlere de konu olmuştu.

Sineklerin ömrü yüzde 30 arttı!

İşte Hitler’in Norveç’i işgal etmesinin ardındaki en büyük sebeplerden biri olan ‘ağır su’ yani döteryum, günümüzde bilimin dikkatini çok başka bir sebeple üzerine çekmiş durumda. Rus biyokimyacı Dr. Mikhail Shchepinov, ‘ağır su’yun efsanelerde geçen ‘gençlik iksiri’ olduğunu iddia ediyor. Oxford Üniversitesi’nin eski bilimadamlarından Mikhail Shchepinov, çeşitli üniversitelerden bilim insanlarını bir araya getirdiği Retrotope adlı laboratuarında bu gençlik suyu üzerine araştırmalar yapıyor. Biz de bu modern zaman Lokman Hekim’ine ulaştık ve çalışmaları hakkında kendisinden bilgi aldık. Ağır su üzerine çalışmaya 2 yıl önce başladığını söyleyen Shchepinov, “Şimdiye kadar iplik kurtları ve meyve sineklerini az miktarda döteryum ile besleyerek ömürlerini yüzde 30 oranında arttırmayı başardık” diyor. ABD Los Altos Hills’de ve İngiltere’de Oxford’da bulunan Retrotope laboratuarları, insan üzerine de çalışmalar yapmayı sürdürüyor. Moskova’daki Biyoorganik Kimya Enstitüsü ve Belarus Minsk State Üniversitesi ile ortak çalışma anlaşması imzalayan Retrotope’un bünyesinde, Newyork Albert Einstein Tıp Okulu’ndan Jan Vijg ile Kaliforniya Üniversitesi’nden Cynthia Kenyon da bulunuyor.

Nötronun mucizevi ağırlığı

Peki ‘ağır su’ nam-ı diğer döteryum nedir? Suyun kimyasal açılımının H2O olduğunu yani iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğunu herkes bilir. ‘Ağır su’ ise hidrojen atomunun bir izotopu yani başka bir versiyonu olan ‘döteryum’dan oluşuyor. Kimyasal açılımı da D2O. Bildiğimiz hidrojen atomu bir proton ve bir elektrondan oluşuyor. ‘Döteryum’ ise bir proton ve bir elektronun yanı sıra çekirdeğinde bir de nötron taşıyor. İşte suyu ‘ağır’ ve mucizevi hale getiren bu bir tanecik nötron. Görünümü suya benzeyen ‘döteryum’ normal sudan farklı olarak birazcık tatlı. Ayrıca ‘ağır su’dan oluşan buz küpleri normal suda batıyor. Yeryüzünde bulunan hidrojenin yüzde 0.015’i ‘döteryum’dan yani ‘nötronlu hidrojen’den oluşuyor. Başka bir matematikle dünyadaki suların 6666 birimde 1 birimi döteryum içeriyor. Kaynama ve donma noktaları sudan farklı olan ‘döteryum’, çeşitli elektroliz yöntemleriyle normal sudan ayrıştırılabiliyor. En heyecanlı bölüme geliyoruz şimdi. Yani ağır suyu gençlik iksiri yapan şeyin ne olduğuna!

İzotop etkisi!

Bunu anlatmak için söze serbest radikallerden girmek gerekiyor. Yaşlanmayla ilgili kabul gören en yaygın teori ‘serbest radikal’ teorisi. Bilim dünyası serbest radikallerin yaşlanmaya sebebiyet veren en önemli faktör olduğunu kabul etmiş durumda. Serbest radikaller, hücrelerdeki enerji üretimi sırasında ve bağışıklık sisteminin zararlı mikroorganizmalarla mücadele etmesi esnasında ortaya çıkabildiği gibi, çevre kirliliği, sıcaklık, UV ışınları, işlenmiş gıdalar, alkol, stres, sigara ve reçeteli ilaçlar gibi dışarıdan gelen etkilerle de oluşabiliyor. Genellikle oksijen kaynaklı yani oksidadif serbest radikaller yaşlanmanın sebebi olarak görülüyor. Buna bilim dilinde ‘oksijen paradoksu’ deniyor. İnsana hayat veren oksijen aynı zamanda da hayatı geri alıyor. İronik ama, fazla oksijen alımına sebep olan ağır egzersizler bile serbest radikal oluşumunu tetikleyebiliyor. Elbette vücudumuzda molekülleri tahrip eden bu serbest radikalleri alt edecek bir savunma sistemi var. Ancak yaş ilerledikçe ve hücre dejenerasyonu arttıkça bu sistem de çökebiliyor. Sonuç sadece kırışıklıklarla sınırlı değil; Parkinson, Alzheimer, böbrek yetmezliği, kalp rahatsızlıkları gibi pek çok yaşlılık hastalığı ve bağışıklık sistemiyle ilintili rahatsızlıklar da oksijen kaynaklı serbest radikal tahribatının bir sonucu. En tehlikeli radikal saldırıları ise protein içindeki zayıf karbon-hidrojen bağlarına yapılan saldırılar! İşte ‘ağır su’ denen ve hidrojenin bir izotopu (farklı bir versiyonu) olan ‘döteryum’, bu saldırılara karşı güçlü bir bodyguard görevi üstleniyor. Serbest radikaller hidrojen bağlarını kolayca koparabilirken, ‘kovalent bağ’ yapısı hidrojene kıyasla 80 kat daha güçlü olabilen ‘döteryum’ hattını geçmek son derece zor. İşte Dr. Shchepinov buna ‘izotop etkisi’ diyor. Aslında izotop etkisi 1930’larda keşfedilmiş ancak ne var ki, bu etkiyi gençlik iksiri olarak kullanmak ilk olarak Dr. Shchepinov’un aklına gelmiş. Shchepinov, “Eğer yaşlılık ve yaşlanmaya bağlı hastalıklar serbest radikallerin kovalent bağları tahrip etmesinden kaynaklanıyorsa ve aynı bağlar izotop etkisiyle güçlendirilebiliyorsa, neden zayıf biyomolekülleri serbest radikal ataklarına karşı daha dayanıklı hale getirmeyelim ki! Yapılması gereken döteryumu zayıf olan bağ yapılarına yerleştirmek ve gerisini kimyaya bırakmak!” diyor.


Gençlik ve sağlık için ‘IFood’

Dr. Shchepinov 2007 yılında bu çalışmasını Rejuvenation Research Dergisi’ne sunmuş ilk olarak. Böylece bu müthiş fikirden geniş bir kitle haberdar olmuş. Biyoteknoloji girişimcileri Charles Cantor ve Robert Molinari’nin el vermesiyle de Retrotope laboratuarlarını kurmuş. Laboratuarda iplik kurtçukları ve meyve sinekleri üzerine yapılan deneyler ümit vaat ediyor. ‘Ağır su’ ile beslenen bu canlıların ömürleri yüzde 30 oranında uzamış. İnsanlar üzerinde de 10 haftalık bir deney yapılmış. İnsan üzerinde toksik bir etkisi olmadığı bilinen döteryumun insan ömrünü ne kadar uzatabileceği ise uzun yıllar sürecek deneyler sonucunda açıklığa kavuşabilecek. Ancak Dr. Shchepinov, fazla miktarlarda ‘ağır su’yun toksik etkisi olduğunu da belirtiyor. “Memeli hayvanlar üzerinde yaptığımız deneylerin sonuçlarına göre, vücut suyunun yüzde 35’i ‘ağır su’ ile değiştirilirse bu ölümcül oluyor” diyor. Retrotope’da ayrıca ‘ifood’ adlı bir de yiyecek projesi geliştiriliyor. Amaç, yiyecekleri döteryumla zeginleştirerek uzun ömür, gençlik ve sağlık veren gıdalar üretmek!

Ağır bebekler!

Yalnızca döteryum değil, karbon, nitrojen ve oksijen gibi tüm atomların ‘ağır izotop’ları kovalent bağ yapısı açısından çok çok güçlü. Karbon atomunun ağır izotopu Karbon-13 gibi... Yeni doğan bebeklerin Karbon-13 bakımından çok zengin oldukları ve annenin vücudundaki tüm Karbon-13 stoğunu fetusa boşalttığı biliniyor. Bu, dünyaya gözlerini yeni açan, savunmasız bebeğin serbest radikal saldırılarına karşı ‘izotop etkisi’nden daha çok faydalanması için mucizevi bir sistem. Bebek farelerin de vücutlarındaki karbonun yüzde 60’ının Karbon-13’ten oluştuğu biliniyor.


Kovalent bağ nedir?

İki atom arasında bir veya daha fazla elektronun paylaşılması sonucunda, atomların çekirdekleri arasında oluşan bağ.

PLAZMA TELEVİZYON TEKNOLOJİSİ BİYOLOJİK SİLAHLARA KARŞI

PLAZMA TELEVİZYON TEKNOLOJİSİ BİYOLOJİK SİLAHLARA KARŞI


Virüslerle ‘soğuk savaş’ dönemi başladı!


Bir gaza enerji verilmesiyle elde edilen maddenin plazma hali biyolojik silah ve virütik hastalıklara karşı yeni bir umut oldu! Virginia Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde konu üzerine çalışmalar yapan Türk fizikçi icat ettiği ‘plazma kalemi’ni ve ‘soğuk plazma’ teknolojisini anlatıyor.

ÜRÜN DİRİER
urun.dirier@aktuel.com.tr

Önce ‘plazma’ vardı. Bütün madde ondan türedi. Big Bang teorisine göre evren başlangıçta yoğun bir nokta halindeydi ve birden şiddetle patladı. Bazı bilim adamlarına göre bu bir patlama değil, paralel evrenler arasında bir geçişti. Geçiş ya da patlama, birkaç saniye içinde evren o kadar yüksek bir enerjiye sahip oldu ki tümüyle plazma hale geçti. Plazma halden genişlemeye ve soğumaya başlayan evrende galaksiler, gezegenler oluştu, okyanuslar, kıtalar meydana geldi. Yani hammaddemiz ‘plazma’ idi. Bilim insanları bir gaza yeterli miktarda enerji vererek plazma elde edebiliyor günümüz teknolojisiyle. Plazma televizyonlar, florasan lambalar ve plazma klimalar bu teknolojinin kullanıldığı bazı örnekler. Ama bilim gözünü şimdi biyolojik silah yapımında kullanılan ve AIDS, Kuş gribi, Deli dana, Sars gibi salgınlara neden olan virüsleri plazma teknolojisiyle yok etmeye dikmiş durumda. Bu konuda en önemli çalışmalar dünyanın tek biyoelektrik araştırma merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Virginia Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde yapılıyor. Merkezde ‘soğuk plazmaların farklı biyolojik hücreler üzerindeki etkileri’ni inceleyen araştırma projelerinde görev alan fizik doktoru Tamer Akan, tıpta çığır açan plazma teknolojisini Yeni Yeni Aktüel’e anlattı.


10 saniyede dezenfeksiyon

Gaza verilen enerji ile gaz atomlarından elektronlar kopuyor yani gaz atomları iyonlaşıyor. Elde edilen plazma hal içinde çok sayıda radikal içeriyor. Bu serbest radikaller organizmaların savunma mekanizmalarını bozma özelliğine sahip. Plazmalar bir santimetre küp hacimde yarım trilyondan fazla serbest radikal üretebildiği için herhangi bir bölgeyi zararlı maddelerden arıtmak için son derece uygun. Dr. Tamer Akan, yapılan çalışmalarda zatürre, idrar enfeksiyonu, sivilce, mide iltihabı, kan dolaşımı enfeksiyonu, tifo, yiyecek zehirlenmeleri, menenjit, sinüzit ve şarbona etken olan bakterilerin ‘soğuk plazma’ uygulanarak 5-10 saniye gibi kısa bir sürede yok edilebildiğini söylüyor. AIDS, kolera, Ruam hastalığı, veba, çiçek, sıtma, gazlı gangren, tifo ve konserve zehirlenmelerine sebep olan etken mikroorganizmalar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor. Plazma soğutma çalışmalarında üretilen güç kaynaklarının fareler üzerine enjekte edilen kanser hücrelerine de uygulandığını anlatan Dr. Akan, “Böylece ilk kez ilaç ve radyasyon kullanmadan deri kanseri tedavisi yapıldı” diyor. ‘Soğuk plazma’ teknolojisi kanser araştırmaları için de ümit verici görünüyor.


Uzay gemilerinde de kullanılacak

Şu an Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fizik bölümünde öğretim üyeliği yapan ve burada bir de plazma laboratuarı kuran Dr. Akan’ın Amerika’daki merkez ile ortaklaşa çalışmaları devam ediyor. Bu çalışmalar plazmalar ile hastane, karantina bölgesi ve biyolojik silah kullanılmış geniş alanlarda sterilizasyon sağlamak üzerine. Çalışmalar tamamlandığında teknik bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemek için havaalanları ve liman gibi bölgelerde kullanılabilecek. Uzay gemileriyle başka gezegenlerden taşınabilecek mikroorganizmalar da ‘soğuk plazma’ ile yok edilebilecek.

Şarbona kesin çözüm

Plazmalar klasik sterilizasyon teknikleri ile öldürülemeyen mikroorganizmaları kolayca yok edebilmeleri sebebiyle de önem arz ediyor. “Örneğin deli dana virüsü yüksek ısılarda dahi öldürülemiyor” diyen Dr. Akan, bir başka zorlu bakteri olarak da şarbon etkenini örnek veriyor. Uzun süre normal koşullarda yaşayabilen şarbon bakterisi ‘bacillus anthraksis’, diğer bakterilere oranla güneş ışığı, sıcaklık ve dezenfektanlara karşı çok daha dayanıklı. 10 gram şarbon sporu 1 ton sinir gazı etkisinde. Suda ve toprakta 80 yıl yaşayabilen şarbon ‘soğuk plazma’ teknolojisi ile yok edilebiliyor. 1979’da Rusya’da bir laboratuar kazası sonucu çıktığı sanılan şarbon salgını 64 kişinin ölümüne sebep olmuştu. 1939- 42 yıllarda Japonya, Mançurya’da başta şarbon olmak üzere çok sayıda enfeksiyon hastalığı esirler üzerinde deneyerek pek çok insanın ölümüne sebebiyet vermişti. Japon kuvvetleri İkinci Dünya Savaşı’nda da üzerine şarbon yerleştirilmiş 500 füze başlığı kullanmıştı. Aynı yıllarda İngilizler İskoçya açıklarındaki Gruinard adasında şarbonla deneyler yaparak ada topraklarının 36 yıl boyunca kullanılamaz hale gelmesine neden olmuştu. 11 Eylül 2001’den sonraki terörist saldırılarda da ABD’deki çeşitli kuruluşlara mektuplar ile toz şarbon sporları gönderilmişti.


Güvenli ve ucuz

Son yıllarda ülkemizde meydana gelen çocuk ölümlerine sebep olan hastane virüslerinin de plazmalar ile yok edilebileceğini belirten Dr. Akan, “Soğuk plazma kullanılan bebek küvözleri üretmek üzerine de çalışıyoruz” diyor. Dr. Akan, soğuk plazmaların oda sıcaklığında olmalarından dolayı ısıya duyarlı cihazların sterilizasyonunda da kullanılabileceğini söylüyor. Örneğin insan vücudu içinde hareket eden ısıya duyarlı mikro kameralar veya diğer pahalı tıbbi cihazlar bir hastada kullanıldıktan sonra steril edilemediği için diğer bir hasta üzerinde kullanılamıyor. Yüksek ısı fırınlarında steril edilemeyen pek çok tıbbi, askeri, biyomedikal cihaz ve bilgisayar çiplerinin soğuk plazmalar ile steril edilebilmesi mümkün. Bugünkü teknolojide yüksek ısı kullanmadan sterilizasyon yapan etilen oksit ve gama ışını gibi yöntemler de kullanılmakta. Ancak bunlar toksik ve radyoaktif atık problemleri yanında son derece pahalı ve birkaç gün süren yöntemler. Plazma ile sterilizasyon ise herhangi toksik atık ya da radyasyon etkisi yapmadığı için güvenli, maliyet açısında da oldukça ekonomik.

Bir kalemde siliyor

Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde Dr. M. Laroussi, Dr. X. Lu ve Dr. C. Tendora ile birlikte “Plazma Kalem” adını verdikleri bir cihaz da geliştiren Dr. Akan, “Portatif bir cihaz olan kalem saatlerce insan eline tutulduğunda dahi deri dokusuna herhangi bir zararlı etki yapmıyor. Islak, kuru, metal ve plastik gibi çok faklı ortamlarda kolaylıkla kullanılabiliyor. Lokal kullanımlar için üretilen portatif kalem üzerine çalışmalarımız sürüyor. İleride her alanda bu plazma kalemi görebilirsiniz” diye konuşuyor. Kalem onlarca farklı türde bakteri üzerinde denenmiş, özellikle sivilce oluşumuna sebep olan S.aureus bakterilerine karşı başarı sağlanmış. Plazma kalemlerin kullanım alanına girmesiyle bir boğaz iltihabını dışarıdan 10 saniyelik bir uygulama ile yok edebilmek mümkün olacak.


Plazma teknolojisi günümüzde kağıt, otomobil, tekstil ve uçak endüstrisi, elmas ve elektronik çip yapımı, savunma sanayii, kristal büyütme, radar araştırmaları ve uzay teknolojisinde de roketlerin fırlatılmasından yörünge korumasına kadar değişik uygulamalarda kullanılıyor.

Çaktırmadan hırsızlık; SANAL SU TİCARETİ

KOT PANTOLONUNUZDA 10 BİN 850 LİTRE SU VAR; ELİNİZDEKİ BARDAK ÇAYDA İSE 30 LİTRE! SU SAVAŞLARININ HALA BAŞLAMAMASINA ŞAŞIRIYORSUNUZ DEĞİL Mİ?

Etrafınızda litrelerce su var görüyor musunuz?

Hollanda Twente Üniversitesi Su Mühendisliği ve Yönetimi bölümünden Prof. Arjen Y. Hoekstra’nın tarım ve endüstride su kullanımı üzerine yaptığı araştırma şaşırtıcı hatta inanması zor gerçekleri gözler önüne seriyor. Ülke ülke, kalem kalem suyun ayak izlerini takip eden Prof. Hoekstra, Yeni Aktüel’in sorularını yanıtladı, hangi ülkenin ne kadar sanal su alıp sattığını rakamlarla açıkladı.

ÜRÜN DİRİER,urun.dirier@aktuel.com.tr


Sabah kalktınız ve ayılmak için bir fincan kahve koydunuz kendinize. Bilin bakalım o bir fincancık kahvenin içinde ne kadar su var? “Bir bardaaak” der dediğinizi duyar gibiyim. Ama yanlış, tam 140 litre su var. Şimdi buzdolabına doğru yöneldiniz. Kahvaltı yapmak için peyniri çıkardınız. Bir tahmin oyunu daha geliyor. O elinizdeki bir kilogramlık peynir paketinin içinde ne kadar su var dersiniz? “…” Yine bilemediniz, tam 5000 litre. Peki sofradaki şu küçük bir dilim beyaz ekmek ne kadar su saklıyor acaba? İnanmayacaksınız ama 40 litre. O kabuklarını soymaya çalıştığınız yumurta ise 200 litre! Şimdi gardrobunuza doğru yöneldiniz. En sevdiğiniz pamuklu tişörtünüzü aldınız giyiyorsunuz. Beraberinde 2700 litre su da sizinle geliyor. Şimdi de deri ayakkabılarınızı ayağınıza geçiriyorsunuz. Dikkat edin ayaklarınız tam 16 bin 600 litre suya batmış halde! Veee dışarı çıktınız, aracınıza bindiniz. Bu metal yığınının her 1 dolarlık kısmı 80 litre su barındırıyor. Siz buna kaç bin dolar vermiştiniz? Artık litrelerin içinden çıkılacak gibi değil. Bu yazdıklarımız da şaka değil, bire bir gerçek. Hollanda Twente Üniversitesi Su Mühendisliği ve Yönetimi bölümünden Prof. Arjen Y. Hoekstra ve ekibinin tarım ve endüstride su kullanımı üzerine yaptığı araştırmaların sonuçları işte bu şaşırtıcı rakamları gösteriyor. Nasıl yani diyorsunuz eminim. Şöyle anlatalım; bir fincan kahvenin içindeki kahve çekirdeklerinin ekilip biçilmesi, yetiştirilmesi, harmanı, toplanması, nakliyesi ve fabrikada işlenmesi sırasında tam 140 litre tatlı su harcanıyor. Prof. Hoekstra buna suyun ayak izi diyor. Yani siz kahve içmek için sadece bir fincan su harcadığınızı sanırken, aslında litrelerce suyu birkaç dakika içinde lakır lakır içip bitiriveriyorsunuz. Alışveriş krizine girip “Şunu da alayım bunu da alayım” derken uçup giden sadece cebinizdeki paralar değil. Küçük bir bluz için kullanılan pamuğun yetiştirilmesi ve işlenmesinde harcanan litrelerce tatlı su da buhar olup hatta daha kötüsü kirlenerek uçup gidiyor. Siz de dişlerinizi fırçalarken musluğu kapattığınız zamanlarda su tasarrufu yaptığınızı sanıp sadece vicdanınızı rahatlatıyorsunuz!


Çözüm, ayak izi etiketi

Suyun ayak izi kavramı Prof. Hoekstra tarafından ilk olarak 2002 yılında UNESCO-IHE (UNESCO- Su Eğitimi Enstitüsü) desteğiyle bilim çevresine tanıtılmış. 2008 yılında ise Twente Üniversitesi’ne bağlı olarak açılan www.waterfootprint.org sitesiyle devletlerin, üreticilerin ve sivil toplum kuruluşlarının dikkatini çekme çalışmalarına başlanmış. 2008 yılında meslektaşı Ashok K. Chapagain ile birlikte ‘Globalization Of Water’ adlı bir de kitap yayınlayan Prof. Hoekstra, katıldığı uluslar arası konferanslarda ürünlerin etiketlerine ‘su ayak izi’ değerlerinin yazılması, ayak izi bedelinin fiyatlara eklenmesi, pamuk ve pirinç gibi çok su harcayan ürünlerin ithalatının yalnızca su sıkıntısı olmayan ülkelerden yapılması gibi çözüm önerileri sunuyor. İthalat demişken konunun diğer önemli boyutuna da bir göz atalım. İthalat-ihracat mevzuunda durum gerçekten çok başka bir hal alıyor. Şöyle ki, bazı ülkeler tarım, tekstil ve endüstriyel ürünlerini kendileri üretiyor, üstelik bir de diğer ülkelere ihraç ediyorken, bazı ülkeler su gerektiren ürünleri devamlı ithal ederek kendi öz su kaynaklarını hiç harcamıyor. Bu da ihracat yapan ülkeler üzerinde ciddi bir su sıkıntısı yaratıyor.

İhracat her zaman iyi değildir!

Özellikle Almanya, Avusturya, Bahreyn, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Yunanistan, İrlanda, İsrail, Japonya, İtalya, Litvanya, Maritus, Hollanda, Norveç, Portekiz, Katar, Suudi Arabistan, İsveç, İsviçre ve İngiltere gibi ülkeler su izi fazla olan malların yüzde 50-80 oranını ithalatla karşılıyor. Bir kısmı bilinçli olarak kendi suyunu tasarruf etmek amacıyla gıda ve tekstilde ithalata başvuruyor. Üstelik bu ülkelerin hemen hepsi dünya ortalamasının çok çok üzerinde tüketim yapıyor. Bu da ortada ciddi bir bencillik olduğunu gösteriyor. “Kendiminkini harcamam, başkasınınkine acımam” şeklinde özetleyebiliriz bu durumu. Zimbabwe, Zambia, Vietnam, Özbekistan, Türkmenistan, Tanzanya, Sudan, Srilanka, Afganistan, Arjantin, Bangladeş, Bolivya, Brezilya, Kamboçya, Kameron, Çad, Etiyopya, Gana, Endonezya, Kırgızistan, Mozambik ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler de yüzde 100’e yakın oranda kendi su kaynaklarıyla idare ediyor, neredeyse hiç tekstil ve tarım ürünü ithalatı yapmıyor. Amerika Birleşik Devletleri dünyada en çok su ayak izi tüketen ülke olmasına karşın kendisine kızamıyoruz çünkü en azından kendi ekmeğini yiyor. Bizim gibi gelişmekte olan ve su kaynaklarını doğru yönetebilecek pratiğe sahip olmadığı halde ihracat yapan ülkeler de kendi su kaynaklarını heba etmekten başka bir şey yapmıyor. Üstelik ihracat rakamlarının artışına da seviniyor. Kazanılan paraların tükenen su kaynaklarını yerine getiremeyeceğini idrak edemiyor. Sözünü ettiğimiz alışverişe literatürde sanal su ticareti deniyor. Sanal, çünkü bir ton buğday ithal eden ülke, bir ton buğday üretmek için kullanılan suyu da çaktırmadan bedavaya ithal etmiş oluyor. Sanal su ticareti kavramını literatüre sokan isim ise King’s College London’dan İngiliz Prof. John Anthony Allan. School of Oriental and African Studies’te de ders veren Prof. Allan, literatüre kazandırdığı bu kavram ile 2008 yılında Stockholm Su Ödülü’ne de layık görülmüştü.


En çok Avrupa ve ABD iz bırakıyor

Prof. Hoekstra, dünya sanal su ticaretindeki en büyük ihracatçıların Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Asya’nın çoğu ve orta Afrika olduğunu söylüyor. En büyük ithalatçılar ise Avrupa ülkeleri, Japonya, Arap ülkeleri ve Güney Afrika. Prof. Hoekstra’nın çalışmalarına göre en çok su ayak izi tüketen ülkeler Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri. ABD kişi başına yıllık 2483 metre küp su ile birinci sırada yer alıyor. Uluslar arası ticarette en çok sığır eti, soya fasulyesi, buğday, kakao, kahve, pirinç ve pamuk alınıp satılıyor. Prof. Hoekstra dengesiz ihracat-ithalat ağından dolayı pek çok ihracat ülkesinin nehirlerin kuruması, yer altı ve üstü suların tükenmesi, göllerin kuruması ve tatlı su kaynaklarının azalması gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını söylüyor. Kırmızı et yerine tavuk eti tüketmek, kahve yerine çay içmek, pamuklu kumaş yerine polyester giymek, pilav yerine patates püresi yemek dışında bireysel olarak bir şeyler yapmak da pek mümkün değil açıkçası. Prof. Hoekstra’ya göre tüketicilerin bilinçli hareket etmesi için üretici firmaların ve devletlerin desteği gerekiyor. Bu destek en basitinden ürünlere su ayak izi etiketi konmasını şart koşmayla başlayabilir.



----------not: 1 Gm³= 1 000 000 000 000 litre

……..Tarım ürünüyle en çok sanal su ihraç eden ülkeler……. (Gm³/yılda)

ABD 138,96
Avustralya 68,62
Brezilya 61,01
Kanada 52,34
Arjantin 48,03
Tayland 38,49
Hindistan 35,29


…….Endüstriyel ürünle en çok sanal su ihraç eden ülkeler ……. (Gm³/yılda)

Çin 45,73
ABD 44,72
Rusya 34,83
Kanada 20,36

……Tarım ürünüyle en çok sanal su ithalatı yapanlar…… (Gm³/yılda)

Japonya 77,84
ABD 74,91
İtalya 59,97
Çin 49,99
Almanya 49,59
Rusya 41,33
İngiltere 34,73
Fransa 30,40


……Endüstriyel ürünle en çok sanal su ithalatı yapanlar…… (Gm³/yılda)

ABD 55,29
Almanya 17,50
İngiltere 16,67
Japonya 16,38
Fransa 10,69


--------not: 1 m³= 1000 litre

…..En çok su ayak izi tüketen ülkeler…. (m³/kişi başı/yılda)

USA 2483
Yunanistan 2389
Malezya 2344
İtalya 2332
İspanya 2325
Portekiz 2264
Tayland 2223
Sudan 2214
Kıbrıs 2208
Libya 2056
Kanada 2049
Mali 2020
Papua Yeni Gine 2005
Senegal 1931
Malta 1916
Fransa 1875
Rusya 1858
Suriye 1827
Belçika 1802
Kazakistan 1774
Türkmenistan 1764
Benin 1761
Finlandiya 1727
Küba 1712
İsviçre 1682
İran 1624
Avusturya 1607
Almanya 1545
İsrail 1391


…..En az su ayak izi tüketen ülkeler…… (m³/kişi başı/yılda)

Yemen 619
Afganistan 660
Somali 671
Etiyopya 675
Namibya 683
Litvanya 684
Çin 702
Kenya 714
Zambiya 754
Guetemala 762
Honduras 778
Kore 845
Nepal 849
El Salvador 870

…..Kendi kaynaklarından bile daha çok ithal su ayak izi harcayanlar ……
(m³/kişi başı/yılda)
Kendi su ayak izi İthal su ayak izi

Avusturya 500 1013
Belçika 251 1449
Kıbrıs 699 1433
Almanya 662 817
İsrail 282 1024
İtalya 1005 1190
Malta 142 1660
Portekiz 941 1214
İsviçre 284 1335

……………….Bazı gıda ve ürünlerin ayak izi değerleri…………..


1 litre süt 1000 litre su
1 kilogram kırmızı et 16000 litre su
1 fincan kahve 140 litre su
1 kilogram mısır 900 litre su
1 kilogram pirinç 3400 litre su
1 kilogram buğday 1350 litre su
1 elma 70 litre su
1 bardak elma suyu 190 litre su
1 bardak bira 75 litre su
1 dilim beyaz ekmek 40 litre su
1 kilogram peynir 5000 litre su
1 kilogram tavuk eti 3900 litre su
1 adet pamuklu tişört 2700 litre su
1 yumurta 200 litre su
1 kilogram keçi eti 4000 litre su
1 adet hamburger 2400 litre su
Bir otomobilin her 1 doları için 80 litre su
Bir çift deri ayakkabı 16600 litre su
1 portakal 50 litre su
1 adet A4 kağıt 10 litre su
1 kilogram patates 900 litre su
Bir kadeh şarap 120 litre su
1 bardak çay 30 litre su
1 kilogram şeker 1500 litre su
1 adet kot pantolon 10850 litre su
1 adet pedde 810 litre su
1 adet mikroçipte 32 litre su


Türkiye ihracatçılardan

Türkiye sanal su ihracatçısı ülkeler arasında yer alıyor. Harcadığı su ayak izi miktarının yüzde 85’ini kendi su kaynaklarından karşılıyor. Kişi başına düşen yıllık su ayak izi rakamı ise 1600 m³. Türkiye’nin tarım ürünü üzerinden yaptığı sanal su ihracatı yılda 9,81 Gm³, endüstriyel ürünle yaptığı sanal su ihracat oranı ise 1,07 Gm³.

9 Haziran 2009 Salı

KANSERİN ÇARESİ DENİZLERİN ALTINDA MI?

PROF. BELMA KONUKLUGİL, KANSERE KARŞI ETKEN MADDE BULMAK İÇİN EGE VE AKDENİZ SULARINDAKİ SÜNGER TÜRLERİNİ ARAŞTIRIYOR!

Denizler altında 20 bin eczane

Okyanus canlılarının düşmanlara karşı savunma, üreme, iletişim ve rekabet için salgıladıkları kimyasallar çaresi olmayan hastalıkların umudu! Belgesellerde izlediğimiz birbirinden renkli ve ilginç sualtı canlılarından elde edilen, biri kanser ilacı olmak üzere 4 ilaç geçen yıllarda piyasaya sürüldü. Yenileri yolda. Türkiye’de de süngerler üzerine çalışmalar sürüyor.


ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


İnsanoğlunun hayal gücü sınırlarını zorlayacak kimyasal bileşikler üreten deniz canlıları, çaresi bulunamayan hastalıkların tedavisi için yeni birer hazine kaynağı! Günümüzde pek çok hastalığın tedavisi bulunsa da, HIV ve viral hepatit gibi virüslerin neden olduğu hastalıklara, ağır mantar hastalıklarına, bazı kanser türlerine ve kalp-damar bozuklukları gibi hastalıklara hala bir çare, kesin şifa veren bir ilaç bulunamadı. Okyanusların henüz çok fazla araştırılmamış, gizemli ve karanlık derinlikleri ise tıbba ışık tutuyor. Okyanuslardaki canlı çeşitliliği ve bu çeşitliliğin ürünü olan milyonlarca farklı kimyasal bileşik farmakologların yeni gözdesi! Pasifik’in, Hint Okyanusu’nun, Karayip sularının, Akdeniz’in, Adriyatik’in vs… binlerce metre derinliklerinde yaşayan canlılar ilaç yapımında kullanılmak üzere yoğun bir şekilde araştırılıyor. Bu araştırmalar özellikle mercan resifleri, algler, süngerler, yumuşakçalar, kabuklular, deniz ejderleri, deniz ısırganları, tunikatlar ve ekinodermler gibi yavaş hareket eden ve hareketsiz canlılar üzerine yoğunlaşmış durumda.

Hareket yoksa bereket var

Çünkü hareket kabiliyetleri sınırlı olan bu canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için çok çeşitli kimyasallar salgılamak zorundalar. Düşman saldırılarına karşı savunma, beslenme, iletişim, üreme ve rekabet amacıyla salgıladıkları bu kimyasallar suda seyreltik halde bile çok etkili! İşte bu nedenle bu bereketli kimyasallar ilaç yapımı için umut vaad veriyor. 90’lı yıllarda önem kazanan ve son yıllarda yoğunlaşan ‘deniz canlılarından tıbbi amaçlı bileşik eldesi’ çalışmaları Avustralya, Kanada, Japonya, ABD, Kore, Mısır, Avrupa ülkeleri ve daha dünyanın pek çok yerinde hızla sürüyor. Bu konuda en yoğun araştırma yapan kurumlardan Avustralya Harbor Branch Oşinografi Enstitüsü’nden bir ekip, yıl boyunca deniz altıyla gezerek yeni canlı türleri arıyor. Amerika Ulusal Kanser Enstitüsü, araştırmacılara ciddi yardımlarda bulunuyor ve sponsor oluyor. Ancak tüm bu hıza ve yoğunluğa karşın şimdiye dek yalnızca dört ilaç piyasaya sunulmuş durumda.

Piyasada 4 ilaç var

Bunlardan ilki 2007 yılında satışı başlayan, piyasada Yondelis ismiyle bulunan bir kanser ilacı. Tunikatlardan yani tulumlu deniz canlılarından elde edilmiş. Bir gramı için bir ton tunikat gerekiyor. İkincisi, 2004 yılında Prialt adıyla piyasaya sunulan ve bir salyangozdan elde edilen ilaç. Prialt morfinden çok daha etkili ve yan etki oluşturmuyor, nöropatik ağrılarda ve iltihap giderici olarak kullanılıyor. Üçüncüsü ise bir anti aging kremi. Ünlü bir kozmetik firması tarafından 2000 yılında Resilience Lift adıyla piyasaya sunulan, ‘pseudopterogargia elisabethae’ adlı bir yumuşak mercan türünden üretilen bir krem. Sonuncu olarak da bir sünger türünden elde edilen ve iltihap önleyici etki gösteren ve 2004’de satışı başlayan ‘manoalide’ adlı bileşiği ilaç piyasasına girmiş deniz kaynaklı ürünlere örnek olarak verebiliriz. Bunların yanı sıra sitotoksik (tümöre karşı hücre zeyirleyici), antibiyotik, anti kanser, anti viral, iltihap giderici ve yara iyileştirici etkileri, Alzheimer, şizofreni, Parkinson ve astıma karşı etkinlikleri saptanmış, piyasaya sürülmek üzere klinik testlerinin son aşamasında olan onlarca deniz canlısı var. Deniz canlılarından elde edilen bileşik sayısı her yıl yüzde 10 artıyor. Ancak bunlar hemen ilaç olarak piyasaya sunulamıyor çünkü bu bileşiklerin çoğu yararlarının yanı sıra zararlı etkilere de sahip.

Kansere karşı Türkiye süngerleri araştırılıyor

Esas konumuza gelelim, Türkiye’de de kansere karşı etkili deniz canlısı bulma konusunda çalışan bir akademisyenimiz var. Ankara Üniversite Eczacılık Fakültesi’nden Prof. Dr. Belma Konuklugil. 2005 yılında TÜBİTAK’ın desteğinde, Almanya Düseldorf Farmasötik Biyoloji ve Biyoteknoloji Enstitüsü ile ortak bir projeye başlayan Prof. Konuklugil, ‘ülkemizde yaşayan süngerler ve bunlardaki etken biyoaktif maddelerin ortaya çıkarılması’ üzerine çalışıyor. Şimdiye kadar Akdeniz ve Ege sularından 40 sünger türü çıkarılmış. Çıkarılan süngerler teşhis için Hollanda Zooloji Müzesi’ne gönderiliyor. Amaç sitotoksik etki gösteren ve kansere karşı kullanılabilecek süngerleri bulabilmek. Şimdiye kadar çok önemli bir bulguya rastlanamamış ama çalışmalar sürüyor. Haziran ayında TÜBİTAK projesinin biteceğini belirten Prof. Konuklugil, “Çalışmamız için AB’ye başvurduk. Büyük ihtimalle Haziran’dan sonra AB fonuyla araştırmalarımızı sürdüreceğiz. En büyük amacımız deniz kıyısında bir laboratuarımızın olması. Çalışmalarımız daha da kolaylaşır” diyor. Bilim dünyasının su altına yönelmesinin nedenini “Çünkü okyanuslarda karadakine kıyasla çok daha fazla canlı, haliyle de kimyasal bileşik bulunuyor. Karada 17 temel canlı türü varken, bu sayı denizde 32 adet” diyerek açıklayan Prof. Konuklugil, tıbbi amaçlı bileşik eldesi için şimdiye kadar denizlerden yaklaşık 10 bin canlı türü izole edildiğini belirtiyor. Prof. Konuklugil çalışmalarına süngerler üzerinde başlamalarının nedenini ise şöyle anlatıyor;

Süngerin silahı hücre öldürücü

“Üzerinde araştırma yapılmış sünger türlerinin yüzde 10’undan fazlası hücreyi zehirleyici (sitotoksik) özellik göstermiş. Süngerler savunma amaçlı sitotoksik etki geliştiriyorlar. Bu da yeni ilaçların üretimi için umut verici olarak kabul edilebilir. Deniz canlıları üzerine ilk çalışmalar tek tük de olsa 1950’lere kadar gidiyor aslında. 1950’lerde Karayip denizinden çıkarılan bir sünger türünden elde edilen spongouridine ve spongothymidine adlı bileşikler deniz canlılarından elde edilen ilk bileşikler olmuş. Bu bileşikler uçuğa karşı kullanılan ‘adenine arabinosid’ adlı maddenin ve lösemi tedavisinde kullanılan ‘cytosine arabinosid’ adlı maddenin sentezi (canlıdan taklid ederek elde edilen bileşik) için model oluşturmuş.”

Bioprospecting (türlerin genetik ve kimyasal özellikleri açısından araştırılması) alışılmadık, yeni bir şeyler keşfetmek için en iyi yöntem Prof. Konuklugil’e göre. Çünkü yeni türler ve yeni cinsler genellikle beraberinde yeni tip kimyasal maddeler ve kimyasal etkiler getiriyor. Hatta daha önce keşfedilmemiş türlerin, insanlarda hastalık yapabilecek mikroorganizmalara karşı etkili olabileceği düşünülüyor. Prof. Konuklugil, sular altında bulunan ve araştırmaları süren bileşiklere şu örnekleri veriyor:

Araştırmalar on yıllarca sürüyor

“1971 yılında William R. Kem, Berdard C. Abbott ve Robert M. Coates adlı ABD’li araştırmacıların yapısını açıkladığı ‘anabazin’ adlı bir bileşik, bir tür deniz solucanından elde edilen nörotoksik (sinir sistemine hasar verici) bir bileşikti. 1987 yılında bu yapıdaki bileşiklerin Alzheimer ve Parkinson tedavisinde etkili olduğu anlaşılıncaya kadar bu bileşikle ilgili araştırmalar ilerletilmedi. Daha sonra yapılan çalışmalar sonucunda Alzheimer tedavisi için klinik çalışmaları başlatıldı. 2006 yılında hastalar üzerinde denenme aşamasına gelindi. Bunun yanında hiperaktivite bozukluğu olan hastalarda kullanılmasıyla ilgili incelemeler de başlatıldı. Ayrıca bu bileşiğin şizofreni tedavisiyle ilgili olarak klinik çalışmaları da devam ediyor. Hawai’den Hendrik Luesch de 2000 yılında mavi-yeşil alglerin bir türü olan ‘lyngbya majuscula’dan ‘depsipeptit lyngbyabellin A’ adlı yeni bir bileşik elde edip yapısını çözerek sitotoksik etki gösterdiğini belirledi. Denizde yaşayan ‘zopfiella marina’ adlı mikroorganizmadan mantara karşı etkili bir madde olan ‘zofimarin’ elde edildi. Bir diğer kansere karşı etkili bileşikse Brysopsis cinsi yeşil alglerden elde edilmiş olan ‘kahalaide F’. Üzerinde klinik çalışmalar yapılan deniz kaynaklı ürünlere başka bir örnek de ‘discodermia’ cinsi süngerden elde edilen ‘discodermolide’ adlı bir bileşik. Bu bileşik gösterdiği bağışıklık sistemini baskılayıcı etki ve sitotoksik etki nedeniyle kanser tedavisinde kullanılmak üzere araştırılıyor. Bunlar gibi umut verici birçok bileşik yakında üretilecektir.”