10 Haziran 2009 Çarşamba

HİTLER'İN SUYU GENÇLİK İKSİRİ

RUS BİYOKİMYACI, NÜKLEER REAKTÖRLERDE KULLANILAN ‘AĞIR SU’YUN GENÇLİK İKSİRİ OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR.

Hitler’in suyu gençlik iksiri!

Hitler’in atom bombası yapımında kullanmak için peşine düştüğü ve uğruna Norveç’i işgal ettiği ‘ağır su’, Rus biyokimyacı Dr. Mikhail Shchepinov’a göre efsanelere konu olan gençlik iksiri! Kimyasal adı döteryum olan bu gençlik suyu, Dr. Shchepinov’un yaptığı deneylerde meyve sineklerinin ve iplik kurtlarının ömrünü yüzde 30 oranında arttırdı. Dünyadaki suların 6666’da 1’ini oluşturan ‘ağır su’ yaşlanmaya ve yaşlılık hastalıklarına sebep olan serbest radikallerin hücreleri tahrip etmesini engelliyor.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Nazi orduları 9 Nisan 1940 tarihinde Norveç’i işgal etti. 2. Dünya Savaşı yıllarındaki bu işgalin en önemli sebeplerinden biri, ülkenin güney dağları arasındaki Rjukan’da bulunan Vemork Hidroelektrik Santrali’ni ele geçirmekti. Santralde üretilen ‘ağır su’, atom bombası çalışmaları yapan Naziler için çok önemliydi. Kimyasal adı döteryum (Deuterium Oxide) olan bu su, Hitler’in iştahını kabartıyordu. Günümüzde de doğal uranyum kullanılan nükleer reaktörlerin çalıştırılabilmesi için başrol oynayan ‘ağır su’, müttefik devletlerini de harekete geçirmişti. ABD ve İngiltere Almanya’nın atom bombası çalışmalarını sabote etmek için santrale defalarca saldırılar düzenledi. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) bağlı uçaklar, 18 Ekim 1942 günü, Norveç’in SOE (Special Operations Executive/Özel Operasyonlar Birimi) komandolarını, söz konusu tesisi sabote etmek amacıyla görevlendirdi. İlk deneme başarılı olamadıysa da 28 Şubat 1943 günü Norveç komando birimlerinin ortak “Gunnerside Operasyonu” ile ‘ağır su’ üretimi yapan Rjukan’daki elektroliz birimi tahrip edildi. Naziler bu saldırılarda 500 kilo ağır su yitirdi. Ardından, ABD Sekizinci Hava Kuvvetleri’ne bağlı 388 adet B-17 ve B-24 bombardıman uçağı 16 Kasım 1943 günü aynı tesise başka bir saldırı düzenledi. Hava saldırısı elektroliz yapısına çok az zarar verebildi ancak çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bu olayın ardından Naziler, kalan stokları 1944 yılında Almanya’ya naklettiler. Son olarak, 20 Şubat 1944’de Norveç direnişinin başarılı bir saldırısıyla, kalan ‘ağır su’ stoğunu Almanya’ya nakleden gemi tahrip edildi. Tüm bunlar da Nazilere nefes kesici atom bombası üretimi yarışında zaman kaybettirdi. Onların yitirdikleri bu zaman, ABD’nin Manhattan Projesi çerçevesinde Los Alamos Bilimsel Laboratuarı’nda yürütmekte olduğu atom bombası üretme çalışmalarına yaradı. Bilimkurgu filmlerini aratmayan bu olaylar, 2003 Fransız yapımı “Bon Voyage” ve 1965 Hollywood yapımı “The Heroes of Telemark” adlı filmlere de konu olmuştu.

Sineklerin ömrü yüzde 30 arttı!

İşte Hitler’in Norveç’i işgal etmesinin ardındaki en büyük sebeplerden biri olan ‘ağır su’ yani döteryum, günümüzde bilimin dikkatini çok başka bir sebeple üzerine çekmiş durumda. Rus biyokimyacı Dr. Mikhail Shchepinov, ‘ağır su’yun efsanelerde geçen ‘gençlik iksiri’ olduğunu iddia ediyor. Oxford Üniversitesi’nin eski bilimadamlarından Mikhail Shchepinov, çeşitli üniversitelerden bilim insanlarını bir araya getirdiği Retrotope adlı laboratuarında bu gençlik suyu üzerine araştırmalar yapıyor. Biz de bu modern zaman Lokman Hekim’ine ulaştık ve çalışmaları hakkında kendisinden bilgi aldık. Ağır su üzerine çalışmaya 2 yıl önce başladığını söyleyen Shchepinov, “Şimdiye kadar iplik kurtları ve meyve sineklerini az miktarda döteryum ile besleyerek ömürlerini yüzde 30 oranında arttırmayı başardık” diyor. ABD Los Altos Hills’de ve İngiltere’de Oxford’da bulunan Retrotope laboratuarları, insan üzerine de çalışmalar yapmayı sürdürüyor. Moskova’daki Biyoorganik Kimya Enstitüsü ve Belarus Minsk State Üniversitesi ile ortak çalışma anlaşması imzalayan Retrotope’un bünyesinde, Newyork Albert Einstein Tıp Okulu’ndan Jan Vijg ile Kaliforniya Üniversitesi’nden Cynthia Kenyon da bulunuyor.

Nötronun mucizevi ağırlığı

Peki ‘ağır su’ nam-ı diğer döteryum nedir? Suyun kimyasal açılımının H2O olduğunu yani iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğunu herkes bilir. ‘Ağır su’ ise hidrojen atomunun bir izotopu yani başka bir versiyonu olan ‘döteryum’dan oluşuyor. Kimyasal açılımı da D2O. Bildiğimiz hidrojen atomu bir proton ve bir elektrondan oluşuyor. ‘Döteryum’ ise bir proton ve bir elektronun yanı sıra çekirdeğinde bir de nötron taşıyor. İşte suyu ‘ağır’ ve mucizevi hale getiren bu bir tanecik nötron. Görünümü suya benzeyen ‘döteryum’ normal sudan farklı olarak birazcık tatlı. Ayrıca ‘ağır su’dan oluşan buz küpleri normal suda batıyor. Yeryüzünde bulunan hidrojenin yüzde 0.015’i ‘döteryum’dan yani ‘nötronlu hidrojen’den oluşuyor. Başka bir matematikle dünyadaki suların 6666 birimde 1 birimi döteryum içeriyor. Kaynama ve donma noktaları sudan farklı olan ‘döteryum’, çeşitli elektroliz yöntemleriyle normal sudan ayrıştırılabiliyor. En heyecanlı bölüme geliyoruz şimdi. Yani ağır suyu gençlik iksiri yapan şeyin ne olduğuna!

İzotop etkisi!

Bunu anlatmak için söze serbest radikallerden girmek gerekiyor. Yaşlanmayla ilgili kabul gören en yaygın teori ‘serbest radikal’ teorisi. Bilim dünyası serbest radikallerin yaşlanmaya sebebiyet veren en önemli faktör olduğunu kabul etmiş durumda. Serbest radikaller, hücrelerdeki enerji üretimi sırasında ve bağışıklık sisteminin zararlı mikroorganizmalarla mücadele etmesi esnasında ortaya çıkabildiği gibi, çevre kirliliği, sıcaklık, UV ışınları, işlenmiş gıdalar, alkol, stres, sigara ve reçeteli ilaçlar gibi dışarıdan gelen etkilerle de oluşabiliyor. Genellikle oksijen kaynaklı yani oksidadif serbest radikaller yaşlanmanın sebebi olarak görülüyor. Buna bilim dilinde ‘oksijen paradoksu’ deniyor. İnsana hayat veren oksijen aynı zamanda da hayatı geri alıyor. İronik ama, fazla oksijen alımına sebep olan ağır egzersizler bile serbest radikal oluşumunu tetikleyebiliyor. Elbette vücudumuzda molekülleri tahrip eden bu serbest radikalleri alt edecek bir savunma sistemi var. Ancak yaş ilerledikçe ve hücre dejenerasyonu arttıkça bu sistem de çökebiliyor. Sonuç sadece kırışıklıklarla sınırlı değil; Parkinson, Alzheimer, böbrek yetmezliği, kalp rahatsızlıkları gibi pek çok yaşlılık hastalığı ve bağışıklık sistemiyle ilintili rahatsızlıklar da oksijen kaynaklı serbest radikal tahribatının bir sonucu. En tehlikeli radikal saldırıları ise protein içindeki zayıf karbon-hidrojen bağlarına yapılan saldırılar! İşte ‘ağır su’ denen ve hidrojenin bir izotopu (farklı bir versiyonu) olan ‘döteryum’, bu saldırılara karşı güçlü bir bodyguard görevi üstleniyor. Serbest radikaller hidrojen bağlarını kolayca koparabilirken, ‘kovalent bağ’ yapısı hidrojene kıyasla 80 kat daha güçlü olabilen ‘döteryum’ hattını geçmek son derece zor. İşte Dr. Shchepinov buna ‘izotop etkisi’ diyor. Aslında izotop etkisi 1930’larda keşfedilmiş ancak ne var ki, bu etkiyi gençlik iksiri olarak kullanmak ilk olarak Dr. Shchepinov’un aklına gelmiş. Shchepinov, “Eğer yaşlılık ve yaşlanmaya bağlı hastalıklar serbest radikallerin kovalent bağları tahrip etmesinden kaynaklanıyorsa ve aynı bağlar izotop etkisiyle güçlendirilebiliyorsa, neden zayıf biyomolekülleri serbest radikal ataklarına karşı daha dayanıklı hale getirmeyelim ki! Yapılması gereken döteryumu zayıf olan bağ yapılarına yerleştirmek ve gerisini kimyaya bırakmak!” diyor.


Gençlik ve sağlık için ‘IFood’

Dr. Shchepinov 2007 yılında bu çalışmasını Rejuvenation Research Dergisi’ne sunmuş ilk olarak. Böylece bu müthiş fikirden geniş bir kitle haberdar olmuş. Biyoteknoloji girişimcileri Charles Cantor ve Robert Molinari’nin el vermesiyle de Retrotope laboratuarlarını kurmuş. Laboratuarda iplik kurtçukları ve meyve sinekleri üzerine yapılan deneyler ümit vaat ediyor. ‘Ağır su’ ile beslenen bu canlıların ömürleri yüzde 30 oranında uzamış. İnsanlar üzerinde de 10 haftalık bir deney yapılmış. İnsan üzerinde toksik bir etkisi olmadığı bilinen döteryumun insan ömrünü ne kadar uzatabileceği ise uzun yıllar sürecek deneyler sonucunda açıklığa kavuşabilecek. Ancak Dr. Shchepinov, fazla miktarlarda ‘ağır su’yun toksik etkisi olduğunu da belirtiyor. “Memeli hayvanlar üzerinde yaptığımız deneylerin sonuçlarına göre, vücut suyunun yüzde 35’i ‘ağır su’ ile değiştirilirse bu ölümcül oluyor” diyor. Retrotope’da ayrıca ‘ifood’ adlı bir de yiyecek projesi geliştiriliyor. Amaç, yiyecekleri döteryumla zeginleştirerek uzun ömür, gençlik ve sağlık veren gıdalar üretmek!

Ağır bebekler!

Yalnızca döteryum değil, karbon, nitrojen ve oksijen gibi tüm atomların ‘ağır izotop’ları kovalent bağ yapısı açısından çok çok güçlü. Karbon atomunun ağır izotopu Karbon-13 gibi... Yeni doğan bebeklerin Karbon-13 bakımından çok zengin oldukları ve annenin vücudundaki tüm Karbon-13 stoğunu fetusa boşalttığı biliniyor. Bu, dünyaya gözlerini yeni açan, savunmasız bebeğin serbest radikal saldırılarına karşı ‘izotop etkisi’nden daha çok faydalanması için mucizevi bir sistem. Bebek farelerin de vücutlarındaki karbonun yüzde 60’ının Karbon-13’ten oluştuğu biliniyor.


Kovalent bağ nedir?

İki atom arasında bir veya daha fazla elektronun paylaşılması sonucunda, atomların çekirdekleri arasında oluşan bağ.

PLAZMA TELEVİZYON TEKNOLOJİSİ BİYOLOJİK SİLAHLARA KARŞI

PLAZMA TELEVİZYON TEKNOLOJİSİ BİYOLOJİK SİLAHLARA KARŞI


Virüslerle ‘soğuk savaş’ dönemi başladı!


Bir gaza enerji verilmesiyle elde edilen maddenin plazma hali biyolojik silah ve virütik hastalıklara karşı yeni bir umut oldu! Virginia Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde konu üzerine çalışmalar yapan Türk fizikçi icat ettiği ‘plazma kalemi’ni ve ‘soğuk plazma’ teknolojisini anlatıyor.

ÜRÜN DİRİER
urun.dirier@aktuel.com.tr

Önce ‘plazma’ vardı. Bütün madde ondan türedi. Big Bang teorisine göre evren başlangıçta yoğun bir nokta halindeydi ve birden şiddetle patladı. Bazı bilim adamlarına göre bu bir patlama değil, paralel evrenler arasında bir geçişti. Geçiş ya da patlama, birkaç saniye içinde evren o kadar yüksek bir enerjiye sahip oldu ki tümüyle plazma hale geçti. Plazma halden genişlemeye ve soğumaya başlayan evrende galaksiler, gezegenler oluştu, okyanuslar, kıtalar meydana geldi. Yani hammaddemiz ‘plazma’ idi. Bilim insanları bir gaza yeterli miktarda enerji vererek plazma elde edebiliyor günümüz teknolojisiyle. Plazma televizyonlar, florasan lambalar ve plazma klimalar bu teknolojinin kullanıldığı bazı örnekler. Ama bilim gözünü şimdi biyolojik silah yapımında kullanılan ve AIDS, Kuş gribi, Deli dana, Sars gibi salgınlara neden olan virüsleri plazma teknolojisiyle yok etmeye dikmiş durumda. Bu konuda en önemli çalışmalar dünyanın tek biyoelektrik araştırma merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Virginia Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde yapılıyor. Merkezde ‘soğuk plazmaların farklı biyolojik hücreler üzerindeki etkileri’ni inceleyen araştırma projelerinde görev alan fizik doktoru Tamer Akan, tıpta çığır açan plazma teknolojisini Yeni Yeni Aktüel’e anlattı.


10 saniyede dezenfeksiyon

Gaza verilen enerji ile gaz atomlarından elektronlar kopuyor yani gaz atomları iyonlaşıyor. Elde edilen plazma hal içinde çok sayıda radikal içeriyor. Bu serbest radikaller organizmaların savunma mekanizmalarını bozma özelliğine sahip. Plazmalar bir santimetre küp hacimde yarım trilyondan fazla serbest radikal üretebildiği için herhangi bir bölgeyi zararlı maddelerden arıtmak için son derece uygun. Dr. Tamer Akan, yapılan çalışmalarda zatürre, idrar enfeksiyonu, sivilce, mide iltihabı, kan dolaşımı enfeksiyonu, tifo, yiyecek zehirlenmeleri, menenjit, sinüzit ve şarbona etken olan bakterilerin ‘soğuk plazma’ uygulanarak 5-10 saniye gibi kısa bir sürede yok edilebildiğini söylüyor. AIDS, kolera, Ruam hastalığı, veba, çiçek, sıtma, gazlı gangren, tifo ve konserve zehirlenmelerine sebep olan etken mikroorganizmalar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor. Plazma soğutma çalışmalarında üretilen güç kaynaklarının fareler üzerine enjekte edilen kanser hücrelerine de uygulandığını anlatan Dr. Akan, “Böylece ilk kez ilaç ve radyasyon kullanmadan deri kanseri tedavisi yapıldı” diyor. ‘Soğuk plazma’ teknolojisi kanser araştırmaları için de ümit verici görünüyor.


Uzay gemilerinde de kullanılacak

Şu an Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fizik bölümünde öğretim üyeliği yapan ve burada bir de plazma laboratuarı kuran Dr. Akan’ın Amerika’daki merkez ile ortaklaşa çalışmaları devam ediyor. Bu çalışmalar plazmalar ile hastane, karantina bölgesi ve biyolojik silah kullanılmış geniş alanlarda sterilizasyon sağlamak üzerine. Çalışmalar tamamlandığında teknik bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemek için havaalanları ve liman gibi bölgelerde kullanılabilecek. Uzay gemileriyle başka gezegenlerden taşınabilecek mikroorganizmalar da ‘soğuk plazma’ ile yok edilebilecek.

Şarbona kesin çözüm

Plazmalar klasik sterilizasyon teknikleri ile öldürülemeyen mikroorganizmaları kolayca yok edebilmeleri sebebiyle de önem arz ediyor. “Örneğin deli dana virüsü yüksek ısılarda dahi öldürülemiyor” diyen Dr. Akan, bir başka zorlu bakteri olarak da şarbon etkenini örnek veriyor. Uzun süre normal koşullarda yaşayabilen şarbon bakterisi ‘bacillus anthraksis’, diğer bakterilere oranla güneş ışığı, sıcaklık ve dezenfektanlara karşı çok daha dayanıklı. 10 gram şarbon sporu 1 ton sinir gazı etkisinde. Suda ve toprakta 80 yıl yaşayabilen şarbon ‘soğuk plazma’ teknolojisi ile yok edilebiliyor. 1979’da Rusya’da bir laboratuar kazası sonucu çıktığı sanılan şarbon salgını 64 kişinin ölümüne sebep olmuştu. 1939- 42 yıllarda Japonya, Mançurya’da başta şarbon olmak üzere çok sayıda enfeksiyon hastalığı esirler üzerinde deneyerek pek çok insanın ölümüne sebebiyet vermişti. Japon kuvvetleri İkinci Dünya Savaşı’nda da üzerine şarbon yerleştirilmiş 500 füze başlığı kullanmıştı. Aynı yıllarda İngilizler İskoçya açıklarındaki Gruinard adasında şarbonla deneyler yaparak ada topraklarının 36 yıl boyunca kullanılamaz hale gelmesine neden olmuştu. 11 Eylül 2001’den sonraki terörist saldırılarda da ABD’deki çeşitli kuruluşlara mektuplar ile toz şarbon sporları gönderilmişti.


Güvenli ve ucuz

Son yıllarda ülkemizde meydana gelen çocuk ölümlerine sebep olan hastane virüslerinin de plazmalar ile yok edilebileceğini belirten Dr. Akan, “Soğuk plazma kullanılan bebek küvözleri üretmek üzerine de çalışıyoruz” diyor. Dr. Akan, soğuk plazmaların oda sıcaklığında olmalarından dolayı ısıya duyarlı cihazların sterilizasyonunda da kullanılabileceğini söylüyor. Örneğin insan vücudu içinde hareket eden ısıya duyarlı mikro kameralar veya diğer pahalı tıbbi cihazlar bir hastada kullanıldıktan sonra steril edilemediği için diğer bir hasta üzerinde kullanılamıyor. Yüksek ısı fırınlarında steril edilemeyen pek çok tıbbi, askeri, biyomedikal cihaz ve bilgisayar çiplerinin soğuk plazmalar ile steril edilebilmesi mümkün. Bugünkü teknolojide yüksek ısı kullanmadan sterilizasyon yapan etilen oksit ve gama ışını gibi yöntemler de kullanılmakta. Ancak bunlar toksik ve radyoaktif atık problemleri yanında son derece pahalı ve birkaç gün süren yöntemler. Plazma ile sterilizasyon ise herhangi toksik atık ya da radyasyon etkisi yapmadığı için güvenli, maliyet açısında da oldukça ekonomik.

Bir kalemde siliyor

Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde Dr. M. Laroussi, Dr. X. Lu ve Dr. C. Tendora ile birlikte “Plazma Kalem” adını verdikleri bir cihaz da geliştiren Dr. Akan, “Portatif bir cihaz olan kalem saatlerce insan eline tutulduğunda dahi deri dokusuna herhangi bir zararlı etki yapmıyor. Islak, kuru, metal ve plastik gibi çok faklı ortamlarda kolaylıkla kullanılabiliyor. Lokal kullanımlar için üretilen portatif kalem üzerine çalışmalarımız sürüyor. İleride her alanda bu plazma kalemi görebilirsiniz” diye konuşuyor. Kalem onlarca farklı türde bakteri üzerinde denenmiş, özellikle sivilce oluşumuna sebep olan S.aureus bakterilerine karşı başarı sağlanmış. Plazma kalemlerin kullanım alanına girmesiyle bir boğaz iltihabını dışarıdan 10 saniyelik bir uygulama ile yok edebilmek mümkün olacak.


Plazma teknolojisi günümüzde kağıt, otomobil, tekstil ve uçak endüstrisi, elmas ve elektronik çip yapımı, savunma sanayii, kristal büyütme, radar araştırmaları ve uzay teknolojisinde de roketlerin fırlatılmasından yörünge korumasına kadar değişik uygulamalarda kullanılıyor.

Çaktırmadan hırsızlık; SANAL SU TİCARETİ

KOT PANTOLONUNUZDA 10 BİN 850 LİTRE SU VAR; ELİNİZDEKİ BARDAK ÇAYDA İSE 30 LİTRE! SU SAVAŞLARININ HALA BAŞLAMAMASINA ŞAŞIRIYORSUNUZ DEĞİL Mİ?

Etrafınızda litrelerce su var görüyor musunuz?

Hollanda Twente Üniversitesi Su Mühendisliği ve Yönetimi bölümünden Prof. Arjen Y. Hoekstra’nın tarım ve endüstride su kullanımı üzerine yaptığı araştırma şaşırtıcı hatta inanması zor gerçekleri gözler önüne seriyor. Ülke ülke, kalem kalem suyun ayak izlerini takip eden Prof. Hoekstra, Yeni Aktüel’in sorularını yanıtladı, hangi ülkenin ne kadar sanal su alıp sattığını rakamlarla açıkladı.

ÜRÜN DİRİER,urun.dirier@aktuel.com.tr


Sabah kalktınız ve ayılmak için bir fincan kahve koydunuz kendinize. Bilin bakalım o bir fincancık kahvenin içinde ne kadar su var? “Bir bardaaak” der dediğinizi duyar gibiyim. Ama yanlış, tam 140 litre su var. Şimdi buzdolabına doğru yöneldiniz. Kahvaltı yapmak için peyniri çıkardınız. Bir tahmin oyunu daha geliyor. O elinizdeki bir kilogramlık peynir paketinin içinde ne kadar su var dersiniz? “…” Yine bilemediniz, tam 5000 litre. Peki sofradaki şu küçük bir dilim beyaz ekmek ne kadar su saklıyor acaba? İnanmayacaksınız ama 40 litre. O kabuklarını soymaya çalıştığınız yumurta ise 200 litre! Şimdi gardrobunuza doğru yöneldiniz. En sevdiğiniz pamuklu tişörtünüzü aldınız giyiyorsunuz. Beraberinde 2700 litre su da sizinle geliyor. Şimdi de deri ayakkabılarınızı ayağınıza geçiriyorsunuz. Dikkat edin ayaklarınız tam 16 bin 600 litre suya batmış halde! Veee dışarı çıktınız, aracınıza bindiniz. Bu metal yığınının her 1 dolarlık kısmı 80 litre su barındırıyor. Siz buna kaç bin dolar vermiştiniz? Artık litrelerin içinden çıkılacak gibi değil. Bu yazdıklarımız da şaka değil, bire bir gerçek. Hollanda Twente Üniversitesi Su Mühendisliği ve Yönetimi bölümünden Prof. Arjen Y. Hoekstra ve ekibinin tarım ve endüstride su kullanımı üzerine yaptığı araştırmaların sonuçları işte bu şaşırtıcı rakamları gösteriyor. Nasıl yani diyorsunuz eminim. Şöyle anlatalım; bir fincan kahvenin içindeki kahve çekirdeklerinin ekilip biçilmesi, yetiştirilmesi, harmanı, toplanması, nakliyesi ve fabrikada işlenmesi sırasında tam 140 litre tatlı su harcanıyor. Prof. Hoekstra buna suyun ayak izi diyor. Yani siz kahve içmek için sadece bir fincan su harcadığınızı sanırken, aslında litrelerce suyu birkaç dakika içinde lakır lakır içip bitiriveriyorsunuz. Alışveriş krizine girip “Şunu da alayım bunu da alayım” derken uçup giden sadece cebinizdeki paralar değil. Küçük bir bluz için kullanılan pamuğun yetiştirilmesi ve işlenmesinde harcanan litrelerce tatlı su da buhar olup hatta daha kötüsü kirlenerek uçup gidiyor. Siz de dişlerinizi fırçalarken musluğu kapattığınız zamanlarda su tasarrufu yaptığınızı sanıp sadece vicdanınızı rahatlatıyorsunuz!


Çözüm, ayak izi etiketi

Suyun ayak izi kavramı Prof. Hoekstra tarafından ilk olarak 2002 yılında UNESCO-IHE (UNESCO- Su Eğitimi Enstitüsü) desteğiyle bilim çevresine tanıtılmış. 2008 yılında ise Twente Üniversitesi’ne bağlı olarak açılan www.waterfootprint.org sitesiyle devletlerin, üreticilerin ve sivil toplum kuruluşlarının dikkatini çekme çalışmalarına başlanmış. 2008 yılında meslektaşı Ashok K. Chapagain ile birlikte ‘Globalization Of Water’ adlı bir de kitap yayınlayan Prof. Hoekstra, katıldığı uluslar arası konferanslarda ürünlerin etiketlerine ‘su ayak izi’ değerlerinin yazılması, ayak izi bedelinin fiyatlara eklenmesi, pamuk ve pirinç gibi çok su harcayan ürünlerin ithalatının yalnızca su sıkıntısı olmayan ülkelerden yapılması gibi çözüm önerileri sunuyor. İthalat demişken konunun diğer önemli boyutuna da bir göz atalım. İthalat-ihracat mevzuunda durum gerçekten çok başka bir hal alıyor. Şöyle ki, bazı ülkeler tarım, tekstil ve endüstriyel ürünlerini kendileri üretiyor, üstelik bir de diğer ülkelere ihraç ediyorken, bazı ülkeler su gerektiren ürünleri devamlı ithal ederek kendi öz su kaynaklarını hiç harcamıyor. Bu da ihracat yapan ülkeler üzerinde ciddi bir su sıkıntısı yaratıyor.

İhracat her zaman iyi değildir!

Özellikle Almanya, Avusturya, Bahreyn, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Yunanistan, İrlanda, İsrail, Japonya, İtalya, Litvanya, Maritus, Hollanda, Norveç, Portekiz, Katar, Suudi Arabistan, İsveç, İsviçre ve İngiltere gibi ülkeler su izi fazla olan malların yüzde 50-80 oranını ithalatla karşılıyor. Bir kısmı bilinçli olarak kendi suyunu tasarruf etmek amacıyla gıda ve tekstilde ithalata başvuruyor. Üstelik bu ülkelerin hemen hepsi dünya ortalamasının çok çok üzerinde tüketim yapıyor. Bu da ortada ciddi bir bencillik olduğunu gösteriyor. “Kendiminkini harcamam, başkasınınkine acımam” şeklinde özetleyebiliriz bu durumu. Zimbabwe, Zambia, Vietnam, Özbekistan, Türkmenistan, Tanzanya, Sudan, Srilanka, Afganistan, Arjantin, Bangladeş, Bolivya, Brezilya, Kamboçya, Kameron, Çad, Etiyopya, Gana, Endonezya, Kırgızistan, Mozambik ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler de yüzde 100’e yakın oranda kendi su kaynaklarıyla idare ediyor, neredeyse hiç tekstil ve tarım ürünü ithalatı yapmıyor. Amerika Birleşik Devletleri dünyada en çok su ayak izi tüketen ülke olmasına karşın kendisine kızamıyoruz çünkü en azından kendi ekmeğini yiyor. Bizim gibi gelişmekte olan ve su kaynaklarını doğru yönetebilecek pratiğe sahip olmadığı halde ihracat yapan ülkeler de kendi su kaynaklarını heba etmekten başka bir şey yapmıyor. Üstelik ihracat rakamlarının artışına da seviniyor. Kazanılan paraların tükenen su kaynaklarını yerine getiremeyeceğini idrak edemiyor. Sözünü ettiğimiz alışverişe literatürde sanal su ticareti deniyor. Sanal, çünkü bir ton buğday ithal eden ülke, bir ton buğday üretmek için kullanılan suyu da çaktırmadan bedavaya ithal etmiş oluyor. Sanal su ticareti kavramını literatüre sokan isim ise King’s College London’dan İngiliz Prof. John Anthony Allan. School of Oriental and African Studies’te de ders veren Prof. Allan, literatüre kazandırdığı bu kavram ile 2008 yılında Stockholm Su Ödülü’ne de layık görülmüştü.


En çok Avrupa ve ABD iz bırakıyor

Prof. Hoekstra, dünya sanal su ticaretindeki en büyük ihracatçıların Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Asya’nın çoğu ve orta Afrika olduğunu söylüyor. En büyük ithalatçılar ise Avrupa ülkeleri, Japonya, Arap ülkeleri ve Güney Afrika. Prof. Hoekstra’nın çalışmalarına göre en çok su ayak izi tüketen ülkeler Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri. ABD kişi başına yıllık 2483 metre küp su ile birinci sırada yer alıyor. Uluslar arası ticarette en çok sığır eti, soya fasulyesi, buğday, kakao, kahve, pirinç ve pamuk alınıp satılıyor. Prof. Hoekstra dengesiz ihracat-ithalat ağından dolayı pek çok ihracat ülkesinin nehirlerin kuruması, yer altı ve üstü suların tükenmesi, göllerin kuruması ve tatlı su kaynaklarının azalması gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını söylüyor. Kırmızı et yerine tavuk eti tüketmek, kahve yerine çay içmek, pamuklu kumaş yerine polyester giymek, pilav yerine patates püresi yemek dışında bireysel olarak bir şeyler yapmak da pek mümkün değil açıkçası. Prof. Hoekstra’ya göre tüketicilerin bilinçli hareket etmesi için üretici firmaların ve devletlerin desteği gerekiyor. Bu destek en basitinden ürünlere su ayak izi etiketi konmasını şart koşmayla başlayabilir.



----------not: 1 Gm³= 1 000 000 000 000 litre

……..Tarım ürünüyle en çok sanal su ihraç eden ülkeler……. (Gm³/yılda)

ABD 138,96
Avustralya 68,62
Brezilya 61,01
Kanada 52,34
Arjantin 48,03
Tayland 38,49
Hindistan 35,29


…….Endüstriyel ürünle en çok sanal su ihraç eden ülkeler ……. (Gm³/yılda)

Çin 45,73
ABD 44,72
Rusya 34,83
Kanada 20,36

……Tarım ürünüyle en çok sanal su ithalatı yapanlar…… (Gm³/yılda)

Japonya 77,84
ABD 74,91
İtalya 59,97
Çin 49,99
Almanya 49,59
Rusya 41,33
İngiltere 34,73
Fransa 30,40


……Endüstriyel ürünle en çok sanal su ithalatı yapanlar…… (Gm³/yılda)

ABD 55,29
Almanya 17,50
İngiltere 16,67
Japonya 16,38
Fransa 10,69


--------not: 1 m³= 1000 litre

…..En çok su ayak izi tüketen ülkeler…. (m³/kişi başı/yılda)

USA 2483
Yunanistan 2389
Malezya 2344
İtalya 2332
İspanya 2325
Portekiz 2264
Tayland 2223
Sudan 2214
Kıbrıs 2208
Libya 2056
Kanada 2049
Mali 2020
Papua Yeni Gine 2005
Senegal 1931
Malta 1916
Fransa 1875
Rusya 1858
Suriye 1827
Belçika 1802
Kazakistan 1774
Türkmenistan 1764
Benin 1761
Finlandiya 1727
Küba 1712
İsviçre 1682
İran 1624
Avusturya 1607
Almanya 1545
İsrail 1391


…..En az su ayak izi tüketen ülkeler…… (m³/kişi başı/yılda)

Yemen 619
Afganistan 660
Somali 671
Etiyopya 675
Namibya 683
Litvanya 684
Çin 702
Kenya 714
Zambiya 754
Guetemala 762
Honduras 778
Kore 845
Nepal 849
El Salvador 870

…..Kendi kaynaklarından bile daha çok ithal su ayak izi harcayanlar ……
(m³/kişi başı/yılda)
Kendi su ayak izi İthal su ayak izi

Avusturya 500 1013
Belçika 251 1449
Kıbrıs 699 1433
Almanya 662 817
İsrail 282 1024
İtalya 1005 1190
Malta 142 1660
Portekiz 941 1214
İsviçre 284 1335

……………….Bazı gıda ve ürünlerin ayak izi değerleri…………..


1 litre süt 1000 litre su
1 kilogram kırmızı et 16000 litre su
1 fincan kahve 140 litre su
1 kilogram mısır 900 litre su
1 kilogram pirinç 3400 litre su
1 kilogram buğday 1350 litre su
1 elma 70 litre su
1 bardak elma suyu 190 litre su
1 bardak bira 75 litre su
1 dilim beyaz ekmek 40 litre su
1 kilogram peynir 5000 litre su
1 kilogram tavuk eti 3900 litre su
1 adet pamuklu tişört 2700 litre su
1 yumurta 200 litre su
1 kilogram keçi eti 4000 litre su
1 adet hamburger 2400 litre su
Bir otomobilin her 1 doları için 80 litre su
Bir çift deri ayakkabı 16600 litre su
1 portakal 50 litre su
1 adet A4 kağıt 10 litre su
1 kilogram patates 900 litre su
Bir kadeh şarap 120 litre su
1 bardak çay 30 litre su
1 kilogram şeker 1500 litre su
1 adet kot pantolon 10850 litre su
1 adet pedde 810 litre su
1 adet mikroçipte 32 litre su


Türkiye ihracatçılardan

Türkiye sanal su ihracatçısı ülkeler arasında yer alıyor. Harcadığı su ayak izi miktarının yüzde 85’ini kendi su kaynaklarından karşılıyor. Kişi başına düşen yıllık su ayak izi rakamı ise 1600 m³. Türkiye’nin tarım ürünü üzerinden yaptığı sanal su ihracatı yılda 9,81 Gm³, endüstriyel ürünle yaptığı sanal su ihracat oranı ise 1,07 Gm³.

9 Haziran 2009 Salı

KANSERİN ÇARESİ DENİZLERİN ALTINDA MI?

PROF. BELMA KONUKLUGİL, KANSERE KARŞI ETKEN MADDE BULMAK İÇİN EGE VE AKDENİZ SULARINDAKİ SÜNGER TÜRLERİNİ ARAŞTIRIYOR!

Denizler altında 20 bin eczane

Okyanus canlılarının düşmanlara karşı savunma, üreme, iletişim ve rekabet için salgıladıkları kimyasallar çaresi olmayan hastalıkların umudu! Belgesellerde izlediğimiz birbirinden renkli ve ilginç sualtı canlılarından elde edilen, biri kanser ilacı olmak üzere 4 ilaç geçen yıllarda piyasaya sürüldü. Yenileri yolda. Türkiye’de de süngerler üzerine çalışmalar sürüyor.


ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr


İnsanoğlunun hayal gücü sınırlarını zorlayacak kimyasal bileşikler üreten deniz canlıları, çaresi bulunamayan hastalıkların tedavisi için yeni birer hazine kaynağı! Günümüzde pek çok hastalığın tedavisi bulunsa da, HIV ve viral hepatit gibi virüslerin neden olduğu hastalıklara, ağır mantar hastalıklarına, bazı kanser türlerine ve kalp-damar bozuklukları gibi hastalıklara hala bir çare, kesin şifa veren bir ilaç bulunamadı. Okyanusların henüz çok fazla araştırılmamış, gizemli ve karanlık derinlikleri ise tıbba ışık tutuyor. Okyanuslardaki canlı çeşitliliği ve bu çeşitliliğin ürünü olan milyonlarca farklı kimyasal bileşik farmakologların yeni gözdesi! Pasifik’in, Hint Okyanusu’nun, Karayip sularının, Akdeniz’in, Adriyatik’in vs… binlerce metre derinliklerinde yaşayan canlılar ilaç yapımında kullanılmak üzere yoğun bir şekilde araştırılıyor. Bu araştırmalar özellikle mercan resifleri, algler, süngerler, yumuşakçalar, kabuklular, deniz ejderleri, deniz ısırganları, tunikatlar ve ekinodermler gibi yavaş hareket eden ve hareketsiz canlılar üzerine yoğunlaşmış durumda.

Hareket yoksa bereket var

Çünkü hareket kabiliyetleri sınırlı olan bu canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için çok çeşitli kimyasallar salgılamak zorundalar. Düşman saldırılarına karşı savunma, beslenme, iletişim, üreme ve rekabet amacıyla salgıladıkları bu kimyasallar suda seyreltik halde bile çok etkili! İşte bu nedenle bu bereketli kimyasallar ilaç yapımı için umut vaad veriyor. 90’lı yıllarda önem kazanan ve son yıllarda yoğunlaşan ‘deniz canlılarından tıbbi amaçlı bileşik eldesi’ çalışmaları Avustralya, Kanada, Japonya, ABD, Kore, Mısır, Avrupa ülkeleri ve daha dünyanın pek çok yerinde hızla sürüyor. Bu konuda en yoğun araştırma yapan kurumlardan Avustralya Harbor Branch Oşinografi Enstitüsü’nden bir ekip, yıl boyunca deniz altıyla gezerek yeni canlı türleri arıyor. Amerika Ulusal Kanser Enstitüsü, araştırmacılara ciddi yardımlarda bulunuyor ve sponsor oluyor. Ancak tüm bu hıza ve yoğunluğa karşın şimdiye dek yalnızca dört ilaç piyasaya sunulmuş durumda.

Piyasada 4 ilaç var

Bunlardan ilki 2007 yılında satışı başlayan, piyasada Yondelis ismiyle bulunan bir kanser ilacı. Tunikatlardan yani tulumlu deniz canlılarından elde edilmiş. Bir gramı için bir ton tunikat gerekiyor. İkincisi, 2004 yılında Prialt adıyla piyasaya sunulan ve bir salyangozdan elde edilen ilaç. Prialt morfinden çok daha etkili ve yan etki oluşturmuyor, nöropatik ağrılarda ve iltihap giderici olarak kullanılıyor. Üçüncüsü ise bir anti aging kremi. Ünlü bir kozmetik firması tarafından 2000 yılında Resilience Lift adıyla piyasaya sunulan, ‘pseudopterogargia elisabethae’ adlı bir yumuşak mercan türünden üretilen bir krem. Sonuncu olarak da bir sünger türünden elde edilen ve iltihap önleyici etki gösteren ve 2004’de satışı başlayan ‘manoalide’ adlı bileşiği ilaç piyasasına girmiş deniz kaynaklı ürünlere örnek olarak verebiliriz. Bunların yanı sıra sitotoksik (tümöre karşı hücre zeyirleyici), antibiyotik, anti kanser, anti viral, iltihap giderici ve yara iyileştirici etkileri, Alzheimer, şizofreni, Parkinson ve astıma karşı etkinlikleri saptanmış, piyasaya sürülmek üzere klinik testlerinin son aşamasında olan onlarca deniz canlısı var. Deniz canlılarından elde edilen bileşik sayısı her yıl yüzde 10 artıyor. Ancak bunlar hemen ilaç olarak piyasaya sunulamıyor çünkü bu bileşiklerin çoğu yararlarının yanı sıra zararlı etkilere de sahip.

Kansere karşı Türkiye süngerleri araştırılıyor

Esas konumuza gelelim, Türkiye’de de kansere karşı etkili deniz canlısı bulma konusunda çalışan bir akademisyenimiz var. Ankara Üniversite Eczacılık Fakültesi’nden Prof. Dr. Belma Konuklugil. 2005 yılında TÜBİTAK’ın desteğinde, Almanya Düseldorf Farmasötik Biyoloji ve Biyoteknoloji Enstitüsü ile ortak bir projeye başlayan Prof. Konuklugil, ‘ülkemizde yaşayan süngerler ve bunlardaki etken biyoaktif maddelerin ortaya çıkarılması’ üzerine çalışıyor. Şimdiye kadar Akdeniz ve Ege sularından 40 sünger türü çıkarılmış. Çıkarılan süngerler teşhis için Hollanda Zooloji Müzesi’ne gönderiliyor. Amaç sitotoksik etki gösteren ve kansere karşı kullanılabilecek süngerleri bulabilmek. Şimdiye kadar çok önemli bir bulguya rastlanamamış ama çalışmalar sürüyor. Haziran ayında TÜBİTAK projesinin biteceğini belirten Prof. Konuklugil, “Çalışmamız için AB’ye başvurduk. Büyük ihtimalle Haziran’dan sonra AB fonuyla araştırmalarımızı sürdüreceğiz. En büyük amacımız deniz kıyısında bir laboratuarımızın olması. Çalışmalarımız daha da kolaylaşır” diyor. Bilim dünyasının su altına yönelmesinin nedenini “Çünkü okyanuslarda karadakine kıyasla çok daha fazla canlı, haliyle de kimyasal bileşik bulunuyor. Karada 17 temel canlı türü varken, bu sayı denizde 32 adet” diyerek açıklayan Prof. Konuklugil, tıbbi amaçlı bileşik eldesi için şimdiye kadar denizlerden yaklaşık 10 bin canlı türü izole edildiğini belirtiyor. Prof. Konuklugil çalışmalarına süngerler üzerinde başlamalarının nedenini ise şöyle anlatıyor;

Süngerin silahı hücre öldürücü

“Üzerinde araştırma yapılmış sünger türlerinin yüzde 10’undan fazlası hücreyi zehirleyici (sitotoksik) özellik göstermiş. Süngerler savunma amaçlı sitotoksik etki geliştiriyorlar. Bu da yeni ilaçların üretimi için umut verici olarak kabul edilebilir. Deniz canlıları üzerine ilk çalışmalar tek tük de olsa 1950’lere kadar gidiyor aslında. 1950’lerde Karayip denizinden çıkarılan bir sünger türünden elde edilen spongouridine ve spongothymidine adlı bileşikler deniz canlılarından elde edilen ilk bileşikler olmuş. Bu bileşikler uçuğa karşı kullanılan ‘adenine arabinosid’ adlı maddenin ve lösemi tedavisinde kullanılan ‘cytosine arabinosid’ adlı maddenin sentezi (canlıdan taklid ederek elde edilen bileşik) için model oluşturmuş.”

Bioprospecting (türlerin genetik ve kimyasal özellikleri açısından araştırılması) alışılmadık, yeni bir şeyler keşfetmek için en iyi yöntem Prof. Konuklugil’e göre. Çünkü yeni türler ve yeni cinsler genellikle beraberinde yeni tip kimyasal maddeler ve kimyasal etkiler getiriyor. Hatta daha önce keşfedilmemiş türlerin, insanlarda hastalık yapabilecek mikroorganizmalara karşı etkili olabileceği düşünülüyor. Prof. Konuklugil, sular altında bulunan ve araştırmaları süren bileşiklere şu örnekleri veriyor:

Araştırmalar on yıllarca sürüyor

“1971 yılında William R. Kem, Berdard C. Abbott ve Robert M. Coates adlı ABD’li araştırmacıların yapısını açıkladığı ‘anabazin’ adlı bir bileşik, bir tür deniz solucanından elde edilen nörotoksik (sinir sistemine hasar verici) bir bileşikti. 1987 yılında bu yapıdaki bileşiklerin Alzheimer ve Parkinson tedavisinde etkili olduğu anlaşılıncaya kadar bu bileşikle ilgili araştırmalar ilerletilmedi. Daha sonra yapılan çalışmalar sonucunda Alzheimer tedavisi için klinik çalışmaları başlatıldı. 2006 yılında hastalar üzerinde denenme aşamasına gelindi. Bunun yanında hiperaktivite bozukluğu olan hastalarda kullanılmasıyla ilgili incelemeler de başlatıldı. Ayrıca bu bileşiğin şizofreni tedavisiyle ilgili olarak klinik çalışmaları da devam ediyor. Hawai’den Hendrik Luesch de 2000 yılında mavi-yeşil alglerin bir türü olan ‘lyngbya majuscula’dan ‘depsipeptit lyngbyabellin A’ adlı yeni bir bileşik elde edip yapısını çözerek sitotoksik etki gösterdiğini belirledi. Denizde yaşayan ‘zopfiella marina’ adlı mikroorganizmadan mantara karşı etkili bir madde olan ‘zofimarin’ elde edildi. Bir diğer kansere karşı etkili bileşikse Brysopsis cinsi yeşil alglerden elde edilmiş olan ‘kahalaide F’. Üzerinde klinik çalışmalar yapılan deniz kaynaklı ürünlere başka bir örnek de ‘discodermia’ cinsi süngerden elde edilen ‘discodermolide’ adlı bir bileşik. Bu bileşik gösterdiği bağışıklık sistemini baskılayıcı etki ve sitotoksik etki nedeniyle kanser tedavisinde kullanılmak üzere araştırılıyor. Bunlar gibi umut verici birçok bileşik yakında üretilecektir.”

TÜM CANLI TÜRLERİNİN ERKEKLERİ FEMİNENLEŞİYOR

MASSACHUSETTS AÇIKLARINDA EŞCİNSEL KUŞLAR, HERMAFRODİT KUTUP AYILARI, DİŞİLİK PROTEİNİ ÜRETEN DOĞANLAR, KADINLIK HORMONU SALGILAYAN ERKEK TİMSAHLAR…

Dünyamız pembeleşiyor! Erkekler feminenleşiyor!

Balıklardan timsahlara, kaplumbağalardan kutup ayılarına, kuşlardan insanlara kadar tüm türlerin erkekleri feminenleşiyor. Dünyanın dört bir yanından 250 araştırmayı bir araya getirerek bunu ispatlayan İngiliz Dr. Gwynne Lyons ile feminenleşen erkekleri konuştuk. Kendisinden feminenleştiren kimyasalların listesini aldık.

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Bayım,

Şimdi siz o pet şişeden su içiyorsunuz ya, en az birkaç bin sperminizi öldürdünüz, haberiniz var mı?! Bakın bakın şimdi de o televizyona dokundunuz, buyurun birkaç bin de buradan gitti! Yeni aldığınız alev almaz malzemeden üretilmiş koltuğunuza gerine gerine yayılıyorsunuz ama hata yapıyorsunuz, sperm sayınız azalmaya devam ediyor kuzum. Şimdi de ellerinizi mi yıkıyorsunuz, yapmayın etmeyin, o sabunun içinde erkeklik hormonlarınızı yok edecek ne kimyasallar var biliyor musunuz siz? Dişlerinizi antibakteriyel diş macunuyla mı fırçalıyorsunuz? Ne yapıyorsunuz! O macun sperm sayınızı üç, beş bin daha aşağı çekti şimdi. Beğendiniz mi yaptığınızı?! Bu gidişle geriye hiçbir şey kalmayacak! İmdaaat, neslimiz tükeniyor!

Genç erkekler babaları kadar erkek değil!

İngiltere’nin en etkili toksik kimyasal eksperlerinden Dr. Gwynne Lyons, günlük hayatta kullandığımız eşya ve ürünlerin içeriklerinde bulunan kimyasalların, insanlar dahil olmak üzere balıktan memeli hayvanlara kadar tüm omurgalı türlerin erkeklerinde feminenleşmeye yol açtığını iddia ediyor. Dört ay önce “Çevre kirliliğinin, erkek omurgalıların üreme sağlığı üzerine etkileri” başlıklı bir rapor yayınlayarak bilim dünyasının ve çevreci örgütlerin dikkatini çeken Dr. Lyons’a ulaştık. Erkeklerin feminenleşmesi, dişilik özelliklerinin hangi türlerde belirginleşmeye başladığı, erkeklik hormonuna zarar veren kimyasalların nelerin içinde bulunduğu ve çözüm önerileri üzerine konuştuk. Raporunda dünyanın dört bir yanından 250 bilimsel araştırmanın yer aldığı Dr. Lyons, “Temel erkeklik özellikleri tehdit altında. Erkeklik için kırmızı bayrak çekilmiştir!” diyor.
Erkek üreme organlarının zarar gördüğünü belirten Dr. Lyons’a göre erkeklerin dölleme kabiliyetleri de çok zayıfladı. Örneğin insan ırkından olan genç erkeklerin sperm sayıları babalarınınkiyle kıyaslandığında çok düşük seviyelerde kalıyor. Tüm bunların nedeni ise son 50 yılda hayatımıza 100 binden fazla yeni kimyasalın girmiş olması. Üstelik Avrupa Komisyonu bu kimyasallarla ilgili doğru güvenlik bilgilerinin dahi verilmediğini kabul ediyor. Bu kimyasallar ‘endokrin bozucular’ olarak adlandırılıyor ve cinsiyet hormonlarına zarar veriyor.

Damarlarınızda 500 kimyasal dolaşıyor

Endokrin bozucular ilk olarak 1962’de biyolog Rachel Carson’un ‘Silent Spring’ isimli kitabında kimyasal maddelerin kuşlar üzerindeki zararlı etkileriyle ilgili incelemelerini yayınlamasıyla gündeme geldi. 1988’de 50 yaşındaki bir cenaze hazırlayıcısı erkekte, tedrici libido kaybı, testislerde küçülme, sakal büyümesinde yavaşlama şikayetleri üzerine bir grup bilim insanı araştırma yaptı ve sonuçta şikayetlerin nedeninin cenaze işlerinde kullanılan mumya kremi olduğu saptanınca ‘endokrin bozucu’ kavramı üzerine ilgi arttı. 1997’de Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Toplantısı’nda da ‘endokrin bozucular’ ele alındı. Bu toplantıda insan vücudunda ölçülebilen en az 500 kimyasal maddenin taşındığı, bu maddelerin 1920’den önce insan kimyasının bir parçası olmadığı, son 20 yılda doğan bebeklerin anne rahminde bu maddelerle karşılaştıkları açıklandı. Plastiklerde, deterjanlarda, ilaçlarda, kozmetiklerde, kremlerde, böcek ilaçlarında, endüstriyel kimyasallarda, ev eşyalarında, mobilyalarda, inşaat malzemelerinde, elektronik eşyalarda, sebze meyvelerde ve hazır gıdalarda bulunan bu kimyasallar, sperm sayısında azalma, testis kanseri ve inmemiş testis (normalden daha küçük olan testis) gibi üreme sorunlarına ve hastalıklara yol açtığı gibi, anne karnındaki bebeği de etkileyebiliyor. Araştırmalara göre endokrin bozucu kimyasallara maruz kalan annenin bebeği erkek ise penis boyu normalden daha kısa oluyor. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ise çift cinsiyetlilik, erkeklerde yumurtalık oluşumu ve kadınlık hormonu salgılanması en sık rastlanan göstergeler. Üstelik bu göstergeler sonraki nesillere de genetik olarak aktarılıyor.

Eşcinsel kuşların adası

Dr. Lyons’un raporunda yer alan 250 araştırmanın sonuçlarından bazıları şöyle…
-İngiltere’de alçak arazi nehirlerinde bulunan erkek balıkların yarısının testislerinde yumurta gelişimi olduğu gözlendi.
- Massachusetts açıklarındaki Kuş Adası’ndaki kuşlar arasında eşcinsel ilişkinin çok yaygın olduğu görüldü.
- Taiwan’da anne karnında endokrin bozucu kimyasallara maruz kalan erkek bebeklerin penis boylarının kısa olduğu saptandı.
-Kuzey Hindistan’da 20 yıldır püskürtme endosülfan ile ilaçlanan tarım bölgesinde oturan erkek çocuklarda, 20 kilometre ötede oturan çocuklarla kıyaslandığında testosteron seviyesinde düşüş, seksüel gelişim evrelerinde gecikme olduğu gözlendi. Ayrıca inmemiş testis ve kasık fıtığı sıklığında da artma bildirildi.


Dişilik hormonu şarkıcı yaptı

- İngiltere Cardiff Üniversitesi ise kirletilmiş bölgelerdeki kurtçukları yiyen erkek sığırcıklar üzerine çalıştı. Sığırcıkların dişilik hormonlarının arttığı ve şarkı söyleme yeteneklerinin şaşırtıcı derecede ilerlediği saptandı.
-Newyork’taki Rochester Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, anne karnında yüksek miktarda endokrin bozucu kimyasala maruz kalan erkek çocukların küçük penisli olduklarını ve inmemiş testis sorunu yaşadıklarını ortaya koydu. Üstelik bu tür çocukların anüs ile genital bölge aralığı da normallerinden daha kısaymış ki bu durum feminenleşmenin ilk göstergesi olarak sayılıyor.
- Rotterdam Erasmus Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma da anne karnında söz konusu kimyasallara maruz kalan erkek bebeklerin çay seti ve bebeklerle oynamayı tercih ettiğini ortaya koymuş.
- Kanada, Rusya ve İtalya’da doğan kız bebek sayısı erkek bebek sayısından iki kat fazla.

Sperm sayısı 150 milyondan 60’a düştü

- 20 ülkede yapılan araştırmalara göre, erkeklerde ortalama her mililitrede 150 milyon olan sperm sayısı son 50 yılda 60 milyona düştü.
- Alaska’daki siyah kuyruklu Sitka geyiklerinin üçte ikisinde inmemiş testis vakasına rastlandı. Montana’daki beyaz kuyruklu geyiklerde de genital anormallikler saptandı.
- Güney Afrika antiloplarının testislerinde yapısal bozukluklar saptanırken, çizgili farelerin hiç sperm üretmediği rapor edildi.
- Hem penisi hem de vajinası olan hermafrodit kutup ayılarına rastlandı.
- Florida Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, Florida civarında yoğun tarım yapılan bölgelerdeki erkek kaplumbağaların yüzde 40’ının hermafrodit yani çift cinsiyetli olduğu saptandı.
-Florida’da zirai ilaca maruz kalmış erkek timsahlarda testosteron seviyesi düşerken kadınlık hormonu olan östrojen seviyesinde artış gözlendi. Timsahların penis boyutlarının küçüldüğü ve üreme bozukluğu olduğu görüldü.
- 400’den fazla kimyasal maddeyle kirletilen Florida Great Göl civarında da çeşitli hayvan türlerinde feminenleşme saptandı. Erkek gümüş martılar ve doğanlarda yumurta üretiminde gerekli olan dişilik proteinlerinin üretilmiş olduğu görülürken, kel kartal türünün üreme kabiliyetini neredeyse yitirdiği saptandı.
- Kanada’daki katil balinalar ve Beluga balinaları neredeyse üreme kabiliyetlerini yitirmiş durumdalar. Su samurlarının da testislerinde küçülme saptandı.
- Kanada ile ABD arasında bulunan Ontario Gölü’ndeki levreklerin yüzde 83’ünün çift cinsiyetli olduğu saptandı.
- Northern leopard kurbağalarının testislerinde yumurtaları olduğu görüldü.
- Detroit River bölgesindeki kaplumbağaların penis uzunluklarında ciddi bir azalma saptandı.


Bebekler nasıl korunur?

- Plastik maddelere sarılı ve plastik kaplarda saklanan ürünlerin, özellikle mikrodalga fırında ısıtılmaması, bunların yerine seramik kapların tercih edilmesi
- Plastik şişedeki anne sütü ve mamaların mikrodalga ile temasının engellenmesi
- Besinlerin plastik maddelerle örtülmemesi ve plastik maddelerle temasının engellenmesi
- Bebeklerin plastik ürünler çiğnemesinin engellenmesi
- Çocukların top v.b. oyunlardan sonra ellerinin yıkanması
- Toksik kimyasalla karşılaşma ihtimali olan balıkların haftada üç defadan fazla tüketilmemesi, daha az kimyasalla karşılaşma olasılığından dolayı küçük balıkların tercih edilmesi
- Yağlı hayvansal ürünlerin tüketilmesinden kaçınılması
- Hamileyken cilde krem sürülmemesi ilk aşamada dikkat edilebilecek basit önlemler olabilir.

Feminenleştiren kimyasallar

Phthalates: Plastik yapımında, binalarda, mobilyalarda, çanta, oyuncak, deterjan, ilaç, tutkal, gıda paketleme, tekstil, kozmetik ve protez dişlerde kullanılıyor.

Paraben: Kozmetik, cilt bakım ürünleri, losyon, krem ve deodorantlarda koruyucu madde olarak kullanılan bir kimyasal grubu, deri üzerinden nüfus eder.

Triclosan: Antibakteriyel ve anti-fungal özelliğiyle sabun, diş macunu gibi ürünlere kullanılır. Ayrıca kesme tahtası gibi plastik ürünlerin içine de katılır.

Triclocarban: Anti mikrobiyal olarak kişisel bakım ürünlerinde kullanılır.

BPA: Plastik tabak, pet şişe, biberon, konserve kutularında ve dişçilik malzemelerinde kullanılır.

Penta-BDE: Özellikle alev almaz eşya yapımında kullanılıyor. Bir yangın durumunda hemen alev almaması için televizyonlarda, tekstil ürünlerinde ve plastik eşyalarda, otomobil ve uçak döşemesinde, yataklarda ve poliüretan köpüklerde kullanılıyor. AB’de kullanımı yasaklandı ancak eskiden kalma eşyalarda bu kimyasal mevcut.

PCB: Transformatörlerde (trafo), hidrolik ve ısı transfer sistemlerinde, yağlama malzemelerinde, çanta, boya, florasan lamba, yapışkan, asfalt, binalar ve gaz bourlarında kullanılıyor.

Dioxin: Endüstriyel alanda kullanılıyor. Özellikle endüstriyel atıkların olduğu bölgede beslenen tavuk ve domuzlarda fazlaca dioxin bulunduğu biliniyor.

Egzost: Tüm gün şehir trafiğinde rahatlıkla bulunabilir.

Cimetidine: Reçeteli bir ilaçtır. Mide yanmaları ve ülserde kullanılır.

DDT: Bir tür böcek öldürücü, ülkemizde pirenin kökünü kazıyan ilaç olarak biliniyor. Her tür haşereye karşı kullanılıyor. Yüzlerce yıl etkisini koruyabiliyor, o nedenle yıllarca sonra bile topraktan sebze ve meyvelere geçebiliyor.

Linuron: Zararlı otları yok eden bir tür tarım ilacı, tren yolu, otoban ve sokaklarda kullanılıyor.

Vinclozolin: Tarımda kullanılan bir mantar ilacı, Avrupa’da yasakladı ancak kalıntılarını sebze ve meyvelerde bulmak mümkün.

Procymidone: Tarımda kullanılan bir mantar ilacı. Geçen yıla kadar Avrupa’da kullanımı serbestti.

Iprodione, Prochloraz, Fenarimol: Üçü de tarımda kullanılan mantar ilaçları ve hala yasaklanmış değiller.

Fenitrothion: Avrupa’da yasaklanmış bir böcek ilacı.

Chlorpyrifos-methyl: Özellikle depo halindeki tahılları böceklerden korumak için kullanılan bir ilaç, Avrupa’da kullanımı yasak.

Ketoconazole: Cilt mantarına karşı kullanılan farmakolojik bir ürün.

Dr. Gwynne Lyons kimdir?

Raporun yazarı Dr. Lyons, toksik kimyasallar üzerine hükumet danışmanlığı yapmış olan etkili bir eksper. İngiltere’deki WWF’de uzman olarak bulunmuş olan Dr. Lyons şu anda raporun yayınlandığı vakıf ChemTrust’ın başında. Bu vakıf siyasiler, doktorlar ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yaparak kimyasalların zararları konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapıyor.

Alman asıllı ABD'li gazeteciden ürkütücü iddia:

“KIYAMET TOHUM DEPOSU” OLARAK BİLİNEN, NORVEÇ’İN KUZEYİNDEKİ BİR ADAYA KURULAN “SVALBARD KÜRESEL TOHUM DEPOSU” HANGİ KIYAMETİ BEKLİYOR?

“Svalbard dünyayı ele geçirme planının bir parçasıdır”

Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini iddia ediyor. Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyamet nedir? Esas amaç ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

2008 yılının Mart ayında, Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruldu. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna ‘kıyamet tohum deposu’ da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.
Buraya kadar her şey gayet iyi niyetli görünüyor. Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var. Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyor. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyor. İlk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye çevrilen “Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar’ adlı kitabın da yazarı olan Engdahl ile ‘kıyamet muhafızları’ dediği finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında konuştuk.

Kıyamet muhafızları

Svalbard Küresel Tohum Deposunun finansörleri kimler?
-Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini söylemeliyim. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma’da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998’e dek NewYork merkezli Nüfus Konseyi’nin de (Population Council) başkanıydı. Bu konsey John D. Rockefeller'ın nüfus populasyonunu düşürmek amacıyla 1952’de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey. Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman ABD’nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation’ın da kurul başkanıydı. Örgütün finansörleri ise; geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika’daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates! Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont/Pioneer Hi-Bred! Yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta! 1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla ‘Yeşil Devrim’ diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller! ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada’dan da devlet fonları aktarılıyor. Yani özetle, GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a muhtaç kalınacaktır?

Ebu Garib tohumları nerede?

Nükleer savaş, iklim değişimi veya meteor düşmesinin dışında bir felaketten mi söz ediyorsunuz?
-Evet, planlı bir felaketten söz ediyorum. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak yeterli. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tekelden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.


Ari ırk yaratma ‘Projesi’

Peki tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik mi?
-Hayır, bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller 1971’de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Gurubu olan CGIAR’ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) ‘modern tarım ürünü’ kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO’lu ‘Gen Devrimi’nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dahil etti. Böylelikle Rockefeller Vakfı 1970’lerden itibaren küresel tarım politikalarını şekillendirebilecek konuma geldi. Ve başardı. CGIAR aslında Rockefeller ailesinin on yıllar süren bir planının parçasıydı. Bu plan ‘Proje’ olarak adlandırılan, üstün ırk yaratma planıydı.

“Rockefeller Hitler’in de finansörüydü”

Üstün ırk yaratma projesi tam olarak nasıl bir şey?
-Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonradan genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir. Hitler ve Naziler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler’in öjenik çalışmaları da bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtan Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. Rockefeller Vakfı Third Reich’s Kaiser Wilhelm Institutes’nün ari ırk öjenik çalışmalarını finanse ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Amerika resmi olarak savaşa Hitler Almanyasının karşısında olarak girerken, Rockefeller Standard Oil Group, illegal olarak Alman Luftwaffe ve Wehrmacht birliklerine petrol nakline devam etti. Bununla ilgili Amerika senato araştırması da yapıldı.
Rockefeller Vakfı insanı ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi amaçlıyorlardı. Hitler’in öjenikçi bilim adamları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sessiz sedasız ABD’ye götürülmüş ve çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımları atmışlardır.

Gıdalar ile negatif öjenik

Amaç tarım yani gıdalar üzerinden üstün ırk yaratmak mı?

-Aslında daha da kötüsü. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920’den beri biricik amacı ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonal’in kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger 1939’da Harlem’de ‘Negro (Zenci) Projesi’ adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Negro (Zenci) nüfusu ortadan kaldırmak istiyoruz”

20 yıllık kısırlaştırma projesi

Negatif öjenik bir kısırlaştırma projesi mi?
-Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerin açıkladı. Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücülü mısırı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.
Bir başka örnek; 1990’larda BM Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi ama aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla ile birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu. Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972’de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum deposunu ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı!

Hibrid tohumlarla tekel tuzağı

Rockefeller’in gelişmekte olan ülkelerde yürütmüş olduğu ve hala devam eden Yeşil Devrim çalışmalarına da bu açıdan bakınca korkunç görünüyor…
- Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi başlattı. Neydi Yeşil Devrim? 60’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi.

Nasıl tekelleştiler?

-Yeşil Devrim gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid tohum patentlerinin DuPont/Pioneer Hi-Bred’in ve Monsanto’nun başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı. Hibrid tohumlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri tarım ve petro kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu gübreler Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaçları da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir ‘kimyasal darbeydi’. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.
Sonuç?
-Bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler. İş aramak için şehirlere göç ettiler; fabrikaların ucuz işçi açığı da kapanmış oldu.
Peki ya bugün?
-Bugün de Gates ve Rockefeller Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlar yatırıyor. Amaç yine GDO tohumların ve kimyasalların yaygınlaştırılması. Bunun için pek çok teşvik ve kampanyalara başvuruyorlar.

Patentli biyolojik silah

Büyük bir tekelleşme tehdidiyle karşı karşıyayız…
-Amaçları tüm tohumları patentlemek ki kendilerinden izinsiz kullanılamasın. Sonra küçük çiftçileri adım adım lisans parası ödemeye mahkum edecekler, ödemeyenlere de patent ihlalinden ceza verilecek. Plan işlerse tüm dünya birkaç tohum devinin kölesi olacak. Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme olasılığı için de kapıyı aralayacaktır bu. Ayrıca pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak da kullanılabilir. Genetik müdahalelerle öldürücü gıdalara çevrilebilirler.

F. William Engdahl kimdir?

1944 yılında ABD’nin Minneapolis eyaletinde doğan Engdahl, Princeton Üniversitesi’nde hukuk, Stockholm Üniversitesi’nde de ekonomi okudu. İlk kitabı dünya petrol politikaları hakkında yazdığı ‘Savaş Yüzyılı’ oldu. Serbest gazeteci olarak makaleler yazan Engdahl, Almanya’da yaşıyor.

parmak izinden robot resim çıkaran Türk biliminsanı

GAZİ ÜNİVERSİTESİ BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ’NDEN PROF. ŞEREF SAĞIROĞLU, PARMAK İZİNDEN ROBOT RESİM ÇIKARAN BİR YAPAY ZEKA MODELİ GELİŞTİRDİ.


Genetik ayna parmak ucunda

Prof. Sağıroğlu, 150 öğrencisinin parmak izinden yola çıkarak sekiz yılda geliştirdiği ve deneysel olarak ispatladığı yapay zeka modelini teorik olarak da ispatlamak için 40 matematikçiyle çalışıyor. Tek bir parmak izinden bir dakika içinde yüz hatlarınızı ekrana çiziveren sistemin algoritmasının çözülmesi biyometrikte bir devrim olacak!

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr

Butan’ın Calpayguri bölgesinde bir çay bahçesi işletmecisi 15 Ağustos 1897 gecesi, bungalovunda kukri denen bir Nepal bıçağıyla öldürülmüş olarak bulundu. Müteveffaya ait bir sandık açılmış ve içindeki para alınmıştı. İşletmecinin yanında çalışanlar, aşçı, işletmecinin geçmişte gönül ilişkisi yaşadığı bir kadının akrabaları, suç işlemeye eğilimli Kabuli kabilesinden bir gezgin haydut ve işletmeci tarafından hırsızlıkla suçlandığı için hapiste yatıp yeni salıverilmiş olan bir eski uşak dahil pek çok şüpheli vardı. Sandıktan çıkarılmış almanak üzerinde kanlı bir parmak izi bulundu. Hapse girdiğinde parmak izleri alınmış olduğundan, almanaktaki kanlı parmak izinin eski uşağa ait olduğu derhal anlaşıldı ve uşak tutuklandı. Böylece adli parmak izi kanıtına dayalı ilk ceza davası 1898’de, o zamanlar Hindistan’a bağlı olan Butan’da başladı.


‘tip sahi’den parmak izine

Çoğu kimsenin parmak izi yöntemini modern polisliğin burcu sayılan Scotland Yard’la özdeşleştirmesine karşın, İngilizler’in parmak iziyle kimlik tespit sistemi aslında İngiltere’de değil, en büyük ve yönetim açısından en yıldırıcı sömürgesi olan Hindistan’da ortaya çıktı. Çünkü İngilizler Hintlileri birbirinden ayırt etmekte güçlük çekiyordu. Emekli maaşlarının dağıtımı bile hükümet için büyük bir sorundu, çünkü ölmüş emeklilerin kimliğine bürünüp maaş almaya devam eden sayısız Hintli vardı. Bengal’deki Hugli bölgesinin baş idarecisi William Herschel, 1877’de Bengallilerden öğrendiği, ‘tip sahi’ denen parmak baskısıyla imza atma tekniğinin kamu düzeni için kullanılabileceğini ilk keşfeden kişi oldu. Parmak izinin biricik olması kuşkusuz son derece cazipti ancak parmak izi örüntülerinin nasıl kategorize edileceği büyük bir engel olarak duruyordu. Bir sınıflandırma sistemine yönelik ilk girişimi yine bir İngiliz sömürge memuru önerdi. Bir hekim olan Henry Faulds adlı bu kişi, 1870’lerin sonlarında Tokyo’daki Tsukici Hastanesi’nde çalışırken, eski Japon seramiklerinin üstündeki parmak izlerini dikkat çekici bulmuştu ve bunlar üzerinde çalışma yapmıştı. Faulds 1880’de parmak izi araştırmaları hakkında Charles Darwin’e bir mektup yazdı, Darwin bu mektubu İngiltere’nin en meraklı bilim adamlarından olan kuzeni Francis Galton’a iletti. Galton, uzun süreden beri araştırdığı kalıtımın, bulunması güç, gözle görülebilir belirtileri olabileceğini umduğu parmak izi örüntüleri karşısında büyülenmişti. Parmak izi örüntüleri evrimin gözle görülebilir bir izi, her bireyin soy kütüğünün, ırksal ve etnik gelişiminin hatta karakter özelliklerinin şifrelendiği bir kod olabilirdi.


Barbunyanın kabuğunda… Gel-git sonrası kumsallarda…

Sömürge bürokratları daha çok parmak izinin tekilliğiyle ilgilenirken, o böyle düzenli örüntüler oluşturacak kadar benzer olmaları üzerine yoğunlaştı. Parmak izi örüntülerini oluşturan çizgiler, kırışıklıklar, dallar ve çatallar yalnız parmak izlerine özgü değildi. Bütün bunlar doğada sürekli karşımıza çıkmaktaydı. Zebranın şeritlerinde, ağaçların dokusunda, yaprakların damarlarında, barbunyanın kabuğunda, uskumrunun sırtında, gelgit sonrası kumsalda, yanardağdan taşan lavların görüntüsünde de bu çizgiler vardı. Kısacası Galton parmak izine bizim şimdi DNA’ya baktığımız gibi bakıyordu. Kendini parmak izlerini kategorize etmeye adadı. Bu arada bir sömürge polis yetkilisi olan Edward Henry de asistanlarıyla birlikte parmak izi sınıflandırma sistemi oluşturmak için çalışıyordu. 1895’te Henry, Bengal’deki polis departmanında sistemini uygulamaya koydu. Suçluların artık bedensel özellikleri yerine parmak izleri kaydedilmeye başladı. 1897’de sistem tüm Hindistan’da kullanılmaya başlandı. Hindistan’da hükümetin diğer kolları da kimlik doğrulama amacıyla parmak izi kullanma usulünü benimsedi. Afyon Dairesi ürünleri için avans ödediği ekicilerin kimliğini resmen belgelemek, Hindistan Kadastrosu ve Posta İdaresi istenmeyen işçilerin tekrar işe alınmasına mani olmak, Sağlık Dairesi tıp öğrenimi gören doktor adaylarının kendileri yerine sınava girecek birilerini tutmalarını önlemek, Sicil Bürosu da tapu senetlerinin geçerliliğini kanıtlamak için parmak izinden yararlanmaya başladı.


“Yapay zeka yapıyor, algoritmayı biz de bilmiyoruz”

Ve yıl 2009. Ankara Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümü öğretim üyelerinden Prof. Şeref Sağıroğlu, parmak izinden yüz tanımlama tekniği geliştirdi. Bir yapay zeka ürünü olan bu teknik ile parmak izinden bir dakika içinde kişinin robot resmi çiziliyor. Dünyada bir ilk olan bu sistemi 8 yıllık bir çalışma ile ortaya çıkaran Sağıroğlu, bu müthiş keşfini iki dünya kongresinde tanıttı. ABD’deki birkaç üniversiteden de ortak çalışma teklifi alan Sağıroğlu, şu an TÜBİTAK ile proje birliği kurmak üzere çalışma yürütüyor. 150 öğrencisinin parmak izinden yola çıkarak yüzde 3 yanılma payıyla öğrencilerin robot resimlerini çizmeyi başaran Sağıroğlu ile görüştük. Parmak izleri ile yüz hatları arasında bir ilişki olduğunu anlatan Prof. Sağıroğlu, “Bu ilişkiyi kuran bir yapay zeka modeli geliştirdik. Bu model, öğrenen bir sistem. Ancak bu ilişkiyi nasıl kurduğunu, resimleri hangi parametrelere göre çizdiğini henüz bilmiyoruz. Türkiye’den ve yurtdışından yaklaşık 40 matematikçi ile bu algoritmayı çözmek için çalışıyoruz. Bir yıl içinde çözmeyi planlıyoruz. Çözdüğümüzde ise biyometrikte bir devrim olacak algoritmayı bulmuş olacağız” diyor. İnsan beyni gibi çalışan yapay zeka modeli şöyle geliştirilmiş; Sisteme sırasıyla 150 kişinin parmak izi ve parmak izlerinin sahibi olan yüzler gösterilmiş. Daha sonra da ‘bu izi bu yüze dönüştür’ komutu verilmiş. Sistemin iki görüntü arasında bir ilişki kurarak çeşitli olasılık hesapları yapması sağlanmış. Yani sistem parmak izindeki belirli noktaların birbirine olan oran orantısını referans alarak, yüz hatları arasındaki oran orantıyı oluşturuyor. Adı üzerinde bu sistem öğrenen bir sistem olduğu için, parmak iziyle yüz hatları arasında kurduğu korelasyonları ezberleyerek kendine bir algoritma oluşturmuş. Artık sadece parmak izini görerek sahibinin robot resmini çizebiliyor.

3 BOYUTA 2 YIL VAR

Biz de denedik. Bir parmak okuma cihazına yalnızca sağ işaret parmağımızı okuttuktan yalnızca bir dakika sonra sistem robot resmimizi ekranda gösterdi. Şu an çalışma çok yeni, çıkan iki boyutlu robot resme bakınca “Aaa gerçekten de tıpkı ben” diyemezsiniz. Ancak kaş, göz, burun, dudak hatlarının birbirleriyle olan orantısını incelediğimizde bire bir gerçek oranda çizdiği hemen fark ediliyor. Yüz şeklini yani yüzün kemik yapısını ise, fotoğraflardan da anlayabileceğiniz gibi neredeyse hiç hata payı olmadan çiziyor. Prof. Sağıroğlu, “Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü’nden geldiler ve onlar da özellikle yüz şeklini kusursuz bir şekilde verdiğini söylediler. Çalışmamızı ticari bir ürün haline getirdiğimizde derhal satın alacaklarını belirttiler” diyor. Esas hedefinin sistemi üç boyutlu robot resim çizebilir hale getirmek olduğunu söyleyen Prof. Sağıroğlu, bu hedefe daha iki yıl olduğunu belirtiyor. Sistem bir makine haline getirildiğinde, olay yerinde tespit edilen parmak izlerinden hemen oracıkta şüphelinin görüntüsü elde edilebilecek! Artık böyle bir makinenin dedektif ruhlu sevgililerin ya da eşlerin eline geçmesi gibi varyasyonları da siz düşünün; “Hüseyin bu koltukta o Nesrin denen kadın oturmuş, inkar etme, bak makine her şeyi gösteriyor!” Sonuç cümlesi olarak da şunu söyleyebiliriz ki, madem parmak izimiz nur cemalimizin bir şifresi, artık aşıklar ve maşuklar kola, omuza, sırta kızlı veya isimli dövme yaptırmak yerine, sevdiceğinin parmak izinin dövmesini yaptırabilirler. Çok daha anlamlı olur! Bir yüzüne sizin, diğer yüzüne sevdiğinizin parmak izinin basıldığı sevgililer günü yastıklarını söylemiyorum bile, bundan sonrası sizin hayal gücünüze kalmış… Not: Prof. Sağıroğlu’nun bu çalışmasına istatistiki destek vermek isteyenler www.fingerprint2face.org adlı internet sitesine parmak izlerini gönderip on-line olarak robot resimlerini görebilirler.