<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712</id><updated>2012-01-29T23:27:39.208-08:00</updated><title type='text'>en ENTERESAN haberler!!!</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>26</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-2733575226928078645</id><published>2011-06-16T05:13:00.000-07:00</published><updated>2011-06-16T05:23:06.922-07:00</updated><title type='text'>Moskova’da hayatta kalma rehberi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-8SM3oblJQNo/Tfn1mxXKsII/AAAAAAAAABw/1cesxMq28iU/s1600/r5.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-8SM3oblJQNo/Tfn1mxXKsII/AAAAAAAAABw/1cesxMq28iU/s320/r5.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618792056555745410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Kl1q60kSqyk/Tfn0fD-Ec8I/AAAAAAAAABo/kvDf-sMaTFQ/s1600/r3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-Kl1q60kSqyk/Tfn0fD-Ec8I/AAAAAAAAABo/kvDf-sMaTFQ/s320/r3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618790824600171458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-p4cWYnEpt68/Tfn0B42p-hI/AAAAAAAAABg/IsD2Mhh7L8Q/s1600/r2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 192px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-p4cWYnEpt68/Tfn0B42p-hI/AAAAAAAAABg/IsD2Mhh7L8Q/s320/r2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618790323400079890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-_tTJ3sH_C3k/Tfnz6W4_EyI/AAAAAAAAABY/laJ6tY3F6es/s1600/r1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-_tTJ3sH_C3k/Tfnz6W4_EyI/AAAAAAAAABY/laJ6tY3F6es/s320/r1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618790194023961378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;VİZELERİN KALKMASIYLA SOLUĞU RUSYA’DA ALMADAN BU REHBERİ OKUYUN. RUSYA’DA YAŞAYAN TÜRKLER ANLATIYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Rusya’ya vizenin kalkması ülkenin başkenti Moskova’ya olan ilginin artmasına neden oldu. &lt;br /&gt;*Peki Rus halkı ne yer, ne içer, neye sinirlenir, nelerden hoşlanır, nasıl yaşar? &lt;br /&gt;*Şehri bir turist gibi gezmek yerine, onlardan biri gibi yaşamak için dikkat etmeniz gerekenler bu yazıda.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moskova’ya ayak bastığınızda ilk sınavı trafikte veriyorsunuz. Üstelik hayli zorlu bir sınav bu. Hava limanından merkeze gitmek için boşuna taksi aramayın, bulamazsınız. Önünüze çıkan herhangi bir araca elinizle işaret ettiğinizde hemen duracaktır. Sizi istediğiniz yere pazarlıkla götürecek, hazırlıklı olun. Moskova’da en kısa mesafe beş dolar, hava alanından merkez ise 50 dolar, daha fazlasına razı olmayın… Trafik genellikle çok yoğun, hem de yollar gidiş dönüş sekizer şerit olmasına rağmen. Saatlerce aynı noktada beklediğiniz için siz sinir krizi geçirirken şoförünüz ise son derece sakin görünecektir, çünkü halk SSCB döneminden kalma bir disiplin ile her türlü kuyrukta beklemeye alışkın. Ancak trafikte arıza çıkaranlar da var. Azeriler, Ermeniler ve Çeçenler beklemeyi pek sevmiyor… Bu arada Ruslar trafikte birbirinin dibinde gitmeye bayılıyor, sık sık kaza olması da bu sebepten. Burada kornaya basmak da büyük bir küfür olarak kabul ediliyor. Trafiğe alkollü çıkmak ise neredeyse imkansız. Trafikte alkol limiti 0. Rusların ekmek mayasından yapılma Kvas isimli yerel bir içecekleri var, yüzde bir alkol içeriyor. Trafiğe çıkarken Kvas bile içmemeniz gerekiyor. Bu şehirde gençlerin en çok rağbet gösterdiği mesleklerden biri trafik polisliği, çünkü çok kazandırıyor. Halk ise polislerden ama özellikle trafik polislerinden nefret ediyor. Amaçları trafiği düzene sokmaktan çok küçük bir hata yakalayıp rüşveti cebe indirmek. Bu arada Rusya’da zaten hemen her iş rüşvetle dönüyor. Yaya olarak bir suç işlerseniz 500 ruble sizi kurtarır. Yok alkollü araç kullanma, hız limitini aşma gibi bir suçunuz varsa 2 bin – 3 bin rubleye anlaşabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evler çok pahalı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şehre gelmeden otelinizi ayarlayın. Zira en ucuz otel odasının günlüğü 150 dolar. Burada aslında hemen her şey çok pahalı. İstanbul’da bin liralık bir ev, burada 1500 dolar… Dünyadaki en pahalı emlak piyasalarından birine sahip Moskova. Evler ya tek odalı ya da iki odalı. Çoğu da Stalin döneminden kalma, “herkese bir ev” mantığıyla yapılmış 50 - 60 metrekarelik evler. Hemen her ailede böyle bir evin tapusu var. Gençler evlendiklerinde ayrı kiraya çıkacak paraları olmadığı için yine aileleriyle aynı evde yaşamaya devam ediyorlar. &lt;br /&gt;Evden ayrılmayı tercih edenler de babuşka denen, yaşlı Rus kadınların evinde kiralık bir oda tutuyor. Bir de komünalka denen, devlet tarafından verilen ve birkaç ailenin bir arada yaşadığı üç odalı daireler bulunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Meşrubat niyetine bira&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rus halkı içmeyi seviyor. Hatta sabah elinde birayla metroya binen iş kadınları görmek çok doğal. Bu arada Moskova metrosu dünyanın en büyük ikinci metrosu. Kievskaya, Komsomolskaya, Bibleoteka ve Arbatskaya duraklarını metrodan özellikle inip mutlaka gezin. Sanat galerilerini kıskandıracak resimlerle süslü. Metrolarda yaşlılar genellikle gençleri eleştirip duruyor. Komünist rejime alışkın yaşlıların yaşam tarzları gençlerinkinden oldukça farklı. Gençler kazandığı parayı gece kulüplerinde eğlenerek harcıyor. Yaşlılar ise sanata ve eğitime, kitap okumaya düşkün. Ama onlar da dansa meraklı. Bahar aylarında devlet radyosu parklara müzik yayını yapıyor, yaşlı emekliler de birbirlerine sarılarak dans ediyorlar.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Rus erkeğini çekmek zor&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rus kadını çok verici ve fedakâr. Rus erkeği ise çok fazla içiyor ve sadakatsiz. Ancak hoş tarafları da var, örneğin bir kadınla buluşacağı zaman mutlaka elinde çiçeğiyle gidiyor. Rusya’da bu bir ön şart. Ayrıca asla kadının elini cebine attırmıyor, centilmen… Ancak evlenince evin yükü kadının omuzlarında. Hatta sıklıkla erkek evde yatıyor, sadece kadın çalışıyor. Rusya’da kadın her alanda çalışıyor. Tramvay ve metro şoförleri, inşaat işçileri, boyacılar hep kadın. Her türlü ağır sanayi işini de kadınlar yapıyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra erkek nüfusunun azalması yüzünden tüm hayat yükü kadınların sırtına binmiş. Gençler, çok küçük yaşlarda evleniyorlar, ancak bu evlilikler birkaç yıl sonra genelde erkeğin başka bir kadının peşine düşüp evi terk etmesiyle sonuçlanıyor. Rusya bu sebeple çocuklu genç, yalnız annelerle dolu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dikkat! Dayak yiyebilirsiniz!&lt;/strong&gt;Moskova’da her caddede bir gece kulübü bulunuyor, zira genç Ruslar eğlenceye çok düşkün. Yanlarında eşleri ya da sevgilileri bile olsa başkalarıyla dans edebiliyorlar. Yabancılarla tanışıp konuşmak onlar için gayet normal. Ama bu, Türk erkeğinin Moskova kulüplerine akıp cüretkar teklifler yapabileceği, Rus kadınlarına iltifatlar yağdırabileceği anlamına gelmiyor. Bu şekilde davranıp Rus erkeklerden dayak yiyen Türk sayısı oldukça fazla. Rus erkeği içince çok kıskanç olabiliyor, kadınlarına nasıl bakıldığını biliyor ve bunu hazmedemiyorlar. Burada kızlar da bir erkek için kıyasıya dövüşebiliyor. &lt;br /&gt;Bir de oligarklar var. SSCB dağıldıktan sonra 90’ların başındaki özelleştirmeler sırasında kurnaz davranarak zengin olmuş sonradan görmelere oligark deniyor. Onlar daha çok Batılı şarkıcı ve dansçıları getirttikleri özel partilerde eğleniyorlar. Eğlence anlayışları da Arap şeyhleriyle Amerikalı rap yıldızı arasında bir yerlerde. Hummer cipler, lüks spor otomobiller ve limuzinlerle gezip 2 bin metrekarelik evler yaptırıyorlar. Erkekler evlense bile birçok sevgilileri oluyor. Oligarklar, Lubyanka-okothny/ Ryad/ Teatralnaya üçgenindeki kulüplerde eğleniyorlar. &lt;br /&gt;Ruslar’ın bir eğlencesi de kumar oynamak. Ancak iki yıl önce bütün kumarhaneler kapatılmış. Şu an illegal olarak internet kafelerde kumar oynatılıyor. Bir başka keyifleri ise saunalar. Bir de herkesin dinlenme evi yani bir dacha’sı var şehir dışında. Bu evlerde mangal yapıp ailecek yiyip içiyorlar hafta sonlarında. Moskova’da her 100 metrede bir eczaneye rastlayabilirsiniz. Eczanelerde genellikle kuyruk oluyor. Çünkü Ruslar vitamin haplarıyla yaşıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri havanın soğuk, sebze meyvenin az ve pahalı olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MOSKOVA’NIN EN POPÜLER KULÜPLERİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1.RAY&lt;br /&gt;2.BARKAD&lt;br /&gt;3.KANSEPT&lt;br /&gt;4.B1 VE B2 &lt;br /&gt;5.CESHTIR &lt;br /&gt;6.OSCAR &lt;br /&gt;7.PAPARAZZI&lt;br /&gt;8.PAPA JOHNS &lt;br /&gt;9.CARDAK &lt;br /&gt;10.FANKI MAMA&lt;br /&gt;(Standart gece kulüplerinde bira 80 ruble ile 300 ruble arası değişiyor. Viski açtırmak 10 bin ruble)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KREBE DOYACAKSINIZ&lt;/strong&gt;Rusların vazgeçilmez yiyecekleri krep. Hatta gece kulüpten çıktıktan sonra biz nasıl çorbacıya gidip işkembe içiyorsak onlar da krep yiyorlar. Moskova’da her köşe başında bir krepçi, bir McDonald’s, bir Burger King var. Restoranlar da var ama çok pahalı; akşam yemeği 2 bin - 3 bin  ruble. Hatta içki de içerseniz hesap 50 bin rubleyi bulabilir. Rusların, çeşitli soslarla hazırlanmış balıkları meşhur. Bahşiş şart değil, ama genelde hesabın yüzde 10-15’i kadar vermek gerekiyor. Size bir de güzel bir et lokantası önerelim: El Gaucho!. &lt;br /&gt;*****&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BUNLARI BİLİN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;+ Rusya’da sokağa çıkarken pasaportunuzu yanınıza almayı asla unutmayın, aksi takdirde başınıza büyük dert açarsınız; polis sizi derhâl merkeze götürür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ Derdinizi İngilizce anlatmaya çalışarak kendinizi boşuna yormayın, kimse bu dili bilmiyor. Zaten şehirdeki Azeriler, Özbekler, Tacikler, Ahıska Türkleri, Gürcüler ve Ermenilerin bir bölümü gayet iyi Türkçe konuşuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ Sarı taksi sayısı yok denecek kadar az ve çok pahalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ Kapkaça karşı çantanıza, cüzdanınıza dikkat edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;+ Bir Rusa asla “kazyol” (keçi) demeyin, büyük hakaret. Söylenmeyecek diğer iki sözcük de “manyak” ve “durak”. Manyak bildiğiniz anlamda. Durak da deli demek. Eğer bu sözleri bir tartışma sırasında söylerseniz kesin dayak yersiniz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;MOSKOVA’DA YAŞAYAN TÜRKLER NE DİYOR?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;*Restoranlarda sipariş almaya çok geç gelirler. Çorbadan önce salata getirirler. Rus mutfağı çok fakir. Ancak salatada iyiler. Belli başlı yemekleri “Sup Si” ve “Sup Bors” adlı çorbalar, “Grechka” (arpa pilavı), “Salat Olivye” (salata) ve “Rassolnik” (turşulu sulu yemek). (Kubeysi Tarhan)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Alkol burada yaşamın bir parçası, sarhoşa kimse kötü muamele yapmaz. Kadına dayak burada çok sık görülen bir şey. İstatistiklere göre Rusya’da her üç dakikada bir kadın dayaktan ölüyor. (Fahir Atalaya)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Bir Rusun masası tam dolu olur. Türkiye’de “her şey dahil” otellerde tabaklarını gerekli gereksiz doldurmalarının nedeni bu alışkanlıktır. (Emir Kızanlık)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Moskova’da her şey evrak ve kuyruklarla hallediliyor. Apartmanlar öyle bakımsız ki, içleri izmarit ve Baltika (Rus birası) şişeleriyle dolu. Ruslar birbirlerine çok güvenmiyorlar. Her dairenin iki giriş kapısı var. Her katta ayrı bir çelik kapı daha var. Evlerin hepsi eşyalı olarak kiralanıyor. Burada erkek kadına nezaket göstermez, iki cins birbirine son derece eşit görünüyorlar. O kadar eşit ki sokakta kadınla erkeğin kıyasıya tekme tokat dövüştüğünü bile görebilirsiniz. (Çiğdem Ergün Özdemir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Rus erkekleri kadına ilgi göstermez. Sakindir ama yeri gelince kadına el kaldırmaktan da hiç çekinmezler. Erkeğin kadınla buluşmaya giderken çiçek götürmesi adettendir. (Mehmet Lalek, Türk Rus Kültür Merkezi Direktörü) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Buradaki araç trafiği İstanbul’da olsa kitlesel katliamlar yaşanırdı ama burada saatlerce aynı noktada bekleyebiliyorlar. Öyle ki, her yıl yüzlerce kadın Moskova trafiğinde doğum yapıyor. (Barış Mutlu, TRT Moskova Temsilcisi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Rusya’da misafir kabul etmek, misafirliğe gitmek çok önemli. Bir yere misafirliğe gidildiğinde eli boş gidilmemeli. Pasta, şampanya, çikolata, şarap götürülebilir. Özel günlere önem verirler, arkadaşın doğum gününü kutlamamak çok ayıp karşılanır. (Yusuf Nuraydın, Pronto Tur rehberi) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Rus kadınları çok albenili giyinir ama sokakta, metroda uluorta kimseye boncuk dağıttıklarını görmedim. Anneler çocuklarını bağrına basmaz, aralarındaki ilişki resmidir. (Fatma Yılmaz Tiryaki)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Ruslar çok muhafazakârdır. 28 Şubat’ta eşcinsel evliliği yasal hale gelince büyük protesto gösterileri oldu. En pahalı sokakları Arbat ve Krasnaprisnenskya. En çok izlenen programları bizdeki BBG tarzı reality şovlar. Seks ve şiddet sansürsüz olarak yayınlanıyor. Rusya’da bir çocuğun vekaleti asla babaya verilmez. (Ali Yasin Demirer)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Rusya’da ortalama bir markette içki reyonunda, sadece bira çeşidi bile en az 120’dir. Bir Rus kızını yeni tanışmışken eve çağırmak büyük hakarettir. Doğan her çocuk iki yaşına gelene kadar devlet kontrolündedir. Belli tarihlerde doktora götürmeniz gerekir, götürmezseniz polis gelir eve. (Berat İzdar)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-2733575226928078645?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/2733575226928078645/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=2733575226928078645' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2733575226928078645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2733575226928078645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2011/06/moskovada-hayatta-kalma-rehberi.html' title='Moskova’da hayatta kalma rehberi'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-8SM3oblJQNo/Tfn1mxXKsII/AAAAAAAAABw/1cesxMq28iU/s72-c/r5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-1850614746093465361</id><published>2010-06-18T01:43:00.000-07:00</published><updated>2010-06-18T01:46:10.988-07:00</updated><title type='text'>Beyninizi eğitin, dalganız düzelsin</title><content type='html'>PSİKİYATRİK VE NÖROLOJİK HASTALIKLARIN PEK ÇOĞUNUN TEMELİNDE DÜŞME KAYNAKLI KAFA TRAVMALARI YATIYOR!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikiyatrist Dr. Tanju Sürmeli’nin beyin egzersizine dayalı ‘neurofeedback’ yöntemiyle şizofreni hastaları üzerinde yaptığı çalışmanın özeti, ABD’deki saygın bilim dergilerinden Clinical EEG and Neuroscience’de yayınlandıktan sonra, National Institute of Mental Health (Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü) bu araştırmanın daha geniş kapsamlı olarak yapılması için 1 milyon 200 bin dolarlık fon açtı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’lı yılların başında ABD Hava Kuvvetleri, savaş uçağı ve roket yapımında görev alan personelinde epilepsi ataklarına benzer nöbetler görülmesi üzerine, bugün UCLA Tıp Fakültesi Nörobiyoloji ve BiyoDavranış Psikiyatrisi Bölümü’ndeki saygın bilim adamlarından biri olan Prof. Dr. M. Barry Sterman’ı aradı. Kendisinden konuyu araştırmasını istedi. Sterman ve arkadaşları kısa süren bir araştırmanın ardından nöbetlere, roket yapımında kullanılan hidrazin adlı maddenin sebep olduğunu ortaya çıkardı. Hidrazin, hidrazon adlı bir alt türevine dönüşürken, malzeme olarak personelin beynindeki pridoksal fosfatı (Vitamin B6) kullanıyordu. Bu da beyinde, dışarıdan gelen uyaranları filtreleyip algılama seviyesine, yani  korteks ’e ulaşmalarına engel olarak, konsantrasyonu sağlayan talamus’un kapasitesini düşürüp, epileptik ataklara yol açıyordu. Sterman, Hidrazin’in toksik dozunu saptamak için bir seri deneye başladı. Deney hayvanı olarak kediler kullanıldı. Kedilerin hemen hepsi hidrazine epileptik ataklar ile tepki veriyordu, bir grup kedi hariç! Bu kediler, Sterman’ın beyin dalgalarını araştırmak üzere yürüttüğü başka bir deneyde kullandığı kedilerdi. Bu kediler önceki deneyde şartlı olarak beyinlerindeki SMR dalgalarını (konsantrasyon sağlayan beyin dalgası) arttırmayı öğrenmişlerdi. Sonuç çok netti; SMR eğitimi alan kedilerin nöbet eşikleri yükselmişti, epileptik doza karşı dirençliydiler. SMR eğitimli hayvanların yüzde 25’i hidrazin nöbetlerinden tamamen korunurlarken, yüzde 75’inde diğer gruba göre iki misli daha geç sürede nöbet gelişiyordu. İlerleyen yıllarda yapılan araştırmalar, kobaylar için geçerli olan bu sonucun, insanlar için de geçerli olduğunu ortaya koydu. Epilepsi hastalığı olan insanlara SMR beyin dalgalarını arttırmaları öğretildi ve bu hastalığa bağlı olarak geçirdikleri nöbetlerin azaldığı görüldü. 70’lerin başında, SMR dalgasının arttırılmasının hiperaktivite ve huzursuzluk gösteren vakalarda da tedavi edici olduğu saptandı. Beyin dalgalarının eğitilmesine dayanan ‘neurofeedback’ tedavi yöntemi de böylece doğmuş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikiyatrik ve nörolojik hastalıklarda kullanılıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünyada Washington Üniversitesi, Londra Kraliyet Koleji, UCLA, Chicago Illinois Üniversitesi, Cambridge Üniversitesi, Rochester Teknoloji Enstitüsü, Tennese Üniversitesi ve Northwestern Üniversitesi gibi onlarca okulda eğitim ve araştırma departmanı bulunan neurofeedback, Hollanda, İsviçre, Almanya, Belçika ve ABD’de Teksas gibi bazı eyaletlerde genel sağlık sigortası kapsamında yer alan bir tedavi yöntemi. Minneapolis Gazi İşleri Departmanı Tıp Merkezi ile Bergen ve Goethe Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi bölümlerinde, NASA tarafından da astronot eğitimlerinde kullanılan bu tedavi yaklaşımı, günümüzde epilepsiden menopoza, hiperaktiviteden dikkat bozukluğuna, depresyondan, takıntıya, kişilik bozukluklarından panik atağa, anksiyeteden alkol ve uyuşturucu bağımlılığına, migrene kadar pek çok hastalıkta başarıyla uygulanıyor. Yalnız hastalıklarda değil, zihinsel ve fiziksel performans arttırmak için de kullanılıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedavi beyin gücüyle çalışan oyunlarla yapılıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neurofeedback özetle, kişiye kendi beyin dalgalarının karakteriyle ilgili bilgi verilirse (EEG aracılığıyla), o kişinin kendi beyin dalgalarını değiştirmeyi öğrenebileceği ve bu değişikliklerin kalıcı olacağı ilkesine dayanıyor. Buna bir tür beyin egzersizi de denebilir. Yöntemin temelinde, hastanın seanslarda zihin oyunları oynaması yatıyor. Neurofeedback seanslarında hasta, kafasına (saçlı deriye) yerleştiren elektrotlar vasıtasıyla bilgisayara bağlanıyor. Elektrotlar, beynin hastalıkla veya arttırılması talep edilen performansla ilgili bölgesinden gelen elektrik paternlerini yani elektrik akımlarını ölçüp ekrana yansıtıyor. Kesinlikle beyne herhangi bir elektrik akımı verilmiyor. Hasta elektrotlar aracılığıyla monitörden, söz konusu bölgedeki beyin dalgalarını görebiliyor. Bu dalgaların görüntüsü hastaya bir oyun aracılığıyla gösteriliyor. Örneğin bir roller coaster sürme veya uçak uçurma oyunu aracılığıyla. Hasta, uçağa konsantre olduğu anda oyun başlıyor. Yani oyun, kişinin beyin gücüyle çalışıyor da diyebiliriz. Hedef, uçağı ekranın ortasındaki çizginin üst kısmında tutmak (beta dalgalarını arttırmak) veya çizginin altında tutmak (theta dalgalarını arttırmak) olabilir. Bu hedef, hastanın hangi beyin dalgalarını arttırması veya azaltması gerektiğine göre değişiyor. Tıpkı diğer bilgisayar oyunlarında olduğu gibi görsel ve işitsel motivasyonlarla hastanın oyuna devam etmesi sağlanıyor. Oyun, hastanın beynindeki belirli bir bölümün dalga boyuna ayarlı olduğundan, kişi oyunda başarılı oldukça, iyileşmek için arttırması veya azaltması gereken beyin dalgasını gerekli frekansa getirmiş oluyor. Bunu seanslar aracılığıyla sık sık tekrarlayan beyin, istenilen frekansı üretmeye şartlanıyor böylece. Hasta thetayı, deltayı azaltıp, hızlı dalgaları yani betayı, SMR dalgasını yükseltmeyi öğrenebiliyor yani. İki, üç aylık seansların ardından kişi, gerekli olduğunda beyin dalgalarını aktive etmeyi ya da pasifleştirmeyi öğrenmiş oluyor. Bu tedavi tamamen beynin adaptasyon yeteneğini kullanmakla ilgili. Haftada 2-3 kez uygulanarak harekete geçirilen beynin adaptasyon yeteneği, normalden farklı çalışan sinir hücrelerini tekrar normal fonksiyonunda çalışmaya adapte ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman kafanızı çarpmayın, çarptırmayın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de 10 yıldır ‘neurofeedback’ tedavisini uygulayan Sağlıklı Yaşam Kliniği’nin kurucusu psikiyatrist Dr. Tanju Sürmeli’den, yöntemin nasıl işlediği ve başarı oranları hakkında bilgi aldık. Beyin dalgalarının normalden sapmasında en önemli etkenin, düşme kaynaklı kafa travmaları olduğunu belirten Dr. Sürmeli, “Bırakın yakın bir zamanda düşmeyi, çocuk yaşta alınan kafa travması bile 20 yıl sonra birden ortaya çıkıp etkisini gösterebilir ve çeşitli psikiyatrik hastalıklara sebebiyet verebilir” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prozac kazancının yüzde 11’ini hakediyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Sürmeli’den aldığımız bilgilere göre, bu tedavi yöntemi en fazla epilepside kullanılıyor. Başarı oranı bu hastalıkta yüzde 65-82 arası. Dikkat eksikliği ve hiperaktivitede ise başarı oranı yüzde 75. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığı tedavisinde de başarı oranı yüzde 78-80 arasında. Alkol tedavisinde kullanılan ilaçların başarı oranının yüzde 44, uyuşturucu tedavisinde kullanılanların ise yüzde 20 olduğunu, iyileşenlerden yüzde 66’sının bir yıl içinde alkole, yüzde 80’inin de uyuşturucuya geri döndüğünü düşündüğümüzde, ‘neurofeedback’in başarı oranı daha iyi görülebiliyor. Dr. Sürmeli, depresyon tedavisinde ‘neurofeedback’in ilk üç gün içinde etkisini göstermeye başladığını, ilk on günde uykunun düzene girdiğini ve hastanın hayattan zevk almaya başladığını, yirmi gün içinde de iyileştiğini söylüyor. İsviçre’de yapılan bir araştırmaya göre, antidepresan alan hastalarda ilacın etkisi ilk iki ayda yüzde 70-80 olarak görünürken, bu etki altı ay sonunda yüzde 24’e, bir yıl sonunda da yüzde 11’e düşüyor. “Prozac senede 29 milyar dolar yapıyor. Demek ki bunun yalnızca yüzde 11’ini hak ediyor” diyen Dr. Sürmeli, psikiyatristlerin teşhis koymadan önce mutlaka kişinin kafa darbesi alıp almadığını araştırması gerektiğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topuklu ayakkabı manik atak yaptı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana bir bayan hasta getirdiler. Bu hasta yolda topuklu ayakkabıyla yürürken ayağı çukura girmiş ve sırt üstü düşüp kafasını çarpmış. İki gün sonra manik atak geçirmiş, ‘ben şöyleyim, ben böyleyim’ diye olmayacak sözler sarf etmeye başlamış. Hemen hastaneye kaldırmışlar ve manik atak teşhisi konmuş, tedavisi yapılmış, ancak hasta iyileşmemiş. Daha sonra bana getirmişler. Ben hastanın düştüğünü ortaya çıkardım ve ‘neurofeedback’ tedavisi uyguladım. Buradan iyileşerek ayrıldı hasta. Mesela, şu İzmir’de üç kişiyi öldüren seri katil vakası... Adam zaten dürtüsel davranışlar gösteriyormuş, hırsızlık yapıyormuş. Ne oldu da kafasının içinden biri ona ‘çık dışarı birini öldür’ dedi. Belli ki adamın beyninde elektrik akımı bozulmuştu ve fire vermek için bekliyordu. Genel olarak zaten katillere bakıldığında ABD’de, çocukluktan getirdikleri tedavi edilmemiş dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi sorunlar oluyor. Literatüre geçmiş bir olay var ABD’de. Çok iyi bir ailenin, mülayim, iyi niyetli, derslerinde başarılı bir çocuğu var. Çocuk bir gün bisiklet kullanırken düşüyor ve kafasını çarpıp geçici olarak bilincini kaybediyor. Üç gün sonra bu çocuk bir silah alıp okuluna gidiyor ve dört kişiyi öldürüyor. Eğer çocuğun düştükten sonra EEG’sine bakılıp önlem alınsaydı, belki o cinayetleri hiç işlemeyecekti. “ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Performans arttırmak için de ‘neurofeedback’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neurofeedback, fiziksel ve zihinsel performans arttırma için de kullanılıyor. Yöntem, amatör ve profesyonel olimpiyat atletleri tarafından beynin ‘software’i olarak tanımlanıyor. Bir oyuncu maç günü çok heyecanlı ve kendini baskı altında hissediyorsa, anksiyeteye bağlı olarak, fazla beta aktivitesi gösteriyor. Bu, yoğun dikkat dalgasıdır. Beta dalgası dikkat dalgası olmasına rağmen, beyinde fazla üretilen beta dalgası anksiyete yarattığından, kişiyi gergin ve agresif yapar, yanlış kararlar vermesine neden olur. Beyne fazla beta dalgasını azaltmayı öğrettiğimizde, aynı oyuncu daha sakin bir şekilde maça çıkıp doğru kararlarla kendisini ve takımını galibiyete taşıyabilir. Bir basketbolcunun heyecanla topu fileden geçirememesi ya da tenisçinin puan kaybetmesi, o sırada beynin ön bölgesinde theta veya beta dalgalarında artış olduğundandır. Araştırmalar, alpha dalgalarını arttırarak dikkat ve konsantrasyonun arttırılabildiğini, odaklanma problemlerinin azaldığını gösteriyor. Arizona State Üniversitesi’nde okçular üzerinde yapılan araştırmalarda, sol hemisferde alpha dalgası çalışıldığı zaman okçuların hedefi şaşırmadıkları tespit edilmiş. Aynı etkiler golfçüler, basketbolcular ve atıcılarda da gözlemlenmiş. UCLA’dan Dr. Sterman ise, pilotların alana inişlerinin simule edildiği bir çalışma yapmış ve pilotların beyin dalgalarını kaydetmiş. Deneyde, iniş sırasında beyinde ilgili bölümdeki theta ve alpha ritmini azaltabilen en iyi altı pilot daha sonra B2 bombardıman öğretmeni olarak görevlendirilmiş. Bugün, ‘neurofeedback’, The Resilience Institute for Performance Improvement (Performans Geliştirmek için Esneklik Enstitüsü), David Leadbetter Golf Academy (David Leadbetter Golf Akademisi), ABD, Norveç ve Tayvan Olimpik idman merkezleri, United States Army’s Centers for Enhanced Performance (ABD Ordu Performans Geliştirme Merkezleri) ile US Army National Marksmanship Team (ABD Ordu Ulusal Atıcılık Takımı) gibi yerlerde performans arttırıcı olarak kullanılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürmeli’nin şizofreni çalışmasına ABD’den fon&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Tanju Sürmeli’nin yaptığı klinik araştırmalar uluslar arası saygın dergilerden Clinical EEG and Neuroscience dergisinde de yayınlandı. ‘Neurofeedback’in kişilik bozukluklarında kullanımıyla ilgili çalışması geçen yıl, zeka özürlü çocuklar üzerinde kullanımıyla ilgili çalışması ise bu yılın Ocak ayında yayınlandı. 19-48 yaş arası kişilik bozukluğu (kural tanımaz, saldırgan kişilikler) olan 13 hasta üzerinde yapılan çalışmanın sonunda, hastalardan 12’sinde düzelme kaydedildi ve 10 tanesi kitap okumaya başladı. 10-15 yaş arasında 23 zihinsel engelli çocuk üzerinde yapılan çalışmanın sonunda ise, ‘neurofeedback’ uygulanan çocukların 21 tanesinde 10 ile 19 puan arasında IQ artışı görüldü. Burada söz konusu olan çocuklara zeka ilave etmek değil elbette, kullanılamayan mevcut kapasitelerini kullanılabilir hale getirmek. Dr. Sürmeli’nin son beş yıl içerisinde 52 şizofren hastası üzerinde yaptığı çalışmada ise (ki ilk kez bu tedavi yöntemi şizofrenide kullanılıyor), ‘neurofeedback’ seansı alan hastalarda kulağa gelen sesler, şüpheler ve paranoyalarda azalma görüldü. Bu çalışmanın özeti de söz ettiğimiz dergide yayınlandı, tüm makale yakında yayınlanacak ancak şimdiden ABD’deki National Institute of Mental Health (Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü) bu araştırmanın daha geniş kapsamlı olarak yapılması için 1 milyon 200 bin dolarlık fon açmış. Araştırmayı Wayne State Üniversitesi’nden nöroloji ve psikiyatri profesörü Dr. Nashaat Butros yapacak, Dr. Sürmeli de bu çalışmaya Türkiye’den katkıda bulunacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londralı taksiciler hatırlamıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyin dalgalarının normalden sapmasında mesleki etkiler de olabiliyor. Örneğin sürekli kronik stres altında çalışan Londra taksicileri üzerinde yapılan bir çalışma, beyinlerindeki hafıza merkezi olan hipokampus’ta küçülme olduğunu göstermiş. Dr. Sürmeli, ağır stresin çocuk ve yetişkinlerin beyinlerinde hücresel zarara yol açtığını ve doku kaybına sebebiyet verdiğini belirtiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Tanju Sürmeli kimdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1989 yılında 9 Eylül Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra psikiyatri ve nöropsikiyatri eğitimi almak üzere ABD’ye gitti. New York Medical College ve Columbia Üniversitesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi İlaç Araştırmaları Bölümü’nde, Manik Depresyon Vakfı’nda ve Hartford Hastanesi’nde (Institute of Living) çalıştı. 99 depreminde Türkiye’ye geri döndü ve 2000 yılında İstanbul Esentepe’deki Sağlıklı Yaşam Kliniği’ni kurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beynimizdeki Dalgalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delta (0.1-3 Hz): En düşük frekanstır. Derin uykuda ve empati hissedildiğinde görülür. Bilinçaltı düşünceyi yansıtır. Fiziksel dünyadaki farkındalığımızı azaltmak için delta dalgalarını arttırırız. Dikkat eksikliği olanlar, odaklanmaya çalıştıklarında delta dalgalarını düşüreceklerine arttırırlar. Bu dikkati kısıtlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Theta (4-8 Hz): Yavaş aktivite olarak sınıflandırılır. Yaratıcılık, sezgi, hayal kurma, fantezi kurma, hatıralar ve duygular için mahzendir. Theta dalgaları içe dönük odaklanma, meditasyon, dua, ruhani farkındalık sırasında kuvvetlidir. Uyanıklık ile uyku arasındaki durumu yansıtır. Endişe, kuruntu, huzursuzluk sırasında da gözlemlenir. Artması konsantrasyonu azaltır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alpha (8-12 Hz): Sağlıklı alpha üretimi zihinsel beceriyi arttırır, rahatlama duygusunu yükseltir. Bu durumda kişi elindeki işi başarmak için hızlı ve etkili hareket edebilir. Bilinç ve bilinçaltı arasında bir köprü gibidir. Alpha, öğretilenleri anlama ve kullanma anlamında çok önemlidir. Odaklanmayı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşük Beta ‘SMR’ (12-15 Hz): Odaklanmış dikkat ve konsantrasyon ile ilişkilidir. &lt;br /&gt;Beta (12 Hz üzeri): Plan, organizasyon ve matematik ile ilişkilidir. Analitik bir problem çözerken, karar verme veya yargıya varma durumunda aktiftir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gamma (25-100 Hz): Üst düzey performansla ilişkilidir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Sürmeli yeni çıkan kitabı “Beynin iyileştirme gücü”nde ‘neurofeedback’i ve tüm klinik çalışmalarını ayrıntısıyla anlatıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-1850614746093465361?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/1850614746093465361/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=1850614746093465361' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/1850614746093465361'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/1850614746093465361'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2010/06/beyninizi-egitin-dalganz-duzelsin.html' title='Beyninizi eğitin, dalganız düzelsin'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-2261310525421424205</id><published>2010-03-30T01:58:00.000-07:00</published><updated>2010-03-30T02:00:04.255-07:00</updated><title type='text'>Kanser hücrelerini öldüren oyun</title><content type='html'>KANSER HASTASI ÇOCUK VE ERGENLER İÇİN GELİŞTİRİLEN BİLGİSAYAR OYUNU ‘RE-MİSSİON’ TEDAVİLERİN ETKİSİNİ ARTTIRIYOR. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanser hücrelerini öldüren oyun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lara Croft’tan esinlenilerek geliştirilen nanobot kadın savaşçı Roxxi, kanser hücrelerine meydan okuyor. Elindeki kemoterapi silahıyla, 20 level boyunca tüm bedeni ve organları gezen Roxxi, hasta hücreleri yeni ve sağlıklı olanlarıyla değiştiriyor.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün gününü bilgisayar oyunu oynayarak geçiren çocuklar, video oyunu bağımlılığı, söz konusu oyunların çocukların bedensel ve zihinsel gelişimlerine yaptığı negatif etkiler hemen her gün bir gazete, TV veya internet haberinde karşımıza çıkıyor. Uzmanlar ise aileleri, anti sosyal kişilik bozukluğuna bile yol açacağı iddia edilen bu tür oyunlardan çocuklarını uzak tutmaları konusunda uyarıyor. Peki bir bilgisayar oyununun aslında işe yarayabileceğini, tedavi amaçlı kullanıldığını, hatta ve hatta kanser tedavisinde doktorlar tarafından önerildiğini söylesek? Herhalde şaşırırsınız! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanser hastası çocuk ve ergenler için tasarlanan Re-mission adlı üç boyutlu bilgisayar oyunu, ABD, Avustralya ve Kanada’daki pek çok kanser merkezinde tedavi desteği olarak oynatılıyor. www2.re-mission.net adresinden ücretsiz olarak indirilebilen oyunda, Roxxi adlı cesur bir nanobot kadın savaşçı, elindeki kemoterapi ve radyoterapi cihazlarıyla kanserli hücreleri tek tek parçalayarak canlarına okuyor. Mide bulantısı, kabızlık, saç dökülmesi gibi yan etkileri kontrol altında tutuyor. Enfeksiyonlarla antibiyotik silahı kullanarak savaşıyor. Rahatlama teknikleriyle ve faydalı yiyecekler yiyerek direncini arttırıyor, gitgide güçleniyor. Topladığı proteinlerle yeni ve sağlıklı hücreler kazanan Roxxi, her başarısının ardından ukalaca gülümseyerek “Şimdi daha iyi!” diyor. Tomb Raider serisinin güzel kahramanı Lara Croft’tan esinlenilerek tasarlanan Roxxi, 20 level boyunca, her seviyede silahlarının gücü artmış olarak beden içerisinde organdan organa dolaşıp kanserli hücreleri öldürüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;34 merkezde denendi, 145 bin kopyası oynanıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;California merkezli HopeLab (Umut Laboratuarı) Tıbbi Araştırmalar Merkezi tarafından geliştirilen ve 2008 yılında saygın bilim dergilerinden Pediatric’te (Amerikan Pediatri Akademisi’nin dergisi) yayınlanarak bilim dünyasına tanıtılan oyun, California-Los Angeles Tıp Fakültesi, Norfolk King’s Daughters Çocuk Hastanesi, Houston MD Anderson Kanser Merkezi’nin de aralarında bulunduğu 34 merkezde kanserli çocuk ve ergenler üzerinde denendi ve bu merkezlerde halihazırda kullanılıyor. Bunun yanı sıra, geçtiğimiz yıl itibariyle 145 bin kopyası dünyanın 81 ülkesinde oynanmış olan Re-mission, sanal ortamdaki duyguları gerçek duygulara dönüştürerek iyileşmeyi hızlandırıyor. Hastalara ‘yenilen değil yenen taraf olma’, ‘baş edebilme’, ‘savaşabilme’, ‘güçlü olma’, ‘hastalık üzerinde hakimiyet kurma’ hislerini yaşatarak hastalığa bakış açılarını değiştiren oyunun, beyin fonksiyonları üzerinde önemli bir etki yarattığı da araştırmalarla sabit. Stanford Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Brian Knutson’ın manyetik rezonans desteğiyle yaptığı araştırmaya göre oyun, beynin motivasyon, öğrenme, hafıza ve duygulanım gibi kilit bölgelerini aktive ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Re-mission tedavilerin etkisini arttırıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunu geliştiren ekibin başında bulunan kişi ise sağlık psikolojisi alanında dünyaca ünlü isimlerden biri olan Dr. Pamela M. Kato. Kato, HopeLab’ın yanı sıra Hollanda Utrecht Üniversitesi Tıp Merkezi, Hasta Güvenlik Birimi’nde de görev yapıyor, hastalık oyunları geliştiriyor. Telefon aracılığıyla ulaştığımız Dr. Kato, oyunun nasıl işe yaradığıyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Re-mission hastalara bu hastalıkla savaşabileceklerine dair güven aşılıyor. Bu oyunu oynayan hastalar, kontrol grubuna kıyasla tedavilerine daha çok ilgi duyuyor, ilaç ve tedavilerinden daha çok fayda görüyorlar. Bir kere bakış açıları değişiyor, kemoterapiyi saç döken bir şeyden ziyade bir kanser savaşçısı olarak algılamaya başlıyorlar. Kanada, ABD ve Avustralya’daki çeşitli merkezlerde 13-29 yaş arası toplam 375 hasta üzerinde bir deney yaptık. Hastaları iki gruba ayırdık. Test grubuna haftada en az bir saat Re-mission, kontrol grubuna da Indiana Jones and the Emperor’s Tomb oyununu oynattık. Re-mission oynayan gruptaki hastalardan diğer oyunu oynayan gruba kıyasla yüzde 16 daha fazlası, ilaç ve kemoterapi tedavilerine büyük bir gönüllülükle iştirak etti ve aldıkları tedaviden, diğerlerine kıyasla daha çok fayda gördüler. Üstelik Re-mission oynayan gruptaki hastalar hastalıklarına dair daha çok bilgi sahibi olarak, kendilerini konuya hakim hissediyorlar. Bu da iyileşebileceklerine olan inançlarını, motivasyonlarını yükseltiyor. Belirtmek gerekir ki, yaş grubu küçüldükçe oyunun etkisi ciddi oranda artıyor. Ayrıca Re-mission oyuncularında kemoterapi ve ilaçların etki süresi de uzuyor. Yüzde 16’lık başarıyı arttırmak için oyunu devamlı geliştiriyoruz. Bunun için oyuncularımızın görüşlerinden faydalanıyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ODTÜ kanser oyunu geliştiriyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de de sağlık oyunları üzerine çalışan bir ekip var. ODTÜ bünyesinde bulunan Teknokent Animasyon Teknolojileri ve Oyun Geliştirme Merkezi’nden (METUTECH-ATOM) Zibumi adlı bir oyun geliştirme grubu, söz konusu oyunlar üzerine çalışıyor. Grubun lideri Elif Buğdaycıoğlu’nun 2008 yılında gazetede okuduğu bir haber ile başlayan sağlık oyunları merakı, Re-mission gibi bir oyun geliştirme projesiyle devam etmiş. Buğdaycıoğlu hikayeyi şöyle anlatıyor: “Sektör taramaları yaparken, yabancı bir gazetede, sol tarafı tamamen felç olan ve sol gözünde yüzde 100 görme kaybı olan bir hastanın bilgisayar oyunu sayesinde iyileştiği yazıyordu. Meğer eşi, yatalak kocasını belki biraz avutabilir diye ona ‘gizli nesne’ oyunları oynatıyormuş internetten. Gizli nesne oyunları el-göz koordinasyonunu sağladığından, göz kaslarını çalıştıra çalıştıra sonunda sol gözü açılmış adamın. İşte bu hikayeyi okuduktan sonra sağlık oyunları üzerine taramalar ve araştırmalar yapmaya başladık biz de.” Bunun üzerine ekip kanserli çocuklara yönelik bir oyun geliştirmeye karar vermiş. Tıp ve çocuk psikolojisi alanında uzman hocalarından danışmanlık almışlar. Bu tür oyunların kültürlere göre değişeceğini ifade eden Buğdaycıoğlu, “Hastalık oyunlarında amaç çocuğun bilgisayar başındayken hissettiği kahraman olma, yenilmeyen olma, kazanan olma duygularını bilgisayarı kapattığı zaman da devam ettirebilmesidir. Özellikle kanser oyunu için bu böyle. Kanseri yenmede hastanın psikolojik olarak güçlü hissetmesinin çok etkili olduğunu artık doktorlar da kabul ediyor. Dolayısıyla çocuk bilgisayar başından kalktığında bu hislerin devam etmesi için bilgisayardaki ortam ile gerçek ortamı arasında bir benzerlik, bir yakınlık kurabilmesi şart. Bir kere konuşmalar, deyimler Türkçe olmalı. Belki de kendi yaşadığı ortamda bulabileceği türden nesneler ve objeler koymalıyız oyuna. Hala proje aşamasında olduğumuz için bunlar üzerinde düşünüyoruz” diye konuşuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık için oyun vakti!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunu çocuklara yönelik geliştirmelerinin nedenini ise “Çocuklar yetişkinler gibi değiller, fantezi dünyalarını gerçeğe katmaya daha yatkınlar, önyargısızlar. Kurulan dünyanın içine girmekte bir yetişkin gibi zorlanmazlar. O nedenle kanser tedavisine destek olacak oyunların iyileştirici etkisinden fayda sağlayabilirler” şeklinde açıklıyor Buğdaycıoğlu. Zibumi ekibinden Nur Hilal Gerçek ise dünyada sağlık oyunlarının kanser oyunlarından ibaret olmadığını, çok çeşitli oyunlar olduğunu anlatıyor. Örneğin ABD ve özellikle de Japonya’da Alzheimer tedavisine yönelik olarak kullanılan hafıza güçlendirici oyunlar varmış. Google’a ‘brain fitness’ yazınca çok sayıda web sitesiyle karşılaşıyorsunuz bu alanda çalışan. Psikolojik rahatsızlıklar için ‘olumlu düşünme’ oyunları da varmış, www.mindhabits.com adresinden indirebileceğiniz. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite için de (www.healthygaming.com), zihinsel kapasiteyi arttırmak için de (www.mindball.com.tr) oyunlar mevcut... Hatta yanık tedavisinde bile kullanılan bilgisayar oyunu var. Washington Üniversitesi Sanal Gerçeklik Analgesia Araştırma Merkezi, Harborview Yanık Merkezi ve Imprint İnteraktif Teknoloji işbirliğinde geliştirilen ‘Snow World’ adlı oyun, karla kaplı bir bölgede geçiyor. Dünyada pek çok yanık merkezinde oynatılan bu oyun araştırmalara göre yanık acısını yüzde 40 ila 50 arasında düşürüyor. Oyunun işe yarama mantığı ise basit; karla kaplı, her yerin soğuk olduğu bir alanda geçen oyun, sanal gerçeklik yaratarak oyuncuya hakikaten de serinlik hissi veriyor. Gerçek, özellikle ABD ve İngiltere’de oyun geliştirme şirketlerinin üniversitelerle ortaklaşa çalıştığını da sözlerine ekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Re-mission oyuncuları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rashida Wilkins 20 yaşında. 16 yaşından beri Re-mission oynuyor. Beyninde tümör var ve daha önceden dört kez ameliyat olmuş. Tedavi gördüğü The King’s Daughters Çocuk Hastanesi’nde tanıştırılmış bu oyunla. Pek çok beyin kanseri hastası gibi radyasyon terapisi yüzünden kısa süreli hafıza kayıpları yaşıyor. Oyun aracılığıyla kanser ile ilgili kitaplardan öğrendiğinden daha çok şey öğrendiğini, bunları kardeşi ve arkadaşlarıyla da paylaşabildiğini söyleyen Wilkins, oyunun moralini yüksek tuttuğunu anlatıyor. Lösemiyi yenmiş olan 15 yaşındaki Taylor Carol ise, Re-mission ile 11 yaşında hastalığının erken bir döneminde tanışmış. İyileşmesinin ardından HopeLab aracılığıyla hasta çocuklara Re-mission’ı anlatmaya başlamış. “Re-mission oynarken beni ailemden ve arkadaşlarımdan ayıran bir düşmandan öç alıyormuş gibi hissediyordum” diyor. Saçlarına yeniden kavuşan Carol son derece yakışıklı bir genç olmuş şimdilerde. 17 yaşındaki Aurean Donzell de kanseri yenmiş olan bir başka Re-mission oyuncusu. Hopelab, oyunun etkisini arttırmak için bu aralar Donzell’in danışmanlığından faydalanıyor. Bu arada, Re-mission’dan başka www.cancergame.org adresinden de ücretsiz olarak indirilebilen bir kanserle savaş oyunu mevcut. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oyunsal mücadele beyindeki mücadeleyi destekler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de kanser psikiyatrisi ile ilgili bilim dalını kuran, 20 yılı aşkın süredir kanserli hastaların yaşadığı psikiyatrik sorunlar üzerine bilimsel çalışmalar yürüten İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sedat Özkan (Konsültasyon-Liyezon Psikiyatrisi Bilim Dalı Başkanı ve Onkoloji Enstitüsü Psikososyal Onkoloji Bilim Dalı Başkanı) da Re-mission oyununun yetişkinlerde değil de çocuk ve ergenlerde işe yaramasıyla ilgili olarak, “Çocuklar yetişkinlere göre daha somut düşünmekteler. Bilgisayar oyunları çocukların gözünde hastalığını yani düşmanını somutlaştırıyor. Bu da mücadeleyi canlı tutmak açısından önemli. Böylelikle hastalıklarını ürkütücü algılamazlar ve yaşadıkları belirsizlik azalır. Görsel materyal kanser tanısının öğrenilmesi için de faydalıdır. Örneğin lösemi hastası olan ve kemik iliği nakli olacak bir çocuğa bilgisayarda otları kurumuş bir tarla gösterilerek ‘senin de kemik iliğindeki bazı hücreler böyle, biz onların yerine yenilerini koyacağız’ denerek açıklama yapılabilmekte ve böylece görsel malzemelerden faydalanılmaktadır. Aynı zamanda,  bu oyunlar çocuğu meşgul eder ve mücadele dürtülerini arttırır. Başarı duygusunu destekleyen her şey başarmışlık duygusunu yükseltir. Oyunsal ve görsel mücadele beyindeki mücadeleyi destekler. Yetişkinlerde ise soyut düşünce gelişmiştir ve duygularını ifade etmek için başka yöntemler geliştirmişlerdir. Bilgisayar oyunları çocukların görsel olarak daha fazla ilgisini çektiği için çocuklar bu yöntemden yetişkinlere göre daha fazla yararlanmakta” şeklinde konuşuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kültürel farklar sonuçları etkiler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Başkanı, Amerikan Hastanesi pediatri bölümünden Rejin Kebudi (Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğretim üyesi) ise Türkiye’de her yıl yaklaşık 3 bin çocuğa kanser tanısı konduğunu ve Re-mission gibi oyunların tedavi uyumunu sağlama konusunda faydalı olabileceğini belirterek, “Ancak kültürel farklar sonuçları etkiler. O nedenle, özellikle ülkemiz için, tedavi uyumunda en önemli nokta hekim-hasta-aile işbirliği, iyi iletişim ve psikososyal destektir. Bu konuda Çocuk Kanserleri Sevgi ve Dayanışma Derneği (ÇOKSEV) gibi sivil toplum örgütlerinin gönüllü etkinliklerinin yararı vardır” diye konuşuyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-2261310525421424205?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/2261310525421424205/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=2261310525421424205' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2261310525421424205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2261310525421424205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2010/03/kanser-hucrelerini-olduren-oyun.html' title='Kanser hücrelerini öldüren oyun'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-4838222316269559321</id><published>2010-02-26T01:01:00.000-08:00</published><updated>2010-02-26T01:03:42.632-08:00</updated><title type='text'>Japon robotlarını eğiten Türk!</title><content type='html'>“ROBOTLAR ÜZERİNE YAPILAN ARAŞTIRMALARIN TEK AMACI ROBOT GELİŞTİRMEK DEĞİL, BU SÜREÇTE İNSANLARI DA DAHA İYİ ANLIYORUZ. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon robotlarını eğiten Türk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de doğup büyüyen, ODTÜ fakülte birincisi Kayserili Bilge Mutlu, şimdi dünya robot teknolojisinin iplerini elinde tutuyor. Wisconsin Üniversitesi (Madison) Bilgisayar Bilimleri Bölümü İnsan-Robot Laboratuarı’nın başında bulunan Mutlu, insansı robotlar tasarlıyor. Robotlara beden dilini öğreten bu çılgın bilim adamı, hastane ve okullarda yaptığı “robo-sosyolojik” deneyleriyle biliniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kural 1: Bir robot asla bir insana zarar vermez ya da bir insanın zarar görmesine izin vermez.&lt;br /&gt;Kural 2: Bir robot insanlara mutlaka ve her koşulda itaat etmelidir.&lt;br /&gt;Kural 3:  Bir robot birinci ve ikinci kurala karşı gelmemek kaydı ile varlığını muhafaza etmekten sorumludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü bilimkurgu yazarı Isaac Asimov’un aynı isimli romandan uyarlanan “I, Robot” filmini izlemiş olanlar bu üç kuralı hatırlayacaktır. 2004 yılında vizyona girdiğinde gişe hasılat rekorları kıran film, 2035 yılında insan hayatının birer parçası hâline gelmiş olan robotların nasıl katile dönüştüklerini anlatıyordu. Henüz robot çağı başlamış değil ancak çok da uzak değil. Şimdilik teknoloji fuarlarında sevimlilik yapıp çocukları güldürmekle yetiniyorlar ama ileride başımıza dert olurlar mı bilemeyiz. “Japonlar’a sormak lazım” dediğinizi duyar gibiyim ama yanılıyorsunuz, Bilge Mutlu’ya sormak lazım! İnsansı robot tasarımında dünyaca kabul gören bir isim kendisi. Wisconsin Üniversitesi (Madison) Bilgisayar Bilimleri Bölümü İnsan-Robot Laboratuarı’nın başında bulunan çılgın bir bilim adamı. Hem Bilgisayar Bilimleri hem de Endüstriyel ve Sistem Mühendisliği bölümünde yardımcı doçent olarak görev yapan Kayserili Bilge Mutlu, geleceğimizin dünyasını tasarlıyor. Robot-insan ilişkileri üzerine interaktif sosyal davranış modellemesi üzerine çalışıyor. Daha anlaşılır bir dille, insansı robotlar dizayn ediyor. Yani muhtemelen 50 yıl sonra pat diye odanızın kapısını açıp “Ne içersiniz?”, “İlacınızı aldınız mı?”, “Biraz dertleşmek ister misiniz?” gibi sorular soracak olan yapay zekâ şahikalarının hafıza kartlarını yazıyor. Özellikle beden dili üzerine çalışan Mutlu, eğitim alanında, iş dünyasında, otistik çocukların rehabilitasyonunda ve yaşlı insanların hayat kalitelerinin yükseltilmesinde kullanılacak tasarımlar üzerine eğiliyor. Dünyaca ünlü Japon bilim adamlarıyla birlikte ortak projelere imza atan Bilge Mutlu, yalnızca en iyi tasarımı yapmak için kafa yormuyor. Hastane ve okul gibi sosyal ortamlarda “robo-sosyolojik” diye adlandırabileceğimiz deneyler yapıp, robotların davranışlarına nasıl tepkiler verildiğini inceliyor ve modifikasyonları bu doğrultuda geliştiriyor. Honda’nın Asimo’su, Hiroshi Ishiguro’nun Geminoid’i, ATR’nin Robovie’si ve Mitsubishi’nin Wakamaru adlı robotu,  Mutlu’nun deneylerinde kullandığı dört Japon robot. Araştırmaları ve makaleleri pek çok yabancı bilim dergisinde yayınlanan ve uluslararası konferanslarda yankı uyandıran Bilge Mutlu’ya ulaştık. Bize çalışmalarını anlattı ve sorularımızı yanıtladı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*“Robot-insan ilişkileri üzerine interaktif sosyal davranış modellemesi” ne demek? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar sosyal varlıklardır. Washington Üniversitesi’nden Patricia Kuhl, bebeklerin ikinci bir dili öğrenebilmesinde üç etkeni karşılaştıran bir araştırma yapmıştı. Bebeklerden bazıları sözkonusu  dili konuşan bir yetişkinle yüzyüze etkileşerek, bir kısmı onun konuştuğu bir video kaydını izleyerek, bir bölümü de ses kaydını dinleyerek yeni kelimeler öğrenmişlerdi. Daha sonra bu bebekler tek tek test edildi ve sadece yüzyüze, sosyal etkileşim ile öğrenen bebekler yeni kelimeleri hatırlayabildi. Bu, insan gelişiminin sosyal etkileşimle gerçekleşebildiğini gösteren çok güzel bir örnek. Benim ilgi alanım ise, insanların bu sosyal özelliğini kullanarak, onların hayatlarını iyileştiren yeni teknolojiler geliştirmek. Bu teknolojilerden özellikle sosyal robotlar ve sanal karakterlerin geliştirilmesine yoğunlaşıyorum. Esas olarak yaptığım şey, insan sosyal davranışlarını sayısal modellere çevirmek. Mesela, bir sosyal robotun bir insanla sohbet edebilmesi için, robotun hem konuşması hem de beden dilini kullanması; hem de karşısındaki insanın sözlerini ve vücut dilini anlayabilmesi, ona karşılık vermesi gerekir. Ben de işte bunun üzerine çalışıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Robotlarla iletişimde beden dili neden önemli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Robotları günlük yaşama entegre edebilmek için. Bu yüzden vücut dilindeki belli işaretler üzerinde çalışıp ona göre robot beden dili geliştirmeye uğraşıyoruz. Üstelik psikolojik çalışmalar insan beden dillerinin konuşmadan daha çok ve daha doğru bilgi taşıdığını gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Şimdiye kadar ne gibi çalışma ve araştırmalar yaptınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin bir tanesi Honda’nın ASIMO robotuyla yaptığım bir deney. Robot önce öğrencilere hikâyeler anlatmaya başladı. Bir süre sonra ise baktığı yeri değiştirerek dikkatini birkaç öğrenciye yönlendirdi. Sonrasında bu öğrencilere uyguladığım testin sonuçları gösterdi ki, robotun dikkatini yönelttiği öğrenciler, robotun anlattığı hikâyeyi daha iyi hatırlıyorlar. Bu sonuç, eğitim alanında birçok yeni fikrin ilham kaynağı olabilir. İnsanların robotlara hangi şartlar altında nasıl yaklaştıklarını da inceliyorum. Mesela insanlar aynı robotu rekabet şartları altında başka, işbirliği şartları altında daha başka algılıyor. Yani robot can sıkıcı da olabiliyor, dost da! Ayrıca benim doktoramı yaptığım Carnegie Mellon Üniversitesi ve Stanford üniversitesinden araştırmacıların başlattığı “People and Robots” projesinin de bir parçasıyım. ABD Ulusal Bilim Kurumu’nun desteğiyle başlatılan bu proje kapsamında, sosyal robot tasarımı üzerine çalışılıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Hastane ve okul gibi sosyal ortamlarda yaptığınız “robo-sosyolojik deney”lerden bahsedebilir misiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenciler üzerinde yaptığım, az önce sözünü ettiğeim deneyden başka en önemli çalışmalarımdan bir tanesi, hastanelerde kullanılmaya başlanan TUG ismindeki bir dağıtım robotunun insan ortamına olan etkisi üzerindeki araştırmam oldu. Bu araştırma için bir yıl boyunca bu robotun bir hastanede hastane personeli, ziyaretçileri, hastaları ve hastanenin fiziksel ortamı ile etkileşimini inceledim. Hastanede robotu kullanan kişilerle röportajlar yaptım. Sonuç olarak hastane personelinin robota karşı yaklaşımının kanser ve doğum birimlerinde çok farklı olduğunu buldum. Bu farklılığın temel nedeni bu birimlerdeki hasta profiliydi. Örneğin kanser biriminde sürekli acil hasta transferleri olması, sık laboratuar testleri yapılması ve hemşirelerin hastalarla daha yakından ilgilenmesi nedeniyle robotun kullanımının bir dert haline geldiğini gördüm. Hatta bazen ona “Çeneni kapamazsan kameranı kırarım” diyenler bile oluyordu. Onu irite edici buluyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Nasıl bir robot TUG?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastanenin koridorlarını ve odalarını kendi navigasyon sistemiyle bulabilen, asansörleri kullanabilen, odalara ilaç taşıyan ve kapıya geldiğinde “TUG geldi” diye haber veren bir robot. Doğum bölümünde ise tam tersine personel TUG’u severek kullanıyordu. Ona “Dostum” diyenler de vardı. Bu araştırmam Amsterdam’daki İnsan-Robot Etkileşimleri Konferansı’nda en iyi makale ödülüne layık görüldü. Ayrıca robotu geliştiren firma bu araştırmanın sonuçlarından yararlanarak robotun tasarımında önemli değişiklikler yaptı. San Diego’da yapılan konferansta ise, beden dilini kullanan bir robotun insan ile olan etkileşimini araştıran bir çalışmam yine en iyi makale seçildi. Bu araştırmamda kullandığım robot sadece beden dilini kullanarak sohbet ediyordu ve bir soru sorduğunda kişilerden hangisine hitab ettiği hatasız bir şekilde anlaşılabiliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Robot çağına sizce ne zaman gireriz ve insanlarla robotlar arasında yaşanabilecek ilk problemler sizce neler olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Robotların sosyal hizmetlerde bulunabilmesi, güvenli bir şekilde evlerimize, iş yerlerimize girebilmesi için yapay zekâ araştırmalarının çok ilerlemesi gerekiyor. Dolayısıyla kısa zamanda robot çağına girebileceğimizi düşünmüyorum. Robotlarla insanlar arasında birçok problemler yaşanabilir. Şu anda tartışılan en önemli konu, robotların insanlara zarar verdiği durumlarda etik olarak kimin sorumlu tutulacağı konusu. Örneğin bir robot kazaen bir insana zarar verdiğinde, robotun yazılımını geliştiren programcı mı, donanımı üreten üretici mi, robotu satın alan tüketici mi sorumlu tutulacak? Bu konular hem robotik araştırmacılarının hem de filozof ve etik bilimcilerin ilgisini çeken bir konu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*İleride robot kullanımının artmasıyla insanların V-oli çizgi filmindeki gibi tembelleşebileceğini düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, düşünmüyorum. Örneğin, telefon keşfedildiğinde bazı insanlar iletişimin öldüğünü, artık kimsenin yüzyüze görüşmeyeceğini öne sürdüler. Tam aksi oldu, telefon iletişimi mümkün olmayan insanların iletişimini sağladı, yaşam kalitesini önemli ölçüde arttırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Japon bilim insanlarıyla ortak makaleleriniz var. Japonya ile de çalışıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki yıldır yılın bir bölümünü Japonya’daki ATR (Advanced Telecommunications Research-İleri Telekomünikasyon Araştırmaları) isimli bir araştırma kuruluşunun IRC (Intelligent Robotics and Communication Laboratuvarı-Akıllı Robot ve İletişim Laboratuvarı) bölümünde geçirdim. Hiroshi Ishiguro ve Takayuki Kanda adında iki araştırmacı ile hâlen devam eden çalışmalarım var. Ishiguro’yu belki duymuşsunuzdur. Kendinin ve kızının android kopyasını yapan bilim adamı. Beden dili ile alakalı çalışmalarımı bu android üzerinde yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Gelecekte bizi ne tür robotlar bekliyor? Gerçekleşmesi mümkün en çılgın robotlar neler olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu kestirmek çok zor. Örneğin internet ilk ortaya çıktığında alışveriş yapmak için kullanılabileceği bile kestirilememişti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Yapay zekâ çalışmaları, bir robotu neredeyse insan gibi hissedebilecek hâle getirecek kadar ilerler mi sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun dönemde bu mümkün olabilir. Ancak bunun sosyal robotların geliştirilmesi için değil, insan duygularını, düşüncelerini anlayabilmek ve yeniden oluşturabilmek için yapılacağını düşünüyorum. Örneğin bilişsel bilim (cognitive science) adında benim de içinde olduğum bir alan gelişti. Bu alan insanların bilişsel ve duygusal yapılarını anlamayı hedefleyen bir alan. Bu alanda çalışan araştırmacılar robotlar ve yapay zeka konularında çalışıyorlar ki, bu teknolojileri insanları anlamak sürecinde deneysel amaçlarla kullanabilsinler. Dolayısıyla robotlar üzerine yapılan araştırmaların tek amacının robot geliştirmek olmadığını anlamalıyız. Bu süreç içerisinde insanları daha iyi anlayabiliyoruz. Örneğin benim robotlara sosyal davranışlar kazandırmak için yaptığım modellemelerin sonucunda bu davranışları daha derinlemesine idrak ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Çocukken de bu konuya meraklı mıydınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken kendi oyuncaklarımı kendim yapmayı severdim. Oyuncakçılarda benzeri olmayan şeyler yapardım kendime. Robot teknolojisine uzanmam bunun bir uzantısı sanırım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Son olarak bu alanda çalışmak isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim master ve doktora yaptığım bölümlerdeki ilk Türk öğrenci bendim. Benim dileğim Türk öğrencilerin ileri teknoloji alanlarına daha çok ilgi göstermesi. Dünyanın önde gelen üniversiteleri, firmaları, organizasyonları, değişik alanlardaki bilgiyi, metotları, bakış açılarını birleştirebilen insanlar arıyorlar. Carnegie Mellon Üniversitesi HCII’ün (İnsan-robot etkileşimleri enstitüsü) ana felsefesi de bu. Bilgisayar, psikoloji ve tasarımı birleştirmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilge Mutlu kimdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayresi’de doğan Bilge Mutlu, ODTÜ Endüstriyel Tasarım bölümünü fakülte birincisi olarak tamamladıktan sonra master ve doktorasını yapmak üzere ABD’deki Carnegie Mellon Üniversitesi’ne gitti. Nobel ve Turing ödüllü Herbert Simon, Turing ödüllü (bilgisayar bilimlerinin Nobel ödülü) Alan Newell ve yine Turing ödüllü Alan Perlis’in kurduğu HCI Enstitüsü’nde çalıştı. Ardından Wisconsin Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri ve Endüstriyel ve Sistem Mühendisliği bölümlerinde yardımcı doçent olarak göreve başladı ve hâlen bu görevini sürdürüyor. Son olarak yalan söyleyen bir insanı mimiklerinden anlayabilecek robotlar eğitiyor. Bu çalışmanın sonunda onlara poker de oynatacak olan Mutlu bir de, insanların robotlarla beyin dalgaları yoluyla nasıl iletişim kurabileceklerini araştırıyor şimdilerde.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-4838222316269559321?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/4838222316269559321/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=4838222316269559321' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4838222316269559321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4838222316269559321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2010/02/japon-robotlarn-egiten-turk.html' title='Japon robotlarını eğiten Türk!'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-4046483610595839388</id><published>2010-02-26T00:58:00.000-08:00</published><updated>2010-02-26T01:00:26.272-08:00</updated><title type='text'>Türkiye’nin ilk Fütürist liselileri</title><content type='html'>EVLİLİK SAYISI ARTACAK! TEK DÜNYA ÖRGÜTÜ KURULACAK! HERŞEY UZAKTAN KUMANDAYLA BİRBİRİNE DÖNÜŞTÜRÜLEBİLECEK! PSİKOLOJİNİN KURALLARI DEĞİŞECEK!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin ilk Fütürist liselileri &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu liseliler başka liseliler. Öğrencilik hayatlarını fizik, kimya, edebiyat, psikoloji kitaplarının içine gömülüp ezber yaparak geçirmiyorlar. Geleceği kurguluyorlar. Merkezi Washington DC’de bulunan World Future Society’nin Türkiye temsilcisi ‘Tüm Fütüristler Derneği’nin işbirliğiyle okullarında kurulan Fütüristler Kulübü’nde geleceği nasıl şekillendirebileceklerini öğreniyorlar. Amaçları ise “Tek bir gelecek vardır ve biz de ona doğru gidiyoruz” şeklindeki gelecek algısını değiştirmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pelin bembeyaz gelinliğini denerken çok heyecanlıydı. Ayna karşısında bir orasına bakıyordu bir burasına. Eteğini çekiştirip duruyordu. “Nasıl olmuş? Beli oturmuş mu yoksa biraz bol mu?” gibi yığınla soru soruyordu etrafındakilere. Omuzlarına uzanan ipek gibi saçlarına değişik şekiller verip verip bozuyordu. Saçını nerede yaptırmalıydı acaba? Makyaj istemiyordu, sade bir gelin olmak niyetindeydi. Zaten o kadar güzeldi, öyle pürüzsüz bir cildi vardı ki makyaja ihtiyacı da yoktu.  Bu ilk düğünü olmayacaktı gerçi ama yine de çok heyecanlıydı. Hatırlıyordu, 7. düğününde de böyle heyecanlıydı. Yere göğe sığamıyordu. Galiba 14.’sünde de böyleydi ama karıştırıyor da olabilirdi. Ne de olsa bu 22. düğünüydü! Kaç yaşında mıydı? Henüz 25. Yani fiziki olarak! Aslında 154 yaşındaydı ama ne derler bilirsiniz, “Kadınların yaşı sorulmaz.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, tahmin ettiğiniz gibi bu hikaye, 25 yaşında gösteren 154 yaşındaki bir kadının 22. düğününün hikayesi. Türkiye’nin fütürizm (olumlu gelecek tasarımı) kulübü kuran ilk lisesi Özel Sezin Okulu’nun öğrencileri tarafından yazılan onlarca fütürist senaryodan yalnızca bir tanesi.  Tıbbın çok geliştiği, yaşlanmanın neredeyse durduğu, anti-aging yöntemlerinin ve estetik ameliyat tekniklerinin zirve yaptığı, insan ömrünün çok çok uzadığı bir geleceği kurguluyor. Kulüp, merkezi Washington DC’de bulunan World Future Society’nin Türkiye temsilcisi ‘Tüm Fütüristler Derneği’nin işbirliğiyle kurulmuş ve öğrenciler burada geleceği nasıl şekillendirebileceklerini öğreniyorlar. Amaçları ise “Tek bir gelecek vardır ve biz de ona doğru gidiyoruz” şeklindeki gelecek algısını “Geleceği ben şekillendiriyorum” inancıyla yer değiştirmek. Kulüp öğrencileri bu doğrultuda tıp, sağlık ve bilimsel gelişmelerden enerji problemine, eğitimin nasıl olması gerektiğinden geleceğin otomobil ve şehirlerine kadar her alanda beyin fırtınası yapıyor ve istedikleri geleceğe bir hayal penceresi açıyorlar. Bugün yaşadığımız dünyayı da zamanında birileri hayal etmişti çünkü. Öğrencilerin etkileyici hayali senaryolarından bir tanesi de şöyle:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 2043…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyamız 30 yıl kadar önce, etkileri hala hissedilen bir dizi çevresel felaket &lt;br /&gt;yaşadı. Bu felaketlerin yol açtığı yaraları tedavi etmek ve bir daha benzer felaketler yaşamamak için tüm dünya ülkelerinin katılımıyla ‘Tek Dünya’ örgütü kuruldu. Örgütün 5. dönem konferanslarının ev sahibi ise Türkiye. Türkiye başbakanının yaptığı açılış konuşmasından bir bölüm… “Bugün insan türü, yeryüzünün en kalabalık canlı türüdür ve kalabalıklaştıkça da diğer canlıların yaşam alanı için daha büyük bir tehdit olmaktadır. Ne yazık ki, 30 yıl öncesine kadar dünyamızın sakinlerinden olan Afrika fillerini, imparator penguenleri, mavi balinaları, Bengal kaplanlarını ve yüze yakın kuş ve balık türünü, artık yalnızca ansiklopedilerde ve belgesellerde görebiliyoruz. Ancak buna karşılık kararlı uygulamalarımız sonucunda bugün, 30 yıl öncesine göre yüzde 82 oranında daha az çöp üretmekteyiz ve enerjimizi de atıklardan sağlıyoruz. Şu an kulaklarınızda bulunan ve konuşmaları anında bütün dillere çevirebilen ‘chip’ler, 50 yıl öncesinde bilim kurgu filmlerinde görülebilecek bir fanteziydi. Bir zamanlar yalnızca fotoğraflarını çekebildiğimiz Mars gezegeni, dev cam fanuslar içindeki otelleriyle zengin konuklarını ağırlıyor. Ama ne yazık ki insanlığın evrimi, teknolojinin evrimi kadar hızlı bir gelişme gösteremiyor. Hala insanların birçoğu açlık sorunuyla karşı karşıya. Bizim kurtuluşumuz, ancak bütün dünyanın ve bütün insanlığın kurtuluşuyla gerçekleşecektir.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de bu kadar güzel ve etkileyici gelecek senaryoları yazan öğrencilerle tanışmak için okullarına gittik ve kulüp öğretmenleri Zeynep Terece eşliğinde yaptıkları beyin fırtınası toplantısına katıldık. Isı yalıtımı yapabilen çeltik samanı evden, kendi enerjisini kendisi üreten karavan evlere, bir dakikada sağlık taraması yapabilen sağlık kabinlerinden dünyadaki tüm okulların derslerine bağlanıp direkt çeviri yapabilen sanal okullara kadar onlarca çılgın fikirle başımızı döndürdüler. Terece, gençliğin sanıldığı gibi umursamaz olmadığını, şaşılacak derecede güzel fikirlerle kendilerini de şaşırttığını söylüyor. Genç fütüristlerden bizim için de gelecek tasarımları yapmalarını rica ettik. Onlar da yaptı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her şey birbirine dönüşebilecek”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erinç Yılmaz (9. Sınıf): Ben ilköğretimdeyken de bilimsel projelere katılmıştım, bu kulübe de bilimsel proje geliştireceğiz diye katıldım. Ama biz bilimsel proje değil, bilimsel bakış açısı geliştiriyoruz burada. Ben ileride estetik cerrah olmayı istiyorum. Nanoteknolojiye de çok ilgi duyuyorum. Bence ileride nanoteknolojik gelişmeler sayesinde tüm atıkları yeni ürünlere çevirebileceğiz. Örneğin bir sandalyenin masa olmasını istediğimizde, onu yeniden üretim aşamasına sokmamıza, kesip biçmemize gerek kalmayacak. 1000 nanoçiplik bir sandalyeyi atomik parçacıklara ayırarak 1000 nanoçiplik bir masaya dönüştürebileceğiz. Hatta bu uzaktan kumandayla bile yapılabilir belki ve ev eşyalarımızın hepsi çok amaçlı olarak üretilir. Bu çok mantıklı çünkü dünyada kendi kaynaklarını tüketen iki tür var. Biri virüsler, diğeri de insanlar. İnsanlık bundan sonra doğaya zarar vermeyecek, yenilenebilir ürünler üretecektir. Tıpla ilgili olduğum için bu konuda daha da ümit vaad eden gelişmeler olacağına inanıyorum. Örneğin eskiden tırnağı gerekli gördüklerinde olduğu gibi çekerlerdi, şimdi lazerle kesiyorlar ve bu teknik sadece 5 yıl içerisinde gelişti. Burun ameliyatlarında biliyorsunuz ki, kemiği olduğu gibi kırıp sonra yeni şekil veriyorlar. Belki ileride kendi ameliyatımızı kendimiz yapacağız ya da burnumuza enjekte edilen bir sıvıyla, burun kemiği hücrelerimiz kendi kendine istenen şekle girecek. Zaman makinesinin de bize çok uzak olmadığını düşünüyorum. Hatta Einstein’ın aslında zaman makinesinin nasıl yapılacağını bulduğunu ancak çalışma kağıtlarını yırttığı söyleniyor. Bu mümkün bence. Çünkü eğer ışınlanma uygulanıyor olsaydı kanser hastalarının sayısı daha da artardı. Teorik olarak geleceğe ışınlanmak için önce tüm parçalarımızın atomik boyutta bölünmesi ve yeniden toparlanması gerekiyor. Gidiş dalgasında neyle karşılaşacağımız belli olmadığı için kanser gibi hücresel hastalıklar artardı. Bence Einstein bu yüzden kağıtlarını yırttı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Freud devri kapanacak, psikoloji güncellenecek”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Funda Çınar (10. Sınıf, TM öğrencisi): Filmlerden de anlaşılacağı üzere insanlar genel olarak hep karamsar, her şeye olumsuz bakıyor. Fütürizm, eğer olumsuzlukları önce kafamızda bitirirsek geleceği olumlu bir hale dönüştürebileceğimizi bize anlatıyor. Ben ileride psikolog olmak istiyorum. Hedefim ise yeni bir psikolojik yaklaşım geliştirmek. Şu anda pek çok psikolojik durum ve rahatsızlık Freud ile açıklanıyor. Zamanında belki bunun bir gerçekliği vardı ama insan psikolojisi de evrilen ve değişen bir şeydir. Artık bilinçaltımızı etkileyen çok başka faktörler var. Dolayısıyla psikolojik kuralların da güncelleneceğini düşünüyorum. Bir de ileride dil sorunun halledilmiş olacağını düşünüyorum. Çünkü şu an benim bir İranlı ile internetten iletişim kuramıyor oluşum çok ilkel. Dil çeviri sorunu olmadan teknolojik ortamda tüm dünyayla konuşabileceğiz ileride bence ve o zaman dünya çok başka bir yere gidecek. Bir öngörüm daha var, o da tarımla ilgili. Artık herkes organik ve hormonsuz beslenmek istiyor. Bence ileride pek çok kişi kendi tarımını kendisi yapacak. Bunun için intansif tarımın yapılabileceği yani dar alanda çok verim alınabilecek balkonlar dizayn edilebilir. Ya da her mahalleye bir tarla kurulabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“4. Dünya Savaşı taş ve sopayla yapılacak”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ece Özkara (10. Sınıf, Fen öğrencisi): Bana arkadaşlarım ‘karamsarsın’ diyerek kızıyorlar ama ben karamsar değil, fazla gerçekçiyim. Teknoloji hızla ilerliyor ve insanlar buna ayak uydurmakta zorluk çekiyor. Ve en kötü tarafı da teknoloji geliştikçe insan beyni tembelleşiyor. Yakında insanların yerini robotlar alacak ve insanlar daha da tembelleşecek, mutsuzlaşacak. Çünkü bence çalışmak da bir insan ihtiyacı. Tembelleşen insanın bir süre sonra bence fikirleri de basitleşecek ve insanlık ilkelleşecek. Aslında şu an tüm biliminsanları yok olsa biz basit bir radyo bile yapamayız. Benim tahminim şu ki, insanlar gitgide ilkelleşeceği için 4. Dünya savaşında artık insanlar taşlarla ve sopalarla savaşacaklar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selin Ödül (9. Sınıf): Ben mekanikle ilgileniyorum ve Formula1’de otomobil geliştiren bir Türk olmayı kafama koydum. Formula1 yalnızca yarıştan ibaret değildir. Büyük bir teknoloji kullanılıyor orada. Güneş enerjisiyle çalışan otomobil de tasarlamayı planlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büşra Aydın (11. Sınıf, TM öğrencisi): Gelecek deyince aklıma uçan adalar geliyor öncelikle bir de hiçbir şeyin zaman almadığı bir dünya. Seyahat etmek ve yemek yemek çok zaman almamalı. Kimsenin ölmediği bir dünya olsun diyemem çünkü bu da ayrı bir sorun. Herkese yetecek kadar kaynak yok bu dünyada ama en azından insan ömrü 200 yıl olabilir. Bir de tıbbın kopan kolun yerine bir hafta içinde yenisinin çıkacağı kadar ilerleyeceğini öngörüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emirhan Gezici (10. Sınıf, Fen öğrencisi): Şu an ışınlama teknolojisi için bir şeyi moleküllerine ayırmayı başardılar ama onları yeniden birleştirme kısmını henüz çözemediler. 15-20 yıl içerisinde bu sorunun da giderileceğini ve ışınlanmanın gerçekleştirilebileceğine inanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm Fütüristler Derneği Başkanı Ufuk Tarhan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fütürizm, genel olarak fantastik, sürrealist, elitist bir yaklaşıma sahip, teknoloji takıntılı ya da yüksek mevki sahibi, uzman kişilerin uğraştığı soyut alanlardan biri olarak görülüyor. Bugünün gerçeklerinden kopuk, para kazanma mecburiyetini anlamayan fantezi bir konu diye de bazen küçümseniyor. Oysa fütürizm, hayatımızla, eğitimimizle, işimizle, yatırımlarımızla, ilişkilerimizle, kısacası her şeyle ilgili ‘gerçekleştirme kalitemizi’ arttırmamızı sağlıyor. Daha iyi bir gelecek oluşturmamıza yardımcı olacak araçlar, bilgiler sunan bir düşünme, gözleme, senaryo kurgulama, planlama, çalışma hali. İşte bunları anlatabilmek için Sezin’deki çalışma çok önemli. Daha lise çağındaki gençler harika senaryolar geliştiriyorlar, hayat amaçlarına göre eğitim, kariyer süreçlerini kurguluyorlar. Şimdiden geleceklerini kendilerinin yapılandırabileceğini anlıyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-4046483610595839388?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/4046483610595839388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=4046483610595839388' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4046483610595839388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4046483610595839388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2010/02/turkiyenin-ilk-futurist-liselileri.html' title='Türkiye’nin ilk Fütürist liselileri'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-3175874312424648582</id><published>2010-01-20T03:58:00.000-08:00</published><updated>2010-01-20T04:01:35.182-08:00</updated><title type='text'>Şoka şokla tedavi!</title><content type='html'>PROF. JOSEPH ZOHAR’IN GELİŞTİRDİĞİ YÖNTEM TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU HASTALARINA ŞİFA OLACAK &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak savaş bölgesinde çatışmaya katılan askerlerde sıklıkla rastlanan “travma sonrası stres bozukluğu” (TSSB) için uygulanan tedaviler, İsrailli ünlü psikiyatri profesörü Joseph Zohar’a göre, vakaları daha da ağırlaştırıyor. Zohar, hastalara yatıştırıcı vermenin çok tehlikeli olduğunu tersine, stres hormonu olan “kortizol iğnesi”nin kurtarıcı olabileceğini iddia ediyor. Bu arada ABD Gazi Hizmetleri Departmanı, yeni tedavi yöntemleri hazırlarken Zohar’ın araştırmasını göz önünde bulunduracaklarını açıklamış... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PTSD (Post Travmatic Stress Disorder) ya da Türkçe adıyla “travma sonrası stres bozukluğu” (TSSB), 1. Dünya Savaşı’ndan dönen askerlerde görüldüğünde “savaş nedeniyle gelen ruhsal çöküntü” adı verilmiş; 2. Dünya ve Kore Savaşı’ndan sonra ise “savaş yorgunluğu’ denmişti. Vietnam Savaşı’ndan dönen askerlerin alkol ve uyuşturucuya saplanması ve yaşadıkları kâbusu basın önünde dile getirmeye başlamalarıyla bu hastalık üzerine yoğun çalışmalar başlatıldı. 1981 yılında ise bugünkü adını aldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evliliğim… giderek parçalanıyor. Artık birbirimizle konuşamıyoruz. Zamanımın büyük bölümünü bodrum katta tek başıma geçiriyorum. Aslında beni önemsediğini, sevdiğini anlatmaya çalışıyor ama bundan daha çok rahatsız oluyorum. Küçük meselelerde bile çok öfkeleniyorum. Bazen aklımı toplamak için saatlerce araba kullanıyorum. Hiç arkadaşım yok. Dünya, kimsenin kimseye önem vermediği bir köpek dalaşına benziyor. Herkesten uzakta dağlarda bir ev kurmak istiyorum. Barlara gidiyor, içiyor ve kavga ediyorum. Genellikle kederli ve kasvetliyim. Bazı anlarda intihar bile etmeyi düşündüm. Vietnam’dan getirdiğim eski 38’lik bir silahım var. Bir keresinde namlusu ağzımda horozu çekik bir şekilde durdum, ama tetiği çekemedim. Bunu yaparken en yakın silah arkadaşım Smitty’nin siperde, parçalanıp her yere dağılan beyninin görüntüsü aklıma geliyordu. Nasıl ben hayatta kaldım, o kalamadı? Suçlu hissediyorum. Savaşta yaşadıklarım bazen kafamda tekrar canlanıyor. Bunlar beni ürpertiyor. Hatırlıyorum onları; eski arkadaşlarımı, yüzlerini, kurulan pusuları, bağırışları, ölülerin yüzlerini, gözyaşlarını... Şu an bile bir helikopter sesi duysam ya da sık bir ormanlık alan görsem sırtımdan soğuk terler akıyor. Hatta yürüyüş yaptığım zamanlar yeşillik alanlardan uzak duruyorum. Caddede yürürken arkamdaki insanlardan rahatsız oluyorum. Gürültülü sesler beni kızdırıyor, yerimden sıçramama neden oluyor. Geceleri uyuyamıyorum. Uyuduğumdaysa terler içinde uyanıyorum ve bazen eşimin boğazına sarılmış, çığlıklar içinde buluyorum kendimi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir savaş gazisi olan ABD’li Jim Goodin’in yıllar önce yazdığı bu satırlar, TSSB’nin dehşet yüzünü çok iyi anlatıyor. İstatistiki olarak sıcak savaş gibi travmatik bir durumla karşı karşıya kalan her dört askerden birinin bu rahatsızlığa yakalandığı ve yıllarca kurtulamadığı biliniyor. 1984 yılından bu yana Güneydoğu’ya gönderilen yaklaşık 2 buçuk milyon askerimiz var. Onlar da yıllardır böyle acılarla yaşıyorlar. Bazen gazetelerde, vatani görevini çatışma bölgelerinde yapmış olan birinin cinnet geçirip eşini, çocuklarını öldürdüğünü, intihar ettiğini okuruz. Ya gazetelerde okuyamadıklarımız? Televizyondan yüksek bir ses geldiğinde baskın var diye sipere yatanlar mesela… Üstelik TSSB’den yalnızca savaş travması yaşayanlar değil, cinsel tacize uğrayanlar, tecavüz mağdurları, işkence görenler ve ciddi trafik kazası yaşamış olanlar da mustarip. Onlar da yaşadıkları travmayı, o olayı hatırlatacak en ufak bir ses, görüntü ve kokuda tekrar tekrar kafalarında yeniden yaşıyorlar. Tedavi için ne yapılıyor peki? Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yatıştırıcı iğneler, uyku ilaçları ve antidepresanlar haricinde kalıcı bir tedavi yöntemi yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şoka şokla tedavi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ciddi umut vaad eden bir çalışma var şimdi. İsrailli psikiyatri profesörü Joseph Zohar, TSSB vakalarını yatıştırıcı iğnelerinin tedavi edemediğini hatta tam tersine bedenin kendi kendini tedavi etme kabiliyetini körelttiğini iddia ediyor. Ben Gurion Üniversitesi ve Tel Aviv Üniversitesi Sackler Tıp Fakültesi’nde çalışmalarını yürüten Prof. Zohar, travmatik bir olayla karşı karşıya kalan mağdura yatıştırıcı ve uyutucu gibi ilaçların tam tersine, vücudun stres hormonu olan kortizol şırınga edilmesinin tedavi edici olacağını ileri sürüyor. Fareler üzerinde yaptığı deneylerle bunu ispatlayan Prof. Zohar, keşfettiği bu yeni tedavi yöntemine “şoka şok” adını veriyor. Hani Türk filmlerinde “Ayni şiddette başka bir şok yaşaması lazım” şeklinde bir doktor repliği vardır ya, işte Prof. Zohar’ın çalışması Yeşilçam’ı haklı çıkarıyor. İsrail Tel Hashomer’deki Chaim Sheba Medical Center Psikiyatri Departmanı’nın da başında bulunan Prof. Zohar, travma yaşayan vakaların yüzde 25 ile 30’unda TSSB görüldüğünü belirtiyor. Peki kortizol nedir ve travma tedavisinde nasıl işe yarıyor? Telefon aracılığıyla ulaştığımız Prof. Zohar çalışmasını Yeni Aktüel’e anlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaç ya da savaş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kortizol hormonu, böbrek üstü bezlerinden salgılanan en etkili stres hormonlarından biri.  Kaza, yaralanma, enfeksiyon, aşırı sıcak, aşırı soğuk, alerji, iltihap, oksijensiz kalmak, açlık, ateş yükselten faktörler ve stres gibi durumlarda salgılanarak vücudun söz konusu tehlikeye karşı savaşmasını sağlıyor. Çoğu insanın yaralandığı anda ve yaralandıktan uzun bir süre sonrasına kadar acı hissetmemelerinin nedeni bu hormondur. İlkel “kaç ya da savaş” tepkisine karşılık gelir. Böylece insan yaralı olduğu halde savaşacak, kendisini koruyacak veya kaçabilecek güç bulur. Stres hormonu olarak da bilinir ve ıssız bir sokakta yürürken karşınıza aniden silahlı bir adam çıktığında, karnınızdan sırtınıza yayılan hissin müsebbibidir. Tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalındığında beyin bedeni alarma geçirir. Kan basıncı yükselir, kalp atışları hızlanır, deriye giden kan akışı kısıtlanır, midenin işlevleri sınırlanır, terleme artar. Kortizol, sisteme fazladan besin sağlanmasını ve bağışıklık sisteminin önceliklerinin tehlike durumuna göre yeniden düzenlenmesini sağlar. Sindirim gibi işlevlerin kaynakları, kalp ve bacaklara yönlendirilerek, kısa dönemli fiziksel çaba gerektiren bu acil duruma hazırlanılır. Bütün bunlar, bedensel ve zihinsel tehlike olarak algılanan durumla başa çıkabilmek içindir; yolda önünüze aniden çıkıveren bir arabadan kaçmak gibi. Ani tehlike anlarında kortizol miktarı 10 kata kadar artabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatıştırıcılar öğrenme mekanizmasını çökertiyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu stres dürtüsü öğrenme açısından da gereklidir. Beynin öğrenmeden sorumlu bölgesi olan “hipokampus”ta etkili olan bazı kimyasal taşıyıcıların (neurotrasmitter) düzeylerinin de yükselmesini, böylece karşılaşılan olayla ilgili ayrıntıların kolay kolay unutulmamasını sağlar. Bu deneyim, daha sonradan aynı olayla karşılaşıldığında hata yapma riskini azaltmaya yarar. İşte Prof. Zohar yatıştırıcıların bu öğrenme mekanizmasına engel olarak TSSB’ye yol açtığını ileri sürüyor. Reçetelerin bir numaralı yatıştırıcısı Valium’un da içinde bulunduğu Benzodiazepine grubu ilaçların, başlangıçta anksiyeteyi düşürüp uykusuzluğa çözüm olmasına rağmen, uzun vadede iyileşme mekanizmasını çökerterek travmayı psikiyatrik bir sorun haline getirdiğini söylüyor. Yani bedenin travmayla başa çıkma mekanizmasını baskılıyor bu ilaçlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tavuk mu yumurtadan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirinden bağımsız olarak Yale, Manchester, Harvard, New Hampshire ve California Üniversitesi Tıp Fakülteleri’nden araştırmacıların yaptıkları çalışmalar, TSSB hastalarının beyinlerindeki “hipokampus” denen bölümün normalden ufak olduğunu gösteriyor. Bu hastalarda beyinde uzun süreli anıların depolandığı, bilinçli belleğin yer aldığı “hipokampus”taki hasar göz ardı edilemeyecek kadar büyük: Yüzde 25 küçülme! Ancak halihazırda kimse, TSSB hastalarında “hipokampus”un nasıl küçüldüğüne ilişkin bir şey söyleyemiyor. Bu biraz “Tavuk mu yumurtadan çıkıyor yoksa yumurta mı tavuktan” ikilemini andırıyor. Yani “hipokampus”u küçük olan hastalar mı TSSB’ye meyilli oluyor yoksa TSSB mi “hipokampus”u küçültüyor; bu henüz bilinmiyor. Belki de ufak “hipokampus”lu insanlar bilgileri yanlış algılıyor, RAM’e yanlış işliyor ve daha sık kâbus görüyordur! Ama net olarak bilinen bir şey var, o da normal insanlarda travmatik bir olaydan hemen sonra kortizol hormonunun seviyesi artarken, TSSB hastalarında travma sonrasında daha az kortizol salgılanıyor olduğu. Prof. Zohar’ın “Travma sonrası ilk altı saatte -altın saat- kortizol iğnesi vurulması, zaman içinde ortaya çıkabilecek bir stres bozukluğunun yaşanmasına engel olabilir” tezi de işte bu bilgiden yola çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma ABD’de dikkat çekti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu anda TSSB teşhisi koymak için hastanın en az bir aydır hastalığın belirtilerini yaşıyor olması gerekiyor. Ancak bu süre hastalığı etkisiz hale getirmek için çok uzun bir süre” diyen Zohar, Journal Biological Psychiatry’de yayımlanan çalışmanın sonuçlarını Birleşik Devletler Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne sundu ve şimdi insan üzerinde yapılacak klinik çalışmaların başlatılmasını bekliyor. Çalışma iki yıl önce başlatıldı. Birleşik Devletler Gazi Hizmetleri Departmanı, yeni tedavi yöntemleri hazırlarken bu çalışmayı mutlaka göz önünde bulunduracağını beyan etti bile. İnsan deneyleri de yeterince güçlü sonuçlar verirse, eve dönüş yapan askerlere yatıştırıcı verilmesine engel olunacağını da ifade etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zohar’ın fare deneyi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Zohar’ın fareler üzerinde yaptığı travma deneyi özetle şöyle: Bir grup fare önce kedi çişinin bulaştırıldığı kedi kumuyla karşılaştırıldı. Daha sonra farelerin bir kısmına kortizolün farelerdeki karşılığı olan “corticosterone” hormonu enjekte edildi. Diğer bir kısmına da yatıştırıcı verildi. Aradan zaman geçtikten sonra farelere yeniden kedi kumu gösterildi. Corticosterone verilen fareler kumda bir tehlike olmadığını idrak ederek stres reaksiyonu göstermezken, diğer grup anksiyetede kısa süreli düşüşe rağmen 30 günün sonunda TSSB belirtileri gösteriyordu, anksiyetede artış vardı ve labirent oyunu gibi sevdikleri oyunları oynamamaya başlamışlardı. Üstelik “corticosterone”un kandaki seviyesi de diğer grup fareninkine kıyasla oldukça düşüktü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kortizol fobiye karşı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2002 yılında 22 travmatik olay (trafik kazası) yaşamış mağdur üzerinde yapılan bir deney de şöyleydi: Deneklerin bir kısmına olayın hemen ardından yedi gün boyunca “benzodiazepine” (yatıştırıcı) verildi. Bir kısmına da placebo (yalancı hap) verildi. Altı hafta sonunda yatıştırıcı alan deneklerde TSSB semptomları placebo hap alan deneklere kıyasla çok daha fazlaydı. İsviçre’de yapılan bir araştırma da, kortizol hormonunun fobinin etkilerini azaltabileceğini ortaya koydu. Zürih Üniversitesi’nden Profesör Dominique de Quervain’in başkanlığındaki araştırmacılar, sosyal fobisi olan 40 kişiden topluluk önünde bir sunum yapmalarını istediler, ancak sunumdan önce bu kişilere kortizol verdiler. Araştırmacılar, kortizol alan bu kişilerdeki endişe halinin, placebo verilen kişilerinkine göre önemli derecede azaldığını gözlemledi. İkinci deneyde de örümceklerden korkan 20 kişiye örümcek resmi gösteren araştırmacılar, kortizol alan bu kişilerdeki korkunun iki gün sonra bile daha az olduğunu tespit ettiler. Araştırmacılar, daha fazla kortizol üreten kişilerin kritik durumlarda daha az korktuklarını ortaya koymuş oldu böylece. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not:Prof. Joseph Zohar, İsrail Savunma Kuvvetleri TSSB tedavi bölümüne başkanlık ediyor. Ayrıca İsrail Savunma Bakanlığı’na özel danışmanlık yapıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-3175874312424648582?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/3175874312424648582/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=3175874312424648582' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/3175874312424648582'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/3175874312424648582'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2010/01/soka-sokla-tedavi.html' title='Şoka şokla tedavi!'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-4095682400663773436</id><published>2009-10-19T04:37:00.000-07:00</published><updated>2009-10-19T04:39:52.949-07:00</updated><title type='text'>HAP YALAN TEDAVİ GERÇEK!</title><content type='html'>BEYAZ HAPLAR ÜLSERİ, SARILAR DEPRESYONU, YEŞİL OLANLAR ANKSİYETEYİ TEDAVİ EDİYOR. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada son 30 yılda ilaç deneylerinde ‘placebo etkisi’ iki kat arttı. İlaç firmalarının baş belası olan bu etkinin artmasının nedeni bilimcilere göre, ilaç reklamlarının daha geniş bir kitleye yayılmaya başlaması. Hastanın bilimsel gelişmelere ve tıbba güvenmesi ile reklamlar, haberler aracılığıyla sağlıklı olma imajinasyonuyla daha sık karşılaşması, iyileşebileceğine olan inancını körüklüyor. İnanç ise içi boş bir hap yutan Parkinson hastasının ellerinin titremesini durdurabiliyor, astım krizini dindirebiliyor ya da kanser hastalarını çok şiddetli ağrılardan kurtarabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya ilaç devlerinden biri olan Merck, 2002 yılında büyük bir kriz içindeydi. İlaç satışlarında rakiplerinin gerisinde kalmıştı. Daha da kötüsü sahip olduğu beş büyük ilacın patent süresi dolmak üzereydi ve kısa süre sonra başka firmalar da içerikleri değişik adlar altında piyasaya sürebilecekti. Ayrıca şirket son üç yıldır yeni ilaç da geliştirememişti. Merck’in araştırma direktörü Edward Scolnick, derhal bir acil durum planı oluşturdu. Rakipleri gibi o da antidepresan pazarına girecekti. Scolnick Forbes’a verdiği bir demeçte “Geleceğe hakim olmak için merkezi sinir sistemine hakim olmamız gerekiyor” diyordu. Bu planın başarısı ise kod adı MK-869 olan, deney aşamasındaki antidepresanın başarısına bağlıydı. Bu antidepresan, iyi duyguları harekete geçiren beyin kimyasallarının salgılanmasını sağlıyordu. İlaç üzerine yapılan ilk testler başarılıydı, çok az yan etkisi vardı. Ancak kısa bir süre sonra deneklerde anksiyete ve umutsuzluk hisleri yükselmeye başladı. Bu durum bir yana, aynı yan etkiler, placebo hap verilen kontrol grubunda da görülüyordu. &lt;br /&gt;İlaç şirketleri ürettikleri ilacın etkinliğini görebilmek için bir grup deneğe söz konusu ilacı verirken, kontrol grubu adı verilen bir kısım deneğe de ‘placebo’ denen, içinde hiçbir etkin maddenin bulunmadığı boş haplar verirler. Tabii ki deneklere asla bundan söz edilmez, deneklerin hepsi gerçek ilaç aldıklarını sanırlar. Bunun nedeni, hastayı ilacın mı yoksa ‘ilaç aldım, iyileşeceğim’ düşüncesinin mi iyileştirdiğinin anlaşılmasıdır. Placebo alan denek sanki etken madde içeren esas ilacı almışçasına iyileşebileceği gibi, etken ilacın deneyden önce belirtilen yan etkilerini de gösterebilir. Yani içi boş bir hap aldığı halde, mide bulantısı, baş dönmesi, deri döküntüsü gibi rahatsızlıklar yaşayabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada Placebo etkisi gitgide artıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MK-869’a geri dönecek olursak, ilacın iyileştirdiği denek sayısı placebo alan denek sayısını geçemeyince deneyler durdurulur. MK-869 ‘placebo etkisi’ne karşı mağlup olmuştur. MK-869, ‘placebo etkisi’ yüzünden laboratuarın çöp kutusuna atılan tek ilaç da değildi. 2001 yılından 2006’ya kadar ‘placebo etkisi’ yüzünden Faz2 aşamasında çöpe atılan deneysel ilaç sayısı yüzde 20, Faz3 aşamasında hayal kırıklığı yaratan ilaçların sayısı ise yüzde 11 artmıştı. Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) onay verdiği ilaç sayısı da 1980’den bu yana gitgide azalıyor. Örneğin geçen Kasım ayında Michael J. Fox tarafından geliştirilen bir Parkinson ilacı, Osiris Therapeutics tarafından Kron hastalığına  karşı geliştirilen bir ilaç ve Eli Lilly firmasının çalıştığı bir şizofreni ilacı, placebo grubunda beklenenin iki katı kadar iyileşme görüldüğü için deney aşamasında çöpü boyladı. Placebo sınırını geçemeyen ilaç firmalarının içine girdiği ekonomik darboğaz da gitgide genişliyor. … Plasebo sınırını geçemeyen yalnızca yeni ilaçlar da değil üstelik. On yıllardır piyasada bulunan Prozac gibi ilaçlar da yeni yapılan deneylerde placebo eşiğinde sendeliyor. Bazı eski ilaçların üzerine yeniden deneyler yapılacak olsa FDA onayından geçemeyeceği söyleniyor. 80’lerden bu yana ‘placebo etkisi’ iki katına çıkmış durumda. Peki bunun nedeni eski ilaçların zayıflamaya başlaması mı? Elbette değil, konuyla ilgili görüş almak üzere ulaştığımız İtalya Torino Üniversitesi’nden Prof. Fabrizio Benedetti’ye ve birçok bilim adamına göre sebep ilaç reklamlarının artışı! Bilimsel araştırmalara ve tıbba olan güven, iyi ve sağlıklı olabilme inancı yaratan reklamlar… Kuantum fiziğinin bilimi içine soktuğu geniş ormanın ardından ‘placebo etkisi’ de varlığından veya yokluğundan asla tam olarak emin olamayacağımız bodrumdaki fil haline gelmiş durumda. İçimizde, sadece inanarak harekete geçebilen ‘kendi kendini iyileştirme’ gücü bulunuyor ama bu gücün her zaman ve herkeste olup olmadığı, hangi mekanizmayla işler hale geldiği net olarak bilinmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 antidepresandan 7’si çöpe&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Placebo’nun tıbba girişinin tarihçesi de oldukça ilginç. 2. Dünya Savaşı’nda, Alman işgaline karşı savaşan müttefik askerlerini tedavi eden Amerikalı anestezi uzmanı Dr. Henry Beecher’ın başı bir gün fena sıkışır. Önünde ciddi bir şekilde yaralanmış bir asker vardır ve morfin stokları tükenmiştir. Hasta uyuşturulmadan ameliyata alınırsa ölümcül bir ağrı şoku yaşayabilir ve hayatını kaybedebilir. O çaresizlik ortamında, bir hemşire hastaya elinde çok güçlü bir ağrı kesici olduğunu söyleyerek bir ampul tuzlu su enjekte eder. Ve hasta en ufak bir ağrı ya da acı yaşamadan ameliyat gerçekleştirilir. Bu olay Beecher’ın tıbba bakış açısını değiştirir. Savaş bitiminde Harvard Üniversitesi’ne döner dönmez bu konu üzerine çalışmaya başlar. Bugün araştırmacılar depresyon, ağrı, ülser ve kalp rahatsızlıkları gibi pek çok durumda ‘placebo’nun yüzde 50-60 oranında işe yaradığını biliyorlar. Dr. Beecher’ın  1955’de Amerikan Tıp Birliği Dergisi’nde konu hakkında yayınlanan makalesinin ardından ilaç deneylerinin niteliği de değişti. Deneylere bir de placebo denek grupları eklendi. &lt;br /&gt;Placebo etkisinin ilaç firmalarının baş belası olduğu bir gerçek, ama özellikle de psikiyatrik ilaç üreticileri için! Her 10 deneysel antidepresandan 7’si placebo etkisi karşısında yenik düşüyor. Üstelik deneyler ülkelere hatta bölgelere ve kültürlere göre de farklılık gösteriyor. Mesela 90’larda klasik anksiyete ilacı diazepam (valium olarak da biliniyor) Fransa ve Belçika’da placeboyu alt ederken, ABD’de yenilmişti. Prozac ise ABD’de iyi performans verirken Batı Avrupa ve güney Afrika’da o kadar da iyi neticeler vermemişti. Antropolojist Daniel Moerman Almanların ülsere yüksek plasebo etki gösterirken hipertansiyona karşı placebo etki göstermediği ortaya çıkardı örneğin. Çünkü Almanya’da tansiyon hastalığı çok sık rastlanan bir hastalıktı ve deneklerde iyileşme umudu yoktu. Bu arada ilaç kapsüllerinin rengi hatta şekli bile placebo etkiyi yönlendirebiliyor. Mesela mavi haplar genel olarak antidepresanlarda rahatlatıcı etkiyi güçlendirirken, İtalyanlarda işe yaramıyor. Çünkü İtalyan ulusal futbol takımının rengi mavi ve mavi onlara daha çok heyecanı hatırlatıyor. &lt;br /&gt;Placebo etkisiyle ilgili verilebilecek yüzlerce örnek var. Birkaç tanesini haberimize sığdırmaya çalışacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aniden iyileşen umutsuz kanser hastası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yıl 1957. Mr. Wright adında, lenf bezi kanseri olan bir hasta vardır ve durumu çok kötüdür. O kadar kötüdür ki radyoterapi veya kemoterapi bile yapılamaz hastaya. Birgün doktoru Mr. Wright’a ‘krebiozen’ adlı yeni ve çok etkin bir kanser ilacının çıktığı söyler. Hastaya bir doz bu ilaçtan yapılır. İki gün sonra Mr. Wright yataktan kalkmıştır ve hemşirelerle neşe içinde sohbet etmektedir. Üstelik tümörler de erimeye başlamıştır. 10 gün sonra hasta taburcu edilir. İki ay sonra bir gazete, krebiozenin hastaların büyük çoğunluğunda etkili olmadığını yazar. Bunu duyan hasta, tümörleri büyümüş ve berbat bir durumda hastaneye geri döner. Doktor yeniden denemeye kararlıdır, yazılanların doğru olmadığını, tekrar hastalanmasının da ilacın tarihinin geçmiş olmasından kaynaklanabileceğini söyler. Yeni ilaçların iki gün sonra gemiyle geleceği bilgisini de ekler. Hasta iki gün boyunca heyecanla bekler ve sonunda bu ikinci doz ilkinden bile daha süratli etki yapar. Üstelik doktor bu kez krebiozen bile değil, saf su enjekte etmiştir. İki ay sonra Amerikan Tıp Birliği krebiozenin tamamen etkisiz bir ilaç olduğunun anlaşıldığını bildirir. Mr. Wright ise bu haberi okuduktan birkaç gün sonra ölür. &lt;br /&gt;-1950 yılında ise yine ABD’de bir doktor angina pektoris hastalarını sadece kesip dikerek tedavi edebiliyordu. &lt;br /&gt;-California Kaiser Hastanesi’nden placebo uzmanı Dr. David Sobel’in anlattığı ilginç bir örnek ise şöyle: Bir astım hastasına doktor, ilaç firmasından gelen güçlü ve yeni bir ilaç örneğini verir ve adam bunun üzerine birkaç dakika içinde rahat nefes almaya başlar. Doktorun sonradan öğrendiği şey ise, firmanın deney amacıyla doktora söylemeden placebo ilaç göndermiş olduğudur. &lt;br /&gt;-19. yüzyılda on binlerce kişinin ölümüne neden olan verem hastalığının bir bakteri tarafından ortaya çıktığı anlaşılınca, hastalıktan kaynaklanan ölümler birdenbire yüzde 600’den yüzde 200’lere düşmüştü. Çünkü artık verem bir sır değildi, ilacı ise 50 yıl sonra çıkacaktı. Yine 19. yüzyılda Avrupalı doktorların domatesin zehirli olduğunu iddia etmesi üzerine yüzlerce kişi zehirlendiklerini iddia ederek hastanelere akın etmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Michigan Üniversitesi’nden nöroloji doktoru Jon Kar Zubieta da pek çok deneyde ‘çok güçlü bir ağrıkesici’ olduğunu söyleyerek sadece saf su vererek hastaların ağrılarını geçirmeyi başardı. Dr. Zubieta, bir EEG aygıtı yardımıyla deneklere su verdikten hemen sonra vücudun kendi kendine doğal ağrıkesici ve endorfin salgılamaya başladığını da gösterdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuzlu suyla titremesi kesilen Parkinsonlular&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İtalya, Torino Üniversitesi’nden placebo uzmanı profesör Fabrizio Benedetti günümüzde placebo üzerine çalışan en bilindik isimlerden. Görüş almak üzere kendisini aradık ve bize yaptığı deneylerden bazı örnekler verdi. Sadece tuzlu su vererek Parkinson hastalarında ellerin titremesini durdurabilmiş örneğin. Deneyde ‘alt-talamik çekirdek’teki nöronların, tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği ortaya çıktı. &lt;br /&gt;Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçlarla ilgili “Beklenti ve umut tedavi edici sonuçlar yaratıyor. Ancak hala placebo etkisinin nerede, nasıl ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyoruz. İlaç firmaları ise bir insanın nasıl kendi kendini boş bir ilaçla tedavi edebildiği üzerine yoğunlaşmak yerine kendi ilaçlarının placebo karşısında ne kadar etkili olduğuyla ilgileniyor” diyor. Ağrı kesici placebo etkisinin ise yalnızca ağırıyı kesmediğini, aynı anda kan dolaşımını ve kalp ritmini düzene soktuğunu belirten Benedetti, “Placebolar ile duygu durumu yükseltilebiliyor, depresyon tedavi edilebiliyor, bilişsel faaliyetler düzenlenebiliyor, sindirim bozuklukları hafifletilip uykusuzluk sorunları giderilebiliyor, kemoterapi gören kanser hastalarında kemoterapinin yan etkileri hafifletilebiliyor . Hatta insülin ve kortizol gibi hormonların doğal olarak salgılanması da sağlanabiliyor” diye konuşuyor. Benedetti Alzheimer hastaları üzerinde de çalışıyor. Bu hastaların hatırlama ve gelecek hakkında düşünme konusunda sıkıntı çektikleri için placebo ilaçlara tepki veremediklerini belirtiyor. Hatta gerçek ağrı kesiciler bile Alzheimer hastalarında ancak iki katı dozajda etkili oluyor. Prof. Benedetti depresyon ve anksiyete hastalarında placebo etkisinin daha güçlü olduğunu ifade ediyor. &lt;br /&gt;- Huston’daki Veteran Affairs Tıp Merkezi’nin doktorlarından ortopedi cerrahı Bruce Moseley, bir deney sırasında 90 hastaya sahte diz eklemi ameliyatı yaptı. Mucizevi bir şekilde hastaların çoğu bir daha dizlerinden hiç şikayet etmedi, iyileşmişlerdi. Moseley bu araştırmanın sonuçlarını New England Journal of Medicine’da yayınladı.&lt;br /&gt;-Placebo sosyolojik bir etkiye de sahip. Kalp krizine iyi geldiği sürekli vurgulanan aspirin ABD’de kalp krizlerini düşürürken, 5139 İngiliz doktorunun yaptığı altı yıllık araştırma sonucunda, bunun doğru olmadığının anlaşılması ile İngiltere’de aynı etkinin gerçekleşmemesini buna örnek gösterebiliriz. &lt;br /&gt;- Geçen yıl Harvard Üniversitesi’nden Prof. Ted Kaptchuk da tüm dünyada tedavisi için yıllık 40 milyar dolar harcanan irritabl barsak sendromu üzerine bir placebo çalışması yaptı. Denekler üç gruba ayrıldı. Bir gruba gerçek ilaç, ikincisine placebo, üçüncüsüne de placebo ve umut verildi. Doktorlar üçüncü gruptaki hastalara durumlarının çok da kötü olmadığını ve kolaylıkla iyileşeceklerini telkin etti. Sonuç, tahmin edebileceğiniz gibi üçüncü gruptaki hastalar daha hızlı iyileşti. &lt;br /&gt;-Hamile kadınlarda kusmayı tetikleyen haplarla tam tersine mide bulantısını geçiren, yalnızca deride bir kesi yapılarak gerçekleştirilen ve yüzde 56 başarı sağlanan koroner bypass ameliyatları da placebo etkisi örnekleri arasında. Kolombiya Üniversitesi’nden Prof. Tor Wager placebo etkisini beynin hacklenmesi olarak tanımlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıp dünyası placeboya karşı birleşti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000 yılında placebo etkisine karşı koyamayan ilaç devleri, deneylerde kullanmak üzere yeni bir yöntem arayışına girdi. ABD Sağlık Bakanlığı 2000 yılında Washington’da üç günlük bir kongre düzenledi ve 500’den fazla ilaç üreticisi, doktor, akademisyen ve deney uzmanı katıldı. Bu kongre ilaç şirketleriyle akademisyenleri bir araya getirdi ve genellikle gizli tutulan deney sonuçlarının daha çok paylaşılabilmesinin yolunu açtı. Örneğin Prof. Benedetti artık Pfizer’e ilaç deneylerinde danışmanlık yapıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Placebo etkisinin yüzde oranları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak kalp hastalıklarında placebo etkisi yüzde 30-40 arasında seyrederken, bu etki zona ve ülser tedavisinde yüzde 66, şizofrenide yüzde 35-40, psikiyatride bipolar bozukluklarda yüzde 30, anksiyetede yüzde 65, panik bozukluklarda yüzde 22, kanser ağrıları dahil tüm ağrılarda ise yüzde 20-40. Dr. Henry Beecher, insan popülasyonunun üçte birinin placeboya yanıt verdiğini söylüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Renk ve şekillerin gücü &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı, antidepresanların etkinliğini en çok arttıran renk. Hap çok küçük dozlarda bile olsa… Kırmızı, anlık, uyarıcı darbe etkisine sahip. &lt;br /&gt;Yeşil, anksiyeteyi düşürüyor. &lt;br /&gt;Beyaz, anti asit özelliği taşıyor ve ülser yatıştırıcı olarak iş görüyor. Gerçek haplarda bu etkileri arttırdığı gibi placebo haplarda da yüksek oranda işe yarıyor. &lt;br /&gt;Sayısal çokluk da iyileşmeyi hızlandırıyor. Örneğin günde dört kere küçük dozajlarda alınan haplar iki kere alınanlardan daha etkin. &lt;br /&gt;Damgalı haplar ise hastaya güven veriyor. Bilinen markaların damgası iyileşme sürecini hızlandırıyor. &lt;br /&gt;Akıllı isimler ilacın gücünü arttırıyor. Placebo uzmanları örneğin Viagra’nın gücünün büyük oranda durmadan akan Niagara Şelalesini hatırlatmasına bağlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Placebo etkisi sadece kafada değildir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Doç Dr. Hale Bolak Boratav: “Placebo, ağızdan veya damardan alınan ilaç ya da ameliyat olabilir. Örneğin bir çok hasta sadece ameliyat için açılıp kapandıktan sonra, yani tedavi amaçlı bir müdahale yapılmadığı halde bile kendini daha iyi hissetmektedir. Kalp hastaları veya artrit hastaları ile yapılan placebo ameliyatlarının sonrasında bu hastaların işlevselliklerinin (yürümek, tırmanmak gibi) gerçek bir ameliyat geçirmiş hastalardan farklı olmadığı görülmüştür. Aynı şekilde, disk veya fıtık problemi olduğundan şüphelenilen, ama aslında böyle bir sorun bulunmayan hastalarda da ameliyat sonrasında bir rahatlama etkisi görülür. Ağrı kesici diye verilen Placeboların  hastaların yüzde 35’inde morfin kadar etkin olduğu biliniyor. İlacın şekli, rengi, reçeteyi yazan doktorun prestiji gibi etkiler iyileşme sürecine yön veriyor. Yakın zamanlarda ileri teknoloji kullanılarak yapılan araştırmaların birinde (örn. Wager ve ark., 2004, Science dergisi) placebo aldıktan sonra ağrılarının azaldığını söyleyen hastaların beyinleri fMRI ile görüntülendiğinde, beynin ağrıya hassas bölgelerinde de aktivitenin azaldığı saptanmaktadır. Placeboların etkisinin sadece insanın ‘kafasında’ olmadığının, gerçekte de bir iyileştirme etkisi olduğunun altını çizmek lazım. Aşırı ilaç kullanımının yol açtığı yan etkileri, hasar ve ölüm ihtimallerini göz önünde bulundurursak, placeboların gelecekte tıbbi tedavide önemseneceklerini öngörüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-4095682400663773436?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/4095682400663773436/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=4095682400663773436' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4095682400663773436'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4095682400663773436'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/10/hap-yalan-tedavi-gercek.html' title='HAP YALAN TEDAVİ GERÇEK!'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-7735071356165588740</id><published>2009-09-06T10:04:00.000-07:00</published><updated>2009-09-06T10:10:41.747-07:00</updated><title type='text'>Hayatın sırrı DNA’da saklı değilmiş!</title><content type='html'>İnsan vücudunda hastalıkların emrini veren 3600 şalter keşfedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenme DNA’na, bir şalter yeter&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya ve Danimarka’dan bir grup araştırmacı, insan bedeninde, bilim dünyasının şimdiye dek bilmediği 3600 ‘hastalık şalteri’ tanımladı. Protein aktivitelerini kontrol eden ve en az genler kadar önemli olan bu şalterler, yaşlanma, kanser, alzheimer ve parkinson gibi hastalıkların başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Araştırma ekibinin başkanı Prof. Matthias Mann Yeni Aktüel’in sorularını yanıtladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan genomunda saptanan toplam gen sayısının 25-30 bin civarında olduğu ortaya çıkınca pek çok kişi şaşırıp dudak bükmüştü: “Hepsi bu kadar mı?” Bu soruya bir hikaye ile cevap verelim. Çin imparatoru kendisine satranç oynamayı öğreten Brahman rahibe “Dile benden ne dilersen” der. Rahip “Satranç tahtasının 64 karesi var. Birinci kareye bir pirinç tanesi koyun. Yanındaki kareye birincinin iki katını, üçüncü kareye ikincinin iki katını. Her bir kareye bir öncekinin iki katı kadar pirinç koyun ve o pirinçleri bana verin” der. İmparator bu basit isteğe kızar ve vezirine “Şu sefile ne istiyorsa verin” deyiverir. Sarayın tüm saymanları bir araya gelirler ama bir türlü rahibin istediği pirinç sayısını hesaplayamazlar. Sonunda görürler ki Çin’deki bütün ambarları hatta gelecek yılın ürününü de toplasalar rahibin isteğini karşılayamıyor. Çünkü matematiksel olarak 2 üzeri 63 olarak ifade edilen hesaba göre rahip 184 milyar tondan fazla pirinç istemiştir. Yuvarlak hesap yapabilmek için 100 pirincin 1 gram geldiğini varsayalım. Dolayısıyla 1 kilogram pirinç için 100 bin pirinç gerekir. Bu, bir ton pirinç için 100 milyon pirinç demektir. Satranç tahtasındaki pirinç sayısı ise 18 446 744 073 709 551 615. Bu rakamı 100 milyona bölünce ortaya çıkan 184 milyar küsur ton pirinç olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epigenetik, olasılıklar ve zaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıssadan hisse, püf nokta insan ansiklopedisini meydana getiren harflerin toplam sayısı yani gen sayısı değil, okumaya ansiklopedinin hangi sayfasından ve hangi yöne doğru, hangi kurallarla ve ne zaman başlandığıdır. Yani olasılıklar ve zaman! Zaten bilim dünyası da artık genlerden ziyade bu olasılıklar üzerinde çalışıyor. Aşağı yukarı 10 yıllık bir geçmişi olan bu çalışma alanının adı epigenetik yani ‘üst-gen bilim’. Epigenetik, bilim insanlarının belli başlı genetik faktörlerle pek çok yaygın hastalık arasında bağ kurmakta zorlanmasından dolayı son yıllarda yükselişte. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden ve DNA mutasyonlarından kaynaklanmayan gen ifadesi (genlerin protein yapısına dönüşmesi süreci) değişikliklerini inceleyen bir bilim dalı. Basitleştirecek olursak, genleri bir heykel kalıbına, vücudumuzun en önemli yapıtaşlarından olan proteinleri de heykellere benzetebiliriz. Kalıp aynı olmasına rağmen ortaya çıkan heykeller birbirinden farklıdır. İşte epigenetik bu farklılıkları ve nedenlerini inceliyor. Yanıtlamaya çalıştıkları arasında, ‘tamamen aynı genetik yapıya sahip tek yumurta ikizlerinin nasıl olur da hastalıklara genetik yatkınlıkları farklı olur?’, ‘strese maruz kalan bitkiler, genetik yapıları değişmemesine rağmen gen ifadelerini değiştirerek değişen ortama nasıl adaptasyon sağlarlar?’ ve ‘çevremiz, yaşam tarzımız gen ifademizi değiştirebilir mi?’ gibi sorular vardır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam kitabının modifiye ayraçları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlarsak, pirinç hikayesi gibi eldeki mevcut az sayıdaki genden, yaşamsal faaliyetlerimizi sürdüren sayısız proteinin üretilebilmesi de ancak çarpanlarla (hikayedeki iki katı çarpanı gibi) mümkün. Bu çarpanlara moleküler biyoloji ve genetikte modifikasyon deniyor. Bir otomobilin modifiye edilmesiyle hemen hemen aynı şey. Bu modifikasyonlardan bir tanesi de lizin asetilasyonu. Yani bir proteini oluşturan 20 tür aminoasitten biri olan lizine, asetil grubu kimyasallarından birinin eklemlenmesi. Bu eklemlenmeyi ansiklopedi sayfalarının arasına ‘bu sayfadan başla’ işareti anlamına gelen bir kitap ayracı sıkıştırmak olarak ifade edebiliriz. Ya da bir Agatha Christie romanı okuduğunuzu düşünün; eğer katilin kim olduğu ilk sayfalarda ortaya çıkar, gizemli cinayet ise son sayfada anlatılırsa o kitabı okumanın hiçbir anlamı kalmaz değil mi? Romandaki kelimelerin toplamını bir DNA’ya benzetirsek, asetilasyonu da her bir kelimenin hangi sırayla okunacağının kurgusunu yapan roman yazarına benzetebiliriz. Kelimelerin sırasını değiştirerek kaç yüz ya da bin tane farklı kitap yazabiliriz siz düşünün! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalıkları durduracak şalterler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas haberimize gelelim şimdi. Danimarka Kopenhag Üniversitesi Novo Nordisk Protein Araştırmaları Merkezi ve Almanya Max Planck Biyokimya Enstitüsü’den bir grup araştırmacı, insan bedenindeki hücrelerde bulunan 1750 tür proteinde, bilim dünyasının şimdiye dek ancak birkaç yüz tanesini bildiği 3600 ‘lizin asetilasyonu’ tanımladı ki kendileri bunları ‘moleküler şalter’ olarak isimlendiriyor. Protein aktivitelerini kontrol eden bu şalterler, yaşlanma, hastalık başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Zamanında ve düzgün çalışmadıklarında hastalıklara yol açıyor. Başkanlığını Prof. Matthias Mann’in yaptığı araştırma ekibinin bulduğu bu şalterler sayesinde artık, ilerleyen yıllarda kanser, alzheimer ve parkinson gibi hastalıklar daha başlangıç aşamasındayken durdurulabilecek. Ayrıca bu şalterlerin hareketleri takip edilerek hastaya doğru ilacın verilmesi sağlanarak, verilen ilacın hastalığı tedavi edip etmediği de (yani hastalığa sebep olan bozulmuş protein aktivitesinin düzeltilip düzeltilmediği de) kolaylıkla gözlemlenebilecek ve insan bedeni ilaç çöplüğüne dönmekten kurtulacak. Temmuz ayında tanıtılan ve bilim dünyasında büyük yankı uyandıran bu çalışma için ‘tedavi kavramına yeni bir bakış açısı getirdi’ deniyor. Araştırmacıların ‘mass spectrometry’ denen çok ileri ve hassas bir teknoloji kullanarak ortaya çıkardığı ve haritaladığı moleküler şalterler, kabaca genetik kodun okunabilmesinde ve bu koddan alınan bilgilerin oluşturduğu proteinleri modifiye ederek kullanışlı hale getirilmelerinde bir tür aç-kapa düğmesi ya da ‘şu bölümü oku’ işareti veren kitap ayracı görevi görüyor. ‘İnsan genomu projesi’nde de kullanılan ‘mass spectrometry’ teknolojisi, moleküllerin ağırlığını tespit etme temeline dayanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin lise biyoloji derslerinden hatırlayacağı gibi, hücre işlerinin büyük bölümünü proteinler yürütüyor. Vücut dokularını ve organlarımızı oluşturan proteinler, insan vücudunda büyüme, gelişme, açılan yaraların tamir edilmesi, sindirim, sıvı-tuz dengesinin sağlanması, zeka gelişmesi, adalelerin kasılarak hareketin sağlanması gibi temel hayati unsurlarda başrol oynuyor. Kan serumundaki katı maddelerin en önemli kısmı da yine proteinden oluşuyor. Proteinler bir araya gelerek vücuttaki faaliyetleri hızlandıran enzimleri, hastalıklarla savaşan antikorları, organların çalışmasını düzenleyen hormonları da oluşturuyor. İşte bu nedenle Prof. Matthias Mann, protein aktivitelerinin sıkı kontrol altında tutulmasının çok önemli olduğunu belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“… kanserin tedavisini bulmak demek!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorularımızı e-mail aracılığıyla yanıtlayan Prof. Mann, “Proteinler, hücre büyümesi, bölünmesi ve ölümü gibi tüm önemli faaliyetleri gerçekleştiren birimlerdir. Moleküler şalterlerle aktivitelerini kontrol edebiliriz. Örneğin Cdc28 fonksiyonunu (insanda patojen olan maya mantarında bulunan önemli bir büyüme proteini) ilgili şalteri kaldırarak engellemeyi başardık” diyor. Söz konusu şalterlerin çok çeşitli yollarla iş gördüklerini belirten Prof. Mann şöyle devam ediyor: “Mesela, proteinlerin enzim aktivitelerini düşürüp arttırabilirler, hücredeki lokasyonlarını değiştirebilirler ya da diğer proteinlerle olan ilişkilerine etki edebilirler. Protein faaliyetlerini arttırıp azaltabilme yetkisine sahip oldukları için proteini aktif hale getirebilirler ya da durdurabilirler. DNA lifi, histon denen  bir protein makarasına sarılıdır. İşte asetilasyon bu makaranın açılıp kapanmasından da sorumlu. Eğer doğru zamanda, doğru yerden, gerekli esneklikte açamazsa genetik kod okunamaz ve protein yapmak için doğru bir kalıp çıkartılamaz. Bu da kronik hastalıkların başlangıcı demek. İşte tüm bunlar şalterleri (lizin asetilasyonu) tanımlamanın neden çok önemli olduğunu gösteriyor. Bu çalışma yeni tedavi yollarının geliştirilmesinde yardımcı olacak. Örneğin hücre bölünmesini normalin üstünde arttırarak tümör oluşumuna sebep olan ‘şalter’ indirildiğinde, hücreleri bölüp çoğaltan proteinler de çalışmalarını durduracaktır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekip olarak bir sonraki hedeflerinin belli başlı ilaçların hücrelerde nasıl etkili olduğunu ortaya çıkaracak ilaç deneylerine geçmek olduğunu söyleyen Prof. Mann, “Protein aktivitelerinin kusurlu bir şekilde düzenlenmesi yaşlılık ve hastalıkların gelişmesinde en önemli etken. Şalterler aracılığıyla kusurlu protein aktivitelerini düzenleyebiliriz. Hasarlanmış protein düzenleyicilerini kontrol etmek demek kanserin tedavisini bulmak demektir. Biz şimdilik bir buçuk yıl süren çalışmamızda şalterlerin yerlerini belirledik. Bundan sonra bu şalterlerin görevlerini belirlemeye yönelik yapılacak çalışmalar çok önemli” diye sözlerini tamamlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk bilimciden epigenetik çalışma &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haliç Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümü öğretim üyesi Dr. Meriç Adil Altınöz de ülkemizde yaygın bir hastalık olan talaseminin (Akdeniz anemisi) aspirinle tedavisi üzerine çalışıyor. Kimyasal formülü asetil salisilik asit olan Aspirin bir asetilasyon türü. Aspirin’in 1970’li yıllarda hemoglobin (kanda dokulara oksijen taşıyan protein) ‘lizin’lerine bağlanarak asetil grupları aktardığı gösterilmiş, daha sonra orak hücreli anemi denen hastalıkta ağrılı krizleri ve oksijen düşmelerini azalttığı görülmüştü. İşte Dr. Altınöz bu iki bilgiyi bir araya getirerek talasemi hastalarının ömrünü uzatmak için aspirin kullanılıp kullanılamayacağı üzerine deneysel bir çalışma yapıyor. Amaç, Aspirin ile anne karnındaki bebeklerde bulunan ama doğumdan sonra kapanan Hemoglobin-F’i kodlayan genin kapısını histonlarda lizin asetilasyonunu değiştirerek yeniden açabilmek ve bu geni aktif hale getirmek. Dr. Altınöz, “Bu gen yeniden aktif hale getirilirse talasemi hastalarının kan nakli bağımlılığının azalacağını düşünüyorum. Ama bu deneysel bir çalışmadır, tez aşamasındadır. hastalar tedavi konusunda kendi doktorlarına danışmalıdır” diyor. Dr. Altınöz’ün, bu tezini anlatan makalesi, 2007 yılında uluslar arası bir tıp dergisinde yayınlandı. Çalışma, Bayer Uluslararası Grup tarafından ön destek kararı ile IRS projesi olarak sunuldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Altınöz kimdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1975 doğumlu Dr. Meriç Adil Altınöz, Kanada Montreal’de nöro-immünoloji üzerine post-doktora yaparak MS ve beyin tümörlerinin genetik davranışı üzerine çalıştı. Harvard Üniversitesi’nde sırasıyla DFCI/Kanser Merkezi ve Brigham and Women’s Hastanesi Moleküler Nöroloji Departmanı’nda programlı hücre ölümü üzerine çalıştı. 2005’te PubMed NLM catalog (National Library of Medicine/Ulusal Tıp Kütüphanesi) ve Amerikan Kongre Kütüphanesi’nde kataloglanan uluslararası bir tıp kitabında bölüm yazarlığı yapan en genç Türk hekimi oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-7735071356165588740?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/7735071356165588740/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=7735071356165588740' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7735071356165588740'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7735071356165588740'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/09/hayatn-srr-dnada-sakl-degilmis.html' title='Hayatın sırrı DNA’da saklı değilmiş!'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-162263358046243462</id><published>2009-09-04T15:22:00.000-07:00</published><updated>2009-09-04T15:24:37.803-07:00</updated><title type='text'>İKİ TÜRK BİLİMCİ LABORATUVARDA ALTIN ÜRETTİ!</title><content type='html'>İnsanlığın binlerce yıllık rüyası gerçek oldu. Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuvar ortamında ‘yapay evrim’le altın parçacığı üretmeyi başardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak olan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu ‘felsefe taşı’ saklanmaktadır. Bu taş sahibine ölümsüzlük ve üstün güçler veren bir taştır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da ‘felsefe taşı’nın peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Antik Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de, Antik Yunan’da, Roma İmparatorluğu’nda, İslam coğrafyasında ve ortaçağdan itibaren 19. yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaac Newton, Robert Boyle, Demokritus, Razi, İbn Haldun, Cabir İbn Hayyan,      Nicolas Flamel, Platon, Pitagoras, Tales, Zosimus ve Paracelsus ‘felsefe taşı’nı bulmaya çalışan bilindik simyacılardan yalnızca birkaçı. ‘Felsefe taşı’, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en saf hali, özüdür. &lt;br /&gt;Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda ‘felsefe taşı’ da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. ‘Felsefe taşı’ en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VITRIOL Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle “Visita Interiora Terræ Rectificando Invenies Occultum Lapidem”dir ve “Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı, Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur; yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında Altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapay evrimle gerçek altın &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. ‘Felsefe taşı’ bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuar ortamında altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil, yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar. &lt;br /&gt;Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEMSEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendisliği için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretimini değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü ettiğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik, gerçek, doğadaki gibi malzemeler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sır, moleküllerin ‘tanışma’sıymış &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak içinde “peki neymiş bu felsefe taşı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan ‘felsefe taşı’ bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon; atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in değil. Memed’in yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet’in değil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le değil. “Ne alakası var?” dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip “Bu kız bu oğlanın elini tutmak ister de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikayeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Sarıkaya, 1984’de ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun iç yapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak; çeliği. O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimetik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90’ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90’ların başında nanoteknoloji ve nano-biyoteknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlı ve cansız dünya birleşti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bu güne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada ‘moleküler biyomimetiğin’ kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında İstanbul’a 2001’de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz. &lt;br /&gt;İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyomimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayınlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi anlatalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın seven peptitler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle bir bardak suyun içine küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu ‘virüs kütüphanesi’ dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denilen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıklı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hale geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna tanıma deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki peptit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Can nedir? Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu candır işte. Peptitler de canlı.” Peki bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak bir kız bu oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Eğer vücudumuzda moleküller birbirini aynen bu şekilde tanımasa bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizlerdeki altın tuğlalar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu alınıyor ve akşamdan içine az evvel söz ettiğimiz ‘altın sever’ peptitler bırakılıyor. Sabah bir kalkıyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var. Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. Sabaha kadar iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir varlık çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir varlık. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Bunların hepsini altın seven peptitler altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Sen hayat nasıl başladı diye soruyorsun!” &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Külçe altın da yapılabilir&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Altın tıpta, sensörlerde, nanoteknolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler altının külçe külçe olarak da üretilebileceğini ancak nanoteknolojik parçalarda az miktar altın kullanıldığı için şimdilik külçe üretmeye ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık kurduk. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.” &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;5-10 yıl sonra üzerinde ‘dişler için’, ‘kırık kemikler için’, ‘altın için’, ‘gümüş için’ yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekala. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğduğu nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kutu: Washington Üniversitesi Malzeme Bilimleri ve Kimya Mühendisliği bölümlerinde öğretim üyesi olan Prof. Mehmet Sarıkaya, Japonya’da Nagoya Üniversitesi Ecotopia Science Enstitüsü’nde de ders veriyor. 2005 yılında Washington Üniversitesi bünyesindeki GEMSEC’i (Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi) kuran Sarıkaya, araştırma merkezinde, ABD Savunma Bakanlığı, ABD Bilim Vakfı ve ABD Tıp Enstitüsü gibi kurumların sağladığı 15 milyon dolarlık fonlarla desteklenen projelerini yönetiyor. ABD Duke Üniversitesiyle de proteinlerle bilgisayar yapma çalışması için 1 milyon dolarlık ortak bir projeye başlanmış. Prof. Candan Tamerler de İTÜ haricinde yılın yarısında Washington Üniversitesi’nde uzun süreli misafir öğretim üyesi olarak genetik bölümünde ders veriyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-162263358046243462?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/162263358046243462/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=162263358046243462' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/162263358046243462'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/162263358046243462'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/09/iki-turk-bilimci-laboratuvarda-altin.html' title='İKİ TÜRK BİLİMCİ LABORATUVARDA ALTIN ÜRETTİ!'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-3814042326131713158</id><published>2009-07-27T10:44:00.000-07:00</published><updated>2009-07-27T10:47:49.064-07:00</updated><title type='text'>Bir zamanlar ‘Zakkumcu Ziya’ vardı ya…</title><content type='html'>Türkiye destek çıkmadı, ABD kaptı! Bir zamanlar zakkumdan elde ettiği ekstre ile kansere çare bulduğunu söyleyen, ‘Zakkumcu Ziya’ diye şarlatanlıkla bile suçlanan Operatör Dr. Ziya Özel’in fırtınalı hayat hikayesi… Demirel, Özal, Yıldırım Aktuna, Saddam Hüseyin ve TÜBİTAK’ın bilinçli ya da bilinçsiz teğet geçtiği bir hayat, bir mucitin yaşam öyküsü! Zakkumun 43 yıllık macerası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar ‘Zakkumcu Ziya’ vardı ya…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZİYA ÖZEL’İN ZAKKUM EKSTRESİNİ TEXAS ÜNİVERSİTESİ M.D ANDERSON KANSER MERKEZİ, CLEVELAND KANSER KLİNİĞİ, LOS ANGELES IRVİNE ÜNİVERSİTESİ, DREW ÜNİVERSİTESİ VE MEMORİAL SLOAN-KETTERİNG KANSER MERKEZİ ARAŞTIRDI. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zakkum (nerium oleander, kısa adı NO) deyince herkesin aklına bir zamanlar basında ‘Zakkumcu Ziya’ diye yer alan Operatör Dr. Ziya Özel geliyor herhalde. Ürettiği zakkum ekstresiyle kanserli hastaları iyileştirdiğini iddia ediyordu hani. 1988 yılında TRT’de haberlerde, ürettiği zakkum ekstresinin kansere çare olduğunu müjdelediğinde bütün Türkiye sallanmıştı. Birçok kanser hastası Dr. Ziya Özel’in kapısını aşındırırken, bir kısım insan da onu şarlatanlıkla suçladı. Hikaye uzun; sonuç ise Dr. Ziya Özel 90’larda ABD’ye çağırıldı ve o zamandan beri de Kaliforniya’da yaşıyor. Pek çok üniversite ve kanser araştırma kliniğinde Özel’in zakkum ekstresi araştırılıyor. Bir ilaç firmasının Özel’in adına kurduğu ayrı bir zakkum araştırma birimi de bulunuyor. Zakkum ekstresi bugün Honduras’ta ve İrlanda’da yasal olarak eczanelerde satılıyor, etkili bir bağışıklık sistemi güçlendiricisi olarak! Faz2 çalışmaları tamamlandığında ilaç olarak tüm dünyanın hizmetine de sunulacak. Üstelik zakkum sadece kansere değil, AIDS gibi bağışıklık sistemini ilgilendiren tüm hastalıklarda kullanılabilecek. Ülkesinde ‘olmaz öyle şey yav’ mantığıyla dışlanan, akademik kadroların kısır döngüsünde bunalan Dr. Özel’i tatil için geldiği Marmaris Armutalan’daki evinde ziyaret ettik, hikayesini en başından, 1966 yılından başlayarak Yeni Aktüel’e anlattı.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muğlalıların azgın yara tedavisinden ilham aldı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Ziya Özel Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde genel cerrahi ihtisası yaptıktan sonra 1962 yılında Muğla Devlet Hastanesi’nde göreve başladı. Burada halk arasında azgın yara denen deri kanserlerinde yaraya zakkum yaprağının konduğunu gördü. Ve 1966’da zakkum üzerine böylece çalışmaya başladı. İlk olarak deri ve mide kanseri olan iki hastayı zakkumdan hazırladığı NOI (nerium oleander injection) iğnesi ile iyileştirdi. 1973 yılına kadar 8 kanser hastasını bu ekstre ile sağlığına kavuşturdu. 1973’de Ankara’da düzenlenen 4. Balkan Tıp Kongresi’nde çalışmasını sundu. Dönemin Sağlık Bakanı Kemal Demir “Bu adamın kapısından giren her hasta iyi olarak çıksa dahi, bu beni ilgilendirmez” diyordu. Özel bu yüzden yıllarca mahkemelere taşındı. Ama bu olumsuz tepkiye rağmen kongrenin ardından Dr. Özel’i sevindirecek bir teklif geldi, TÜBİTAK’tan. Çalışmalarında Özel’e yardımcı olacaktı! TÜBİTAK, Cerrahpaşa ve Hacettepe Üniversitelerinin onkoloji ve farmakoloji bölümleriyle Özel’in ekstresi üzerine çalışmaları için anlaşma yaptı. Ancak araştırma grubunun içinde Dr. Özel’e yer verilmiyordu. Bu duruma içerleyen Özel, Hacettepe Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dinçer Fırat’ın talep ettiği zakkum ekstresi numunelerini Ankara’ya göndermedi. Çünkü kendi keşfinin başkaları tarafından sahiplenilmesine dayanamazdı. Bunun üzerine Prof. Fırat, kendi hazırlattığı bir zakkum ekstresi ile deney yaptırarak ‘kanser üzerine hiçbir etkisi yoktur’ şeklinde bir rapor hazırladı. Ziya Özel “Ben ekstrelerimi bitkilere su yürürken, özel bir teknikle yapıyordum. Oysa Fırat şubat ayında toplattığı yapraklarla kendince bir ekstre hazırlamış. Bir de kansere karşı etkili değil diyor. Tabii ki kanser hücresini yok eden bir madde değil NOI. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor, sonrasında beden kendi kendini iyileştiriyor” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demirel’in yurtdışı yasağı geldi çalışma yattı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziya Özel daha sonra 1974 yılında çalışmalarını genişletmek umuduyla İstanbul’a taşındı. Muayenehanesinde NOI ile pek çok hastayı iyileştirmeye devam etti. Bütün hastalarının fotoğraflarını ve ‘önce’-‘sonra’ raporlarını hala saklıyor, hepsini gösterdi bize. 1976 yılında kendisi de doktor olan bir hastasının aracılığıyla Münih Üniversitesi Farmakoloji Bölümü’nden Prof. Hildeberd Wagner ile tanıştı. Birlikte çalışmaya başladılar. Dr. Özel 3-5 ayda bir Almanya’ya gidiyordu. “Sonra Demirel yurtdışına çıkışlara yasak getirdi, 3 yılda bir yurtdışına çıkış izni veriliyordu o zamanlar. Bizim Prof. Wagner ile olan çalışmamız da böylece yattı” diyor. 78 senesinde de büyükelçilik aracılığıyla kanserli bir Japon hastayı iyileştirdi Özel. Bunun üzerine Nagasaki Üniversitesi ile bağlantı kuruldu ve ortaklaşa çalışma kararı alındı. “Ancak numunelerin o kadar uzun yola gitmesi için dondurulması gerekiyordu, zaten Japonya’ya o zamanlar direkt uçuş bile yoktu. O yıllarda soğutma makinesi yalnızca Mustafa Nevzat İlaç Firması’nda vardı. Ama bana yardımı kabul etmediler. Japonya olayı da böylece yattı” diyor. 1987’de Ziya Özel zakkum ekstresini araştırmaları için İsviçreli Sandoz (bugünkü adı Novartis) firmasıyla anlaştı. Sandoz ekstreye laboratuar araştırması yaptı ve ‘bağışıklık sistemi düzenleyicisi’ olarak rapor verdi. Bu raporları da gösterdi bize Özel.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özal destekledi, Aktuna bitirdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yıl 1988. Bütün Türkiye TRT’de yayınlanan bir program aracılığıyla Dr. Ziya Özel’in zakkum ekstresinden haberdar oldu. İşte bütün kıyamet de bundan sonra koptu. Türk Tabipler Birliği şiddetle zakkum ekstresine karşı çıktı, üstelik zakkum üzerine hiçbir araştırma yapmaya bile gerek duymadan! Üstelik “Sandoz veya Roche gibi bir firmadan rapor alsanız öper başımıza koyarız” diyorlardı. Ancak Sandoz’un raporunda gizlilik damgası olduğu için Dr. Özel televizyonda Sandoz’dan rapor almış olduğunu da söyleyemiyordu. Tabii üç ay sonra gizlilik damgası kalktı ve rapor basına duyuruldu. Bu arada Ziya Özel ABD’den NOI’nun patentini de ‘Anvirzel’ ismiyle almıştı. Aynı yıl Turgut Özal’ın Teşebbüsü Destekleme Ajansı aracılığıyla çalışmaya 500 bin dolar teşvik vermesi üzerine Türk Alman Araştırma Grubu adı altında bir ekip kuruldu. Ekipte Dr. Ziya Özel, 76 yılında Demirel yüzünden ayrı düştüğü Münih Üniversitesi’nden Prof Hildeberd Wagner, Eskişehir Anadolu Üniversite Farmakoloji Bölümü’nden Prof. Hüsnü Can Başer ile Doç. Dr. İsmail Carbik bulunuyordu. Ekip 1990 yılına kadar çalıştı. Ne olduysa 90 yılında oldu. Ekstrenin bağışıklık sistemini güçlendirdiğine ilişkin bulgular 17-22 Temmuz 1990’da Almanya’nın Bonn kentinde toplanan Uluslar arası Farmakognozi Kongresi’nde (BACANS) tebliğ edildi. Ancak sunum metninde Dr. Ziya Özel’in adı geçmiyordu. Bugün Eskişehir Belediye Başkanı olan, o dönem Anadolu Üniversitesi Rektörü olan Prof. Yılmaz Büyükerşen, “Kendisi bir bilim adamı ya da bir araştırmacı değil. Bir operatör, genel cerrah. Araştırmamızla doğrudan bir ilgisi yok. Araştırma bize aittir” diyordu o dönem basına. Alman Prof. Wagner de bu çekişmelerden sıkılarak çalışmadan çekildi. Ekip dağıldı, ekstrenin patenti de ‘Anvirzel’ ismiyle Ziya Özel’de olduğu ve Turgut Özal’ın verdiği para bittiği için çalışmalar burada noktalandı. Dönemin Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna da “Türk Tabipler Birliği’nin karşı çıktığı şeye ben nasıl destek çıkarım” diyerek yeniden fon vermeyi reddetti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saddam’dan kaçan doktor Amerika yollarını açtı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yıl 1995. Iraklı bir doktor AIDS ve kansere karşı bir ilaç keşfeder. Pek çok hasta üzerinde olumlu sonuçlar alır. Ancak Saddam Hüseyin’in ilacın ve kendisinin tüm haklarını gasp edip tüm paraya el koyacağından korkarak Ürdün’e sığınır. Bu arada Amerikalı Pharmaceutical Ventures Thrust adında bir ilaç firması ile ilacı geliştirip satmak üzerine bir anlaşma yapar. Firma derhal ilaca patent almak ister. Ancak karşılarına almak istedikleri patentin zaten var olduğu gerçeği çıkar. Tesadüf o ki, Iraklı doktor da zakkumdan bir ekstre yapmıştır. Firma Iraklı doktoru bırakıp derhal Dr. Ziya Özel ile irtibata geçer ve Özel’i ABD’ye çağırır. 1996 yılında Ziya Özel Amerika’ya yerleşir. Firma Teksas’ın San Antonio kentinde Özel’in adına Ozelle Pharmaceuticals isimli bir araştırma şirketi kurar ve Anvirzel’in tüm haklarını Özel’e 400’de 1 hisse vererek satın alır. İşte Ziya Özel’in Amerika macerası da böylece başlamış olur. ABD Gıda ve İlaç Dairesi FDA onayıyla çalışmalar başlatılır. Türkiye’de yetişen zakkumların bölge koşullarına benzer koşullar taşıyan bir bölge saptanarak buraya zakkum çiftlikleri kurulur. Bölge bir tür karantina sahası ilan edilir. Civarında her tür kimyasal ilaçlama yasaklanır. Beklenmedik bir doğa olayı etkisinin taşıyacağı yabancı maddelere karşı, bitkilerin kökleri bile naylonla çevrilir. Bitkiler yetiştikten sonra deneylere başlanır. Zakkum terkibinin içerisinden 61 ayrı madde üretilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD üniversiteleri zakkumu araştırıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisan 2000’de FDA’in, ilacın Faz 1 çalışmalarını onaylamasıyla Texas Üniversitesi M.D Anderson Kanser Merkezi’nde, Cleveland Kanser Kliniği’nde, Los Angeles Irvine Üniversitesi’nde, Drew Üniversitesi’nde ve Memorial Sloan-Kettering Kanser Merkezi’nde Ziya Özel’in zakkum ekstresi üzerine pek çok çalışma yapıldı. Faz 1 çalışmalarını Cleveland Kanser Kliniği'nde yürüten Dr. Ronald Buckowski’nin araştırma sonuçları, zakkumun bağışıklık sistemini güçlendirdiğini gösterdi ve Amerikan Klinik Onkoloji Cemiyeti'nin (ASCO) 2001’de düzenlediği konferansta açıklandı. Faz 2 çalışmaları ise sürüyor (bir ilacın kabul görüp piyasaya sürülebilmesi için her biri en az birkaç yıl süren ve dört fazdan oluşan araştırmalar yapılır).  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zakkumu İrlanda ve Honduras kullanıyor&lt;br /&gt;Ancak dünyada birkaç yerde zakkum ekstresi şimdiden ilaç olarak kullanılıyor, yasal yollardan eczanelerde satılıyor. Merkezi Ontario, Kanada’da bulunan Phoenix Biotech adlı bir firma zakkum ekstresi üretiyor ve kanser, AIDS, Hepatit C gibi bağışıklık sistemi hastalıklarını 8 yıldır Salud İntegral adlı Honduras’ta kurulan bir klinikte tedavi ediyor. Firma, zakkum ekstrelerini kendisi üretmeye başlamadan önce Ozelle Pharmaceuticals’dan temin ediyormuş. Kliniğe özellikle Amerikalı hastalar rağbet ediyor. İlaç Honduras’ta eczanelerde de satılıyor. Arkansaslı Shimoda Atlantic Oncology Biosciences adlı firma da Xenavex adı altında bir zakkum ekstresi üretiyor. İrlanda’da ise Ziya Özel’in zakkum ekstresi olan Anvirzel bağışıklık sistemi güçlendirici ilaç olarak eczanelerde satılıyor. Üstelik Ziya Özel İrlanda Tıp Birliği şeref üyesi ilan edilmiş. “Ama Türkiye’de mesleğinin 50. yılını dolduran hekimlere verilen Türk Tabipler Birliği plaketini bile bana layık görmediler” diyor. Devrim Arabaları filminde Selçuk Yöntem’in (Latif) o hepimize çok ağır gelen repliğini tekrar etmek istiyorum: “Bu ülkede hiçbir başarı cezasız kalmaz evlat!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Zakkum çok zehirli bir bitkidir, içinde oleandrin adı verilen öldürücü glikozitler bulunur. Kaynatıp içmeye kalkmayınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğrafaltı: Bugün 82 yaşında olan Dr. Ziya Özel artık daha fazla hasta bakamayacağını söyleyerek “Benim her hastaya yetişmem imkansız. Hasta bakmak istemiyorum” diyor ve yaz tatillerini geçirmek için eşi Zerrin hanımla birlikte gittiği Marmaris Armutalan’daki evinin kapısına dayanmadıkça hiçbir hastayla irtibata da geçmiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-3814042326131713158?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/3814042326131713158/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=3814042326131713158' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/3814042326131713158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/3814042326131713158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/07/bir-zamanlar-zakkumcu-ziya-vard-ya.html' title='Bir zamanlar ‘Zakkumcu Ziya’ vardı ya…'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-7089165249969764812</id><published>2009-06-29T07:22:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T07:24:21.242-07:00</updated><title type='text'>Hastalığınız hassaslığınız: GIDA ALERJİSİ TESTİ</title><content type='html'>Hastalıkların nedeni yediklerimizde olabilir. Tıp diline yeni giren gıda hassasiyeti yani gizli gıda allerjisi, faydalı yiyeceklerin bile kronik hastalıklara yol açabileceğini ortaya koyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HASTALIĞINIZ HASSASLIĞINIZDA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urund@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkat! Yedikleriniz sizi hasta edebilir. Nörolojik, dermatolojik, psikolojik sorunlarınızın, eklem ağrılarınızın, kilo, solunum yolları ve mide problemlerinizin, kısaca hastalıklarınızın nedeni yedikleriniz olabilir. Tıp diline yeni giren ‘food intolerance’ yani gıda hassasiyeti kavramı birçok hastalığın sebebinin gizli allerji olduğunu ortaya koydu. Buna göre vücudumuz bilinen allerjik reaksiyonlarda olduğu gibi, kaşıntı, döküntü, kabarma, halsizlik, hasta hissetme, kusma gibi tepkileri hemen vermiyor. Vücut aradan saatler geçtikten, hatta bir iki gün sonra bile gıdaya tepki gösterebiliyor. Bu tepkiler şişkinlik, kusma, ishal, kabarma ve mide krampları gibi bilinen allerjik belirtiler olabileceği gibi başağrısı, migren, sinüzit, uyuşukluk, bitkinlik, ülser, ekzama, vitiligo, depresyon, panik atak, korku, astım hatta obezite gibi kalıcı tepkiler de olabiliyor. Kişi bu geç tepkinin sebebini anlayamadığı için aynı gıdadan almaya devam ediyor. Sonuç: Kronik hastalık! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak etmeyin, hassasiyet testi var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın yeni tanıştığı bir kavram olduğu için gıda hassasiyeti testi henüz yaygınlaşmış bir şey değil ve çok pahalı. Türkiye’de de Kalamış’ta bir klinikte yapılıyor. Klinik, merkezi İspanya’da olan ve dünyanın birçok yerinde şubesi bulunan Sabater laboratuarıyla ortaklaşa çalışıyor. Gıda hasassiyeti testini 4 yıldır yaptıklarını söyleyen Kalamış Medikal’in kurucularından Dr. Hande Bozatlı, bu yeni keşfedilen hassasiyet türünün allerjiden farklı olduğunu ama belirtileri nedeniyle birbirleriyle çok karıştırıldığını söyleyerek şu açıklamayı yapıyor: “Bildiğimiz allerjik reaksiyonlarda gıdayı yabancı madde olarak tanımlayan vücut antikor geliştirir ve İmmün Globin E salgılar. Bunun üzerine kişi  kaşıntı, kabarma, döküntü dökme ve kusma gibi rahatsızlıklar yaşar ve tüm bunlar genelde yarım saat içinde olur. Ama gıda hassasiyetinde vücut İmmün Globin E yerine İmmün Globin G salgılar ve bu hemen reaksiyona sebep olmaz. Vücut tepkisini 2-48 saat içinde gösterebilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yediklerinizi deneyin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda hassasiyet testi hastanın sebze, meyve, et, ot, baklagil, tahıl, balık, kuruyemiş ve kabuklu deniz ürünlerinden tek tek hangisine ne kadar hasassiyeti olduğunu ortaya çıkarıyor. Ancak testin şu anki fiyatı 500 euro. Gelişmiş ülkelerde de çok ucuz değil bu testi yaptırmak. Bu nedenle birçok doktor hassasiyet ölçme cetvelleriyle hastalarına yardım etmeye çalışıyor. Bu programlarda kişiye önce hastalıklarına sebep olabilecek besin grupları öğretiliyor. Ardından da hasta bu gıdaları yedikten sonra en az bir gün boyunca vücudunun verdiği tepkileri kontrol ediyor. Örneğin süt içtikten sonraki saatlerde mide krampları nüksederse beslenmesinden sütü çıkarıyor ve iyileşip iyileşmediğini gözlemliyor. Bu şekilde hassasiyetlerini tek tek deneme yanılma yoluyla çözebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akdenizliler doğuştan süte karşı hassas&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Bozatlı, gıda hassasiyetinin bir nedeninin de enzim yetersizliği olduğunu söylüyor. Bu genetik bir durum. Örneğin kişi doğuştan bir şeker türü olan ve sütte bulunan laktozu parçalayacak enzimlere sahip olmayabiliyor. Bu nedenle laktoz emilemiyor ve yabancı madde olarak vücudu rahatsız ederek hastalıklara sebebiyet veriyor. Bir diğer enzim eksikliği ise aldehit dehidrojenaz. Bu enzim de alkolü parçalamak için kullanılıyor ve eksikliği durumunda alkol alan kişi çok az miktarda bile alsa kendini rahatsız hissediyor. Kuzey ve Batı Avrupalılar’da laktoz hassasiyeti yüzde 15 gibi bir oranda görülürken, Afrikalılar, Asyalılar, Amerikan yerlileri ve Akdeniz insanında yüzde 70-90 gibi ciddi bir oranda görülüyor. Bebekler yüksek oranda laktozla doğdukları için hassasiyet genelde 2 yaşından sonra, yani laktozu parçalayan enzimlerin azalmaya başlamasından sonra ortaya çıkıyor. Alkol hassasiyeti ise Asyalılarda yüzde 50 oranında görünüyor. En önemli belirtisi deride kızarıklık olan alkol hassasiyeti, kusma, başağrısı, çarpıntı ve bayılmalara da neden oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlaçlar işe yaramıyorsa dikkat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda hassasiyetine yol açtığı bilinen belli başlı gıdalar ise süt, yumurta, kabuklu yemişler, kabuklu deniz ürünleri, balık, un, çikolata, gıda boyaları, domuz eti, tavuk, domates, çeşitli meyveler, peynir ve maya. Bozatlı’nın belirttiğine göre Türk insanının genetik olarak en çok hasassiyet gösterdiği gıdalar ise soya, beyaz un, kola, süt ve hardal.. Özellikle dirençli hastalıklarda muhakkak gıda hassasiyetinden şüphelenilmesi gerektiğini söyleyen Bozatlı, “Herkes hastalanabilir ama hastalığı hiçbir ilaç tedavisine yanıt vermiyorsa mutlaka bir veya birkaç gıdaya karşı hasassiyeti olduğunu düşünürüz. Zaten yurtdışında yapılan araştırmalar herkesin en az bir gıdaya karşı hassas olduğunu gösteriyor.” diyor. Ancak hassasiyet eşiği kişiden kişiye değişiyor. Örneğin bir kişinin hassasiyeti 100 gram domateste bile kendini gösterirken bir diğerininki yarım kilodan sonra ortaya çıkabiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Bozatlı, gıda hassasiyet testiyle tedavi ettiği bir hastasını şöyle anlatıyor: “Sivilce problemi yaşayan ikiz hastalarım vardı. Birini tedavi edebildim ama diğeri hiçbir tedaviye olumlu yanıt vermedi.En sonunda bu testi yaptık ve beyaz un, mercimek ve mısır yağı gibi birkaç gıdaya karşı hassasiyeti olduğunu ortaya çıkardık. Bu gıdalardan uzak bir beslenme programı ile 2 ay içinde hastanın sivilce problemi ortadan kalktı.” Bozatlı’nın verdiği diğer örneklerse şöyle: “Eşi bir ilaç firmasının genel müdürü olan bir hastam vardı, ciddi ekzama problemi yaşıyordu, yıllarca ilaç kullanmış ama hiçbir işine yaramamıştı, test sonucuna göre hassasiyet gösterdiği gıdalardan uzak bir beslenme şekliyle 3 ay içinde tamamen iyileşti. Yıllarca ülserden çok sıkıntı çekmiş başka bir hastam da 2 ay içinde hassasiyet gösterdiği gıdalardan uzak durarak iyileşti.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedenimiz makine gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda hassasiyeti, kilo alımı, kilo kaybetme, karın ağrısı, kabızlık, ishal, şişkinlik, mide krampları, kusma, barsak sendromları, akne, ekzama, sedef hastalığı, kaşıntı, cilt problemleri, ürtiker, vitiligo, çeşitli baş ağrıları, migren, baş dönmesi, astım, solunum zorluğu, burun iltihabı, sinüzit, korku, dikkatsizlik, uyuşukluk, depresyon, panik atak, halsizlik, hiper aktiflik, zihinsel uyuşukluk, eklem ağrıları, eklemlerde şişlik ve fibromiyalji gibi onlarca hastalığın sebebi olabiliyor. “Bedenimizi bir makine gibi düşünün” diyen Bozatlı, bu makinenin kendisine uygun olmayan parçaları aldığında doğal olarak bozulacağını ve bunun bir şekilde kendini göstereceğini söylüyor. Yapılan araştırmalara göre dünyada yüzde 75 insanın laktoz, yüzde 33’ünün maya, yüzde 15’inin gluten, yüzde 30’unun ise şeker ve fruktoza karşı hassasiyeti olduğunu gösteriyor. Bildiğimiz gıda allerjileri ise yaklaşık olarak yüzde 3 insanda görülüyor. Ancak allerjiler gizli olmadıkları, ani reaksiyonlara yol açtıkları için ani şoklar sonucu ölüme sebebiyet verebiliyor. Gıda hassasiyeti ise Bozatlı’nın deyimiyle “Aniden öldürmüyor, süründürüyor.” Yani çeşitli hastalıklara yol açarak yaşam kalitesini düşürüyor.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilolarınızın nedeni çok yemek olmayabilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obezitenin de başlıca nedeninin gıda hassasiyeti olduğuna değinen Bozatlı: “Kişi vücudunun parçalayamayacağı bir gıdayı alıyor ve gıda parçalanamadığı için barsaklarda uzun süre kalıyor. Bu süre de gıdadaki yağın daha çok emilip depolanmasına fırsat tanıyor. Sonuçta da hasta çok yemek yemese bile durmadan kilo alıyor. Örneğin kilo almamak için bazıları diyet kola içer, halbuki kişi kolaya antikor üretiyorsa, hassasiyeti varsa o kola ona kilo aldırır.”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Vücudumuz 4 ana besin grubuna karşı duyarlılık gösetriyor. Süt ürünleri, gluten, fruktoz ve maya... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süt ürünleri: Süt ve süt ürünlerine olan hassasiyet karın ve mide problemlerine, obeziteye yol açabiliyor. Laktozsuz süt içilmesi öneriliyor. Laktoz hassasiyeti, ishal, gaz, sindirim zorluğu, bulantı gibi reaksiyonlarla kendisini belli ediyor. Sütte bulunan casein ise kaşıntı, ekzama, kurdeşen, astım, mide problemleri ve solunum problemlerine yol açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gluten: Gluten hassasiyeti genel olarak çölyak hastalığı olarak biliniyor ve yapılan gluten testleri yalnızca yüzde 0.5’lik bir kesimde görülen çölyak hastalığını ortaya çıkarıyor. Geri kalan gluten hassasiyetleri ise bu nedenle gözden kaçırılıyor. Gluten buğday, çavdar, arpa ve yulafta bulunuyor. Dolayısıyla ekmek, kek, pizza, hazır gıdalar, kahvaltılıklar ve makarna tehlike arzediyor. Çok karmaşık yapıda bir protein olduğu için gluten pek çok insanda parçalanamıyor ve ülser, başağrısı, kilo alımı, kaybı, zayıf bağışıklık sistemi, romatizmal artrit, diyabet, otoimmün tiroid, barsak kanseri ve cilt hastalıklarına yol açıyor. Gaz, ishal ve şişkinlik ile kendisini belli ediyor. Çocuk düşürmeye, kısırlığa ve anemiye de yol açtığı biliniyor. Avrupa ve Angloçeltik ırklarında daha sık görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fruktoz: Hazır gıda ve meşrubatlarda, şekerde, çok şekerli meyvelerde ve şekerli kuru gıdalarda çokça bulunuyor. Barsak ve mide problemlerine yol açıyor. Depresyon ve anemiye, tırnak, saç ve derinin zayıf olmasına neden oluyor. Yaşlılıkta osteoropoza sebebiyet veriyor. Gaz, ishal, şişkinlik ve demir gibi değerlerin eksik olması ile kendini belli ediyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maya: Mantar, mide hastalıkları, sinirlilik, bağışıklık sistemi zayıflığı, uyuşukluk, başağrısı, nefes zorluğu, vajina, kulak ve boğaz enfeksiyonlarına yol açıyor. Durduk yere özellikle bacaklarını sallayan insanlarda maya hassasiyeti çokça görülüyor. Hamilelik, hormon hapları ve doğum kontrol hapları ile de maya hassasiyeti artıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalığınızdan hassasiyetinize ulaşın….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Semptomlar  Semptom Türü Gluten Süt Ürünleri Fruktoz/Şeker Maya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengesiz kilo alımı-verimi Vücut Ağırlığı * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilo Kaybı   Vücut Ağırlığı * - * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karın Ağrısı   Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişkinlik   Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barsak Düzensizliği  Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalın Barsak İltihabı  Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabızlık   Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İshal    Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gaz    Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemoroid   Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazımsızlık   Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barsak İltihabı   Mide-Barsak * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulantı    Mide-Barsak - * * -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mide Krampı   Mide-Barsak * * * -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kusma    Mide-Barsak - * * -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyuşukluk   Genel  * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşırı İştah   Genel  * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enfeksiyon Hassasiyeti  Genel  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyuklama   Genel  * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağız Ülseri   Genel  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dokusal Şişkinlikler  Genel  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maya Enfeksiyonu  Genel  - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısırlık    Genital-Üriner * - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adet Düzensizliği  Genital-Üriner * - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşük    Genital-Üriner * - - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üriner Enfeksiyonlar  Genital-Üriner * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vajinada Akıntı ve Kaşıntı Genital-Üriner - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinsil bölgede mantar  Genital-Üriner - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vajinal Enfeksiyon  Genital-Üriner - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anemi    Emilim  * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukta gelişim bozukluğu Emilim  * - - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demir Eksikliği   Emilim  * * * -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mineral Eksikliği  Emilim  * * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artrit    Kas-Kemik * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemik Yoğunluğu Kaybı Kas-Kemik * * * -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eklem Ağrıları ve Şişlikleri Kas-Kemik * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kas Ağrıları   Kas-Kemik * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyun Ağrısı   Kas-Kemik * * - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romatizmal Ağrılar  Kas-Kemik * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anksiyete, Panik Atak  Nörolojik - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otizm    Nörolojik * - - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davranış Problemleri  Nörolojik * - * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık Görme   Nörolojik - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konsantrasyon Zorluğu  Nörolojik - - * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Depresyon   Nörolojik * - * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baş Dönmesi, Koordine ZorluğuNörolojik - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baş Ağrısı   Nörolojik * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiperaktivite   Nörolojik - - * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinirlilik   Nörolojik - - * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrenme Güçlüğü  Nörolojik * - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl Karışıklığı   Nörolojik * - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Migren    Nörolojik * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hafıza Zayıflığı   Nörolojik * - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykusuzluk   Nörolojik - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Astım    Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefes Darlığı   Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kronik Bronşit   Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öksürük   Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulak İltihabı   Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burun Kaşıntısı   Solunum * * - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geniz Tıkanıklığı  Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geniz Akıntısı   Solunum * * - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burun İltihabı   Solunum * * - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burun Akıntısı   Solunum * * - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimyasallara Hassasiye  Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinüzit    Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hapşırma   Solunum * * - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğaz Ağrısı   Solunum  - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğaz Enfeksiyonu  Solunum - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hırıltı    Solunum * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayak mantarı   Deri  - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dermatitis Herpetiformis Deri  * - - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekzama   Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tırnak Mantarı   Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cilt Mantanı   Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurdeşen   Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşıntılı Su Toplaması  Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşıntı    Deri  - - - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sedef    Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı Noktalar  Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kellik    Deri  * * - *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şemanın Kullanımı: Öncelikle Genel Semptomlar bölümünden bütün rahatsızlıklarınızın tek tek üzerini işaretleyin. Hastalıkların karşısına denk gelen yıldız işaretlerinin bağlı olduğu sütunlar hastalığa sebep olabilecek besin gruplarını gösterir. En çok hangi sütundan yıldız işaretiniz varsa o besin grubundan bir veya birkaç yiyeceğe karşı hassasiyetiniz olduğunu düşünebilirsiniz. Örneğin en çok gluten grubundan yıldızınız varsa, arpa, buğday, çavdar veya yulaf içerikli bir yiyecek yedikten sonra vücudunuzun verdiği olumsuz tepkileri ilerleyen saatler içinde takip edin. Örneğin vücudunuz arpaya olumsuz tepki gösteriyorsa bir süre beslenmenizden bu gıdayı çıkarın. Eğer rahatsızlığınız bu süre zarfında hiç nüksetmediyse, arpaya olan hassasiyetinizden emin olmak için tekrar arpa içeren bir gıda alın. Rahatsızlığınız geri dönüyorsa, arpaya karşı hassasiyetiniz olabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-7089165249969764812?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/7089165249969764812/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=7089165249969764812' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7089165249969764812'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7089165249969764812'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/hastalgnz-hassaslgnz-gida-alerjisi.html' title='Hastalığınız hassaslığınız: GIDA ALERJİSİ TESTİ'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-7622612827460776712</id><published>2009-06-29T07:13:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T07:16:54.220-07:00</updated><title type='text'>Karıncalar deprem öncesi 'kuvars çarpması'ndan ölüyor</title><content type='html'>KARINCALARI DEPREM ÖNCESİ ÖLDÜREN ŞEY, KUVARS KRİSTALLERİNDEKİ ELEKTRON FIŞKIRMALARI OLABİLİR!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karıncalara ve bulutlara dikkat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evinde 24 karınca kolonisi kuran öğretmen Kadir Sütçü, depremleri önceden tahmin ediyor. Karıncaların yuvadan kaçma, sağa sola devrilme, ateş üzerindeymiş gibi yürüme, yol şaşırma, kasılma, havale geçirme gibi davranış bozukluklarıyla ve sebepsiz ölümleriyle İstanbul’da deprem olup olmayacağını ve depremin şiddetini tahmin eden Sütçü, her ile koloni takip merkezi kurulması gerektiğini vurguluyor ve iddia ediyor; “Deprem önceden bilinebilir!”    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olası bir İstanbul depremini tahmin etmek için evinde 24 karınca kolonisi kurmasıyla basına yansıyan öğretmen Kadir Sütçü, şimdi de uydu fotoğraflarından deprem tahmini yapıyor. 1 Temmuz 2007 tarihinden beri her gün web sitesinde karıncalardan yola çıkarak yaptığı deprem tahminlerini yayınlayan Sütçü, iki aydır da uydudan deprem bulutlarını takip ederek tahminlerde bulunuyor. Biz de bir haftalığına bu tahminlerinin tutup tutmadığını takip ettik. Antalya, Bilecik, Çin, Sumatra ve Ege Denizi için yaptığı tahminlerin hepsi gerçekleşti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basında ‘karıncalarla depremi bilen adam’ olarak tanınan ve İstanbul Sarıyer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nde Eğitici Bilişim Teknolojileri Formatör Öğretmeni olarak görev yapan Sütçü, karıncaların deprem öncesi gösterdiği 15 rutin hareket olduğunu ve bu hareketlere göre depremin şiddetinin tahmin edilebileceğini söylüyor. 11 Kasım 1999 tarihinden bu yana, altı saat aralıklarla karıncalarını gözlemleyen ve durumlarını not eden Sütçü, Tokat Gaziosmanpaşa Ziraat Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu. Baltalimanı’ndaki evinde ziyaret ettiğimiz Sütçü, bize çalışmalarını, tahmin yöntemlerini ve deprem tahmini yapmaya nasıl başladığını anlattı. Sütçü’nün hikayesi bir erik ağacı ile başlıyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“11 Kasım 1999 günü bahçemde gezerken, karıncaların yuvalarından kaçıp erik ağacının gövdesine dolandıklarını gördüm. Ziraatçı olduğum için dikkatimi çekti tabii. Ertesi gün 12 Kasım’da Düzce depremi oldu. O günden sonra gözümü karıncalardan ayırmamaya karar verdim. Yarısı bahçemde, yarısı evde ve her birinde biner marangoz karınca olmak üzere 24 kolonim var. Dokuz yıldır Kandilli Rasathanesi’nin deprem kayıtlarıyla karıncalarımın hareketlerini karşılaştırıyorum. Depremden birkaç gün önce sıradışı davranışlarda bulunduklarını tespit ettim.”      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karıncaların 15 kritik hareketi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki Kadir Sütçü’nün mikroskop yardımıyla incelediği bu karınca hareketleri neler?&lt;br /&gt;Karıncaların ilk sıra dışı hareketi elbette yuvadan dışarı çıkmaları. Ardından düşme, sağa sola devrilme, ateş üzerindeymiş gibi yürüme, yol şaşırma, dağınık yürüme, yuva ağzında kümeleşme, kasılma, uyuşukluk ve havale geçirme hareketleri geliyor. Bu hareketler, 4.0 şiddetine kadar olan önemsiz bir depreme işaret ediyor. 4.0 ile 5.0 arası depremlerin öncesinde ise saydığımız tüm sıradışı davranışların yanı sıra, sebepsiz yere her koloniden yüzde 20-30 civarında karınca ölüyor. 5.0 ile 6.0 şiddet aralığındaki depremlerden önce de sıradışı davranışlara yüzde 40-50 oranında ölüm ekleniyor. Depremin şiddeti 7.0’a vuruyorsa bu oran yüzde 60’ı buluyor. 7.0 üzeri depremlerden önce ise kolonilerdeki karıncaların yüzde 80’i nedensizce ölüyor. Bu toplu ölümden önce yıldız şeklinde bir küme oluşturan karıncalar ölüme de hep birlikte gidiyor. Sütçü, karıncaların depremden önce yeraltından gelen elektromanyetik dalgalanmalardan rahatsız olarak bu tür sıradışı davranışlarda bulunduklarını ve öldüklerini söylüyor.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karıncaları kuvars çarpıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oldukça akla yatkın duruyor. Üstelik bilimsel desteği de var. Kocaeli Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği bölümünden emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Kaynak’ın www.sismikaktivite.org adresinde yayımlanan “Üç deprem bulutu” başlıklı makalesinde, Sütçü’nün “elektromanyetik dalgalanma” dediği durum şöyle anlatılıyor:  “Deprem yaklaştığında gerilen, sıkıştırılan ve bükülen kayaların içerisindeki SİO2 bileşimli kristaller, moleküllerindeki silisyum atomlarının elektron yörüngelerinden, atomların dışına çok miktarlarda elektron fışkırtırlar.” İşte buna, yani kristal yapıdaki cisimlerin kendilerine dışarıdan uygulanan basınç miktarı ile orantılı olarak elektrik üretme özelliğine “piezoelektrik” olay deniyor. SİO2’nin saf hali olan ve yeryüzünde fazlaca bulunan “kuvars” kristali, fay hatlarında “piezoelektrik” olaya sebep oluyor. Prof. Dr. Uğur Kaynak, makalesinde bu durumu kolay anlaşılabilmesi için şöyle açıklamış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çakar çakmaz çakan çakmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Piezoelektrik olayın en güzel uygulaması, ilk geldiğinde ‘çakar çakmaz çakan çakmak’ diye reklamı yapılan ‘manyetolu çakmaklar’da görülebilir. Ancak bu tertibata Türkiye’de yanlışlıkla manyetolu çakmak adı verilmiştir. Dikkat ederseniz çakmağın içerisinde&lt;br /&gt;döndürülen bir manyeto olmayıp, onun yerine, tepesine küçük bir çekiçle vurulan bir kuvars kristali vardır. Minicik bir çakmak içerisindeki minicik bir kuvars kristali, parmağınızdan aldığı mekanik enerji ile, yaklaşık 15 000 - 20 000 (on beş-yirmi bin) Volt’luk bir elektrik yükü atlaması (şerare) oluşturduğuna göre, varın siz küçücük bir fay zonundaki milyarlarca ton kuvars kristali eğilip büküldüğünde, ne kadar elektron fışkırtır hesap edin. Kısacası, levhaların hareketi dolayısı ile gerilim altında kalan deprem odaklarındaki (fay zonlarındaki) kayaç gerginliği dayanılmaz düzeylere çıktığında, yani depreme az bir zaman kala, hem magnetik hem de elektrostatik enerji salımları olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karıncalar Gönen depremini bilmişti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir Sütçü’nün karıncaların rahatsızlanmasına ve ölmesine sebep olduğunu söylediği “elektromanyetik dalgalanma”, Prof. Dr. Uğur Kaynak’ın söz ettiği “piezoelektrik olay” olabilir. Yani karıncalar basit bir dille “yüksek gerilim hattı”na tutulduklarından dolayı ölüyor olabilirler. Karıncaların bu olayı depremden birkaç gün önce hissetmeleri, hareketlerini takip ederek depremden korunmamıza da yardımcı olabilir. Kadir Sütçü’nün karıncalarıyla önceden tahminde bulunduğu ve beş saat öncesinden basına mail atarak haber verdiği en etkili deprem, 10 Haziran’da Balıkesir Gönen’de gerçekleşen ve İstanbul’da da hissedilen 4.9 büyüklüğündeki deprem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uydudan deprem bulutlarını da izliyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir Sütçü, karıncaların yanı sıra bir yıldır da uydudan bulut fotoğraflarını takip ederek çeşitli ülkeler için deprem tahminlerinde bulunuyor. Uydudan veya çıplak gözle görülen ince uzun bulutların deprem habercisi olduğunu söyleyen Sütçü, günlük olarak sitesine tahminlerini yazıyor. Bu tahminler üç-beş gün içinde genellikle tutuyor. Buna bizim de şahit olduğumuzu söylememiz bu noktada yanlış olmaz. Kendisiyle röportaj yaptığımız gün (24 Aralık) , Antalya ve Balıkesir civarında küçük şiddette depremler olacağını söylemişti. Ertesi gün Antalya’da ve Bilecik’te deprem olduğunu Kandilli Rasathanesi’nin web sitesinden gördük. Sütçü bu görüşmemiz sırasında yurtdışına yönelik olarak da bir tahminde bulunmuş, bir gün önce farkına vardığı Hindistan’dan Çin’e kadar uzanan ince bulutu uydu görüntüsü üzerinden bize de göstererek, Çin’de 4.0-5.0 şiddetinde bir deprem olacağını iddia etmişti. İki gün sonra 26 Aralık’ta gerçekten de Çin ve Pakistan’da iddia ettiği şiddet aralıklarında iki deprem gerçekleşti. 27 Aralık tarihinde de Endonezya, Sumatra’da 5.5-6.5 şiddetinde deprem olacağını söylemişti ki, 30 Aralık’ta Sumatra’nın kuzeyinde 5.9 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Sütçü’nün 28 Aralık’ta Ege denizi açıklarında ve Yunanistan’da 4.0’dan büyük bir deprem olacağı tahmini ise, hemen ertesi gün Ege denizinde gerçekleşen 5.2 büyüklüğündeki deprem ile gerçekleşmiş oldu. Merak edenler www.dkos.org adresinden Sütçü’nün günlük tahminlerini okuyup, bu tahminlerin gerçekleşip gerçekleşmediğini takip edebilir. Bilim adamları da yıllardır uydu fotoğraflarından ve gözle takip edilebilen alçak bulutlardan deprem tahmini yapabilme konusunda çalışıyor. NASA ve DEMETER projesi tarafından desteklenen İngiltere Meteodeprem Araştırma Merkezi Başkanı Ronald Karel, deprem bulutları üzerine çalışan en tanınmış isimlerden. Prof. Dr. Uğur Kaynak’ın “Üç deprem bulutu” başlıklı makalesinde de bu ince ve uzun deprem bulutlarına “piezoelektrik olay” denen elektron fışkırmalarının sebep olduğu anlatılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her ile koloni takip merkezi kurulmalı”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadir Sütçü, 1 Aralık 2008 tarihinde karıncalar ve bulutlar üzerine yaptığı çalışmalarını Sarıyer İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne verdi. İlçe tarafından İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne, oradan da Milli Eğitim Bakanlığı Projeler Kurulu’na gönderilen çalışmalar, eğer uygun görülürse başbakanlığa ve cumhurbaşkanlığına iletilecek. Kadir Sütçü, eğer görevlendirilirse seve seve çalışmalarına devam edeceğini söylüyor ve her ile karınca kolonisi takip merkezleri kurulması gerektiğini belirtiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-7622612827460776712?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/7622612827460776712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=7622612827460776712' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7622612827460776712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7622612827460776712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/karncalar-deprem-oncesi-kuvars.html' title='Karıncalar deprem öncesi &apos;kuvars çarpması&apos;ndan ölüyor'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-5644576234826369620</id><published>2009-06-29T07:10:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T07:11:57.091-07:00</updated><title type='text'>KATİL EKMEK ÇIKTI</title><content type='html'>Batı hapishane kapasitelerini ‘suç diyeti’ ile düşürmeye çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KATİL EKMEK ÇIKTI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim dünyası suça yeni bir tanım getirdi. Yapılan araştırmalar saldırganlık ile beslenme alışkanlıkları arasında ciddi bir bağlantı olduğunu ortaya koydu. Deneylerle beyin işlevleri için gerekli besin değerlerinin alınmamasının akıl sağlığını bozacağı ıspatlandı. Beyaz ekmek ve şekerin ise bir numaralı katil besini olduğu ortaya çıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urund@aktuel.com.tr &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar” demiş atalarımız.. Meğer hakları varmış.. Yapılan son bilimsel araştırmalar suç oranı ile beslenme alışkanlıkları arasında ciddi bir bağlantı olduğunu ortaya koydu. Çoğu azılı katiller olmak üzere şiddet suçluları üzerinde yapılan tahliller, bu kişilerde B12, B6 vitaminleri, Omega 3, Omega 6, demir, çinko ve magnezyum gibi değerlerin eksik olduğunu gösterdi. Beyaz un, şeker, fast food, meşrubat ve kek, cips, hazır çorba gibi katkı maddesi içeren gıdalarla beslendikleri için de çoğunda hipoglisemi olduğu saptandı. Bilim adamlarına göre saldırgan davranışlara yol açabilen ve kandaki şeker dengesizliği olarak tanımlanan hipogliseminin en önemli tetikleyicileri sofralarımızdaki beyaz ekmek ve şeker. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzmanlar, bu iki tehlikeli beyazın sürekli olarak adrenalin salgılanmasına ve magnezyum düzeyinin düşmesine yol açarak, çocuklukta hiperaktivite ile başlayan ileride cinayetle sonuçlanabilen saldırgan davranışlara sebebiyet verdiği görüşünde. Buna karşın tam buğday unundan yapılmış ekmek içeriğindeki B vitaminleri sayesinde beyin fonksiyonlarını geliştirerek zekayı arttırıyor. Omega 3’ün fazlaca bulunduğu somon, ton ve uskumru gibi balıklar da depresyona engel olarak dengesiz davranışları ve intiharları engelliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyin işlevlerinin düzgün bir şekilde yerine getirilebilmesi ve beyin hücreleri arasındaki iletimin sağlıklı olarak gerçekleşebilmesi için ihtiyaç duyulan başlıca vitamin, mineral ve yağ asitlerinin alınamaması, bilim adamlarına göre direk olarak akıl sağlığımızı etkiliyor. Çünkü beyin vücut enerjisinin yüzde 20’sini kullanıyor ve beslenmedeki yetersizliklerden doğal olarak en çok etkilenen organ oluyor. Amerika ve Avrupa’daki bir çok üniversitede son yıllarda yapılan ‘suç ve beslenme’ deneyleri de bu tezi doğruluyor. Hapishanelerde ve yoğun olarak suçla mücadele eden okullarda yapılan deneyler, vücudundaki eksik değerleri giderecek gıdalarla beslenen mahkum ve öğrencilerin saldırgan davranışlardan uzaklaştığını gösteriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KATİLLER VE HİPERAKTİFLER MAGNEZYUM YOKSUNU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İTÜ Gıda Mühendisliği bölümünden Doç. Dr. Huriye Wetherilt de beyaz ekmek, şeker, fast food ve karbonhidratlı gıdalarla saldırganlık arasında doğru bir orantı olduğunu belirtiyor. 13 yıl TÜBİTAK Gıda bölümünde araştırmacı olarak çalışan ve aynı zamanda beslenme uzmanı da olan Wetherilt, sözü geçen gıdaların nasıl şiddete dönüştüğünü ise şu şekilde anlatıyor: “Bu tip gıdalar kandaki şekerin hızla artmasına sonra da aynı hızla düşmesine sebep olurlar. Buna hipoglisemi denir ve saldırgan davranışlara yol açar. Örneğin bir kişi beyaz ekmek yediği zaman kan şekeri hızla artar. Bunun üzerine kan, bu şekeri hücrelere dağıtmaya çıkar, kurye olarak da insülin hormonunu kullanır. Ancak hücre, kapasitesi dolduğu zaman kapılarını kapatır. Kan ise şekeri dağıtmakta ısrarlıdır ve sürekli olarak kuryelerin sayısını yani insülin oranını dengesiz bir biçimde arttırır. Baskıya dayanamayan hücreler sonunda kapılarını açıp tüm şekeri kabul ederler. Bu sefer de kan şekeri hızla düşer ve kişi halsizleşir. Kişiyi bu durumdan kurtarmak ve kan şekerini kompanse etmek için adrenalin devreye girer. Ancak bu hormon saldırgan davranışlara yol açar. Adrenalin üretiminde magnezyum kullanılır. Bu nedenle katillerde ve hiperaktif çocuklarda magnezyum değerleri hep düşük çıkar.” Ancak beynin şekere ihtiyacı olduğunu, çünkü enerji olarak glukoz kullandığını da belirten Wetherilt, “Eğer yeterli glukoz sağlanamazsa oksijen kullanımı azalır ve beyin işlevleri hasar görür. Zeka geriliğine yol açan beyaz ekmek ve masa şekeri gibi yiyecekler yerine, tahıl, kurubaklagil ve meyve türü gıdaları tercih etmelisiniz. Bunlar içerdikleri şekeri kana yavaş ve dengeli olarak verirler çünkü.” Diyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;SERİ KATİLLERİN ÇİNKO DÜZEYİ DÜŞÜK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wetherilt, hipoglisemi haricinde vücudumuza besinler aracılığıyla geçen ağır metal kalıntılarının da kavga ve cinayet gibi saldırganlıklara yol açabileceğini söyleyerek ekliyor: “Amerika’da yapılan araştırmalarda acıma hissinden yoksun seri katillerin saç analizlerinde yüksek oranda metal kalıntıları bulundu. Buna karşılık çinko düzeyleri ise düşüktü.” Ağır metaller atık suların civarında yaşayan balıklar ile trafiğin yoğun olduğu yol kenarlarında otlayan hayvanların süt ve sakatatlarıyla, oralarda yetiştirilen sebze ve meyvelerle insan vücuduna giriyor. Beyin ve merkezi sinir sistemi için en zararlı maddeler olarak tanımlanan kurşun, cıva ve kadmiyum gibi ağır metaller sadece davranış bozukluğuna değil, zeka geriliğine ve sersemliğe de yol açıyor. Wetherilt’in belirttiğine göre, bazı bitkisel kaynaklı ürünlerin üretim, hasat, işleme ve depolama süreçlerinde oluşabilen küflerin ürettiği mikotoksin adlı zehirler de psikolojik dengesizliklere, panik ataklara ve depresyona neden olabiliyor. Bu zehirler en çok kötü hasat ve depolama koşullarından sonra piyasaya sürülen buğday, mısır gibi tahıllar, fındık, fıstık, ceviz, kestane, incir gibi kuruyemişler ve kırmızı pulbiberde bulunuyor. Boyar madde, aroma vericileri içeren süt ürünleri, hazır pudingler, meşrubat, hazır çorbalar, cips, et ve tavuk suyu tabletleri de depresyona, davranış bozukluklarına ve konsantrasyon bozukluğuna sebebiyet verebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GIDA BOYALARI DA KATİL &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyin hücrelerinin gelişmesi ve normal çalışması için gerekli olan ve sinir hücreleri arası iletişimi sağlayan asetil kolin, glutamat, dopamin, serotonin, norepinefrin gibi kimyasal maddelerin oluşabilmesi için yumurta, et, balık, süt ve yoğurdun son derece önemli olduğunu söyleyen Wetherilt, “Bunlar yerine mercimek, nohut, fasulye gibi gıdalar da tam buğday ekmeği ile birlikte yenirse aynı faydayı sağlar.” Diyor. Beyin hücrelerinin zar tabakası için gerekli olan yağ asitleri ise tahıl tanelerinde, fındık, badem, kurubaklagil ve soya fasulyesinde bulunuyor. Yağ asitlerinin alınmaması beyin hücrelerinin küçülmesine yol açıyor. Demir ve çinko da beyin işlevleri için son derece gerekli iki mineral. Kırmızı et ve balıkta bulunuyor. Tam buğday ekmeği de sinir hücrelerinin iyi çalışmasını sağlayan B vitaminlerini içeriyor. Deniz ürünlerinde bulunan Omega 3 ise beyin gelişimi için hayati önem taşıyor. Bu temel gıdaların eksikliği beyinde aksaklıklara, dolayısıyla da akıl sağlığının bozulmasına yol açıyor. Son noktada da şiddet karşımıza çıkıyor. Besin takviyesi yöntemi ise bilim adamları tarafından suçun engellenebilmesi için en hızlı, kolay ve ucuz yol olarak gösteriliyor. Kriminoloji kitabının yazarı Prof. Timur Demirbaş da Batı’da yeni gelişen bu suç önleme çalışmaları ile ilgili şunları söylüyor: “Amerika’da araştırmalar boya içeren maddelerin de zehirleyici etki yaparak cinayetlere yol açacağını gösteriyor. Çocuk ve gençlerin günlük besinlerinde çokça bulunan boyar maddeler fosfat içeriyor ve fosfat ile fazla beslenmenin suça iteceği ileri sürülüyor.” . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BESİN TAKVİYESİ ŞİDDETİ YOK EDİYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada şiddet suçu oranlarının en yüksek olduğu ülke olan Amerika’da yapılan araştırmalara göre, halkın yüzde 80’inde beyin işlevleri için gerekli olan çinko ve B vitaminleri eksik. Amerika’da psikiyatri servislerinden ulaşılan hiperaktif çocuklar üzerinde yapılan testler de bu çocukların yüzde 74’ünün şeker ve suni gıdalar nedeniyle vücutlarında anormal düzeyde glukoz bulunduğunu ve hipoglisemik olduklarını ortaya koymuş. Yine Amerika’da bir çocuk hapishanesinde 13-17 yaş grubu arasında yapılan testler, çocukların almaları gereken demir oranının yalnızca yüzde 63’ünü, magnezyum oranının yüzde 42’sini, çinko ve vitaminlerin de yüzde 39’unu aldıklarını gösterdi. 3 ay boyunca bu çocuklara eksikliği bulunan mineral, vitamin ve yağ asitlerinden oluşan tabletler verildi. Tedavi sonunda hapishanedeki şiddet olaylarında ve kavgalarda yüzde 80 düşme sağlandı. Finlandiya’daki başka bir araştırma ise suçluların yüzde 68’inde hipoglisemi olduğunu ortaya çıkardı. İngiltere’de Oxford Üniversitesi’nde beslenme ve suç arasındaki bağıntıyı araştırmak üzere kurulan Naturel Justice birimi tarafından yapılan başka bir deney ise azılı katillerin bulunduğu bir hapishanede gerçekleştirildi. 9 ay boyunca mahkumlara vitamin, mineral ve yağ asitlerince zengin yiyecekler verildi. 9 ay sonunda mahkumların yüzde 37’sinde tüm şiddet eğilimi yok olmuş, geri kalan kısmında ise görece azalmıştı. Arizona eyaletinde devamlı kavga, cinayet ve yaralama gibi suçların işlendiği bir okulda yapılan deney de yine diğerleri gibi olumlu sonuç verdi. Bir kenar mahallede bulunan okuldaki öğrencilerin çoğu düzenli bir aile hayatına sahip değildi ve genel olarak pizza, hamburger, donat, kızarmış patates ve kola gibi gıdalarla besleniyorlardı. Okul yemekhanesinde düzenli olarak sağlıklı yiyecekler yedirilen çocukların yüzde 50’si deney sonunda öğretmenlerine karşı daha saygılı, genel olarak daha sakin ve barışçı bir karaktere büründü. California Üniversitesince yapılan bir araştırma da yetersiz ve sağlıksız beslenen çocukların 7 yaşında yüzde 41’inin, 17 yaşına geldiklerinde ise yüzdenin 51’inin saldırganlaştığını ortaya çıkardı. 20 yıldır California, Newyork, Oklahama, Virginia ve Florida hapishanelerinde şiddet ve beslenme üzerine araştırmalar yapan California Üniversitesi’nden Stephen Schoenthaler de şiddetin beslenme yoluyla kesin kes engellenmesinin mümkün olduğunu söylüyor. İskoç Teesside Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar da aynı sonuca işaret ediyor: “Saldırganlık beslenme ile yok edilebiliyor!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANTİ-KATİL DİYETİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oxford Üniversitesi’nin yaptığı deneylerde kullandığı vitamin, mineral, yağ asitleri ve bunların bulunduğu yiyecekleri sizin için hazırladık. Çocuğunuz ve kendi akıl sağlığınız için bu yiyecekleri sofranızdan eksik etmeyin…  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vitaminler: &lt;br /&gt;Vitamin C: Üzüm, portakal, kavun, bezelye, kivi, çilek, domates, brokoli, ıhlamur, karnabahar, biber, tere. &lt;br /&gt;Vitamin B1: Kabak, et, mantar, kuşkonmaz ,fasulye.&lt;br /&gt;Vitamin B2: Balkabağı, balık, süt, buğday filizi.&lt;br /&gt;Vitamin B3: Ton balığı, tavuk, ciğer, somon balığı, kuzu eti, uskumru, hindi, hububat.&lt;br /&gt;Vitamin B5: Yonca, mercimek, kereviz, yumurta, avokado.&lt;br /&gt;Vitamin B6: Muz, soğan, tohumlar, fındık.&lt;br /&gt;Vitamin B12: İstiridye, sardunya, karides, peynir. &lt;br /&gt;Vitamin A: Havuç, tere, lahana, ciğer, et, tatlı patates, kavun, baklagiller, mango, domates, kayısı, papaya, yeşil ve kırmızı sebzeler, meyveler.&lt;br /&gt;Vitamin D: Ringa balığı, somon balığı, uskumru, diğer balıklar, ciğer, et, yumurta.&lt;br /&gt;Vitamin E: Bitkisel yağlar, baklagiller, tohum yiyecekler.&lt;br /&gt;Vitamin K: Brokoli, soya yağı, patates, bezelye, lahana, karnabahar.&lt;br /&gt;Kalsiyum: Peynir, konserce balık, fındık, tam buğday unu, süt, sebze kökleri, yumurta, balık, buğday ekmeği.&lt;br /&gt;Folik asit: Ispanak, susam, ceviz, yer fıstığı&lt;br /&gt;Biotin: Marul, havuç, kiraz, kızılcık, mısır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mineraller: &lt;br /&gt;Demir: Bira mayası, salyangoz, kepek ekmeği, kakao, soya filizi, maydanoz, kuru meyveler, sardunya, salamura edilmiş et, fasulye.&lt;br /&gt;Bakır: Ciğer, midye, zeytin, baklagiller, balık, kümes hayvanları.&lt;br /&gt;Magnezyum: Soya fasulyesi, kara pirinç, kuru bakla, karides, deniz ürünleri, et, sebze, muz, yeşil lifli sebzeler.&lt;br /&gt;Çinko: Peynir, konserve balık, bira mayası, et, bakliyat, yumurta, pirinç, patates.&lt;br /&gt;İyot: Kuru yosun, mezit balığı, et, tahıl.&lt;br /&gt;Manganez: Fasulye, nohut, meyve, yeşil lifli sebze.&lt;br /&gt;Potasyum: Kuru meyve, soya unu, pekmez, çiğ sebze, çabuk kahve.&lt;br /&gt;Fosfor: Bira mayası, peynir, yoğurt, balık.&lt;br /&gt;Selenyum: Sakatat, but.&lt;br /&gt;Krom. Yumurtanın sarısı, pekmez, taze meyve suyu, kepek ekmeği, bal.&lt;br /&gt;Molibden: Kara buğday, alkollü içecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağ asitleri: &lt;br /&gt;Omega 6: Fındık, böğürtlen, çuha çiçeği, bitkisel yağlar. &lt;br /&gt;Omega 3: Somon balığı ve diğer deniz ürünleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MUHAFAZAKARLAR TEPKİLİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakar kanat ise suçun beslenmeye bağlanmasına şiddetle karşı çıkıyor. Bunun suçlunun tüm sorumluluğu yiyeceklere atarak az bir cezayla hapisten kurtulabilmesi şeklinde sonuçlanabileceğini de belirtiyor. Ki çerez davası olarak bilinen bir davada, bir kişi tanımadığı iki kişiyi nedensizce öldürmüş ve o gün çok fazla cips yediğini ispatladığı için yalnızca 7 yıl ceza almıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KARADENİZLİNİN SİNİRİ EROZYONDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beslenme Uzmanı Bengül Akgün de E, B1, B5, B12 vitaminleri, folik asit, sodlum, kalsiyum, magnezyum ve iyot eksikliklerinin merkezi sinir sistemi üzerinde olumsuz etkiler yaptığını belirterek, “Beslenme yetersizlikleri çevresel faktörlerle birleşerek saldırgan davranışlara yol açabilir.” Diyor. Ülkemizde en çok görülen eksikliklerden biri olan iyot eksikliğinden söz eden Akgün, “Özellikle Karadeniz bölgesinde erozyon çok olduğu için toprak üzerinde bulunan iyotu alıp götürür. Bu nedenle Karadeniz insanında iyot yetersizliğine bağlı olarak guatr, dolayısıyla da sinirlilik hali çok görülen bir durumdur.” Diyor. Psikiyatri uzmanı Tolga Tolun Satır da dışarıdan alınan doping maddelerinin ve kas geliştirici steroidlerin sinirlere zarar verdiğini belirterek, erkeklik hormonu olarak bilinen testesteronun fazla salgılanmasının da saldırganlığa yol açabileceğini söylüyor. Psikiyatrist İbrahim Hakkı Şahinler de beyindeki dopamin, serotonin ve nöradrenalin sıvılarının azalmasının şiddet içeren davranışlara yol açtığını ifade ediyor. Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Hakan Türkçapar ise serotonin eksikliğinin intiharlara ve cinayetlere yol açacağını söylüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-5644576234826369620?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/5644576234826369620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=5644576234826369620' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/5644576234826369620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/5644576234826369620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/katil-ekmek-cikti.html' title='KATİL EKMEK ÇIKTI'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-8121065105230524045</id><published>2009-06-29T07:06:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T07:08:06.405-07:00</updated><title type='text'>DEPREM AŞISI ‘Bacillus Pasteurii’</title><content type='html'>DEPREM AŞISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’daki Davis Kaliforniya Üniversitesi, Toprak Etkileşimleri Laboratuvarı’nın son icadı; ‘Bacillus Pasteurii’.. Zerk edildiği yerdeki yumuşak toprağı kalsite dönüşerek kaya gibi sert bir yapıya dönüştürüyor. Bakteri, çürük zeminli binaları depreme karşı güçlendirebilecek bir kurtarıcı olarak görülüyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urund@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalılar çürük zemine çare buldu. Türkiye gibi deprem kuşağında yer alan ve üfleseniz  yıkılabilecek kadar dayanıksız binalarla dolu olan bir ülkede yaşadığımız için, bu gelişme maalesef çok dikkatimizi çekti. Biliyorsunuz ki yaşadığımız korkunç depremlerde yanyana dizilmiş iskambil kağıdı gibi devrilen binaların birçoğunun zemininde sıvılaşma problemi olduğu ortaya çıkmıştı. Çünkü binalar deprem hattında olup olmadıkları araştırılmadan kondurulmuştu. Üstüne üstlük binaların temelleri de apartman değil çadır dikiliyormuş gibi atılmıştı. Ve hala muhtemel bir depremde domino taşları gibi yıkılabilecek yüzbinlerce bina var. Amerikan Davis Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarının keşfettiği ‘bacillus pasteurii’ adındaki bakteri bu nedenle dikkatimizi çekti. Bu bakterinin özelliği ise, enjekte edildiği yerde kendiliğinden kalsit (kalsiyum karbonat) üreterek zemin yapısındaki boşlukları doldurması. Kısacası çimento etkisi yaratan bu bakteri yumuşak toprağı sert bir kayaya çevirebiliyor. Yeraltında doğal olarak bulunan ve yer altı sularını olduğundan daha alkalik yapmasıyla bilinen bakteri, tek tek tüm parçaları birleştirerek yekpare bir zemin oluşturabiliyor. Kalsiyum ve karbonatı birleşerek kalsiyum karbonat kristali formu almak üzere suda erimeye zorlayan bu bakteri, daha sonra da bu doğal çimentoyu iyice sıkılaştırarak adeta birbirine bitiştirilmiş kiremitler haline getiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mikrop, biraz oksijen ve besin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teknik Amerika’da özellikle antik değeri olan heykellerin içindeki boşlukları ve dışındaki yarıkları kapatmak için zaten kullanılıyormuş. Bilimadamları tekniğin bina temellerinde de uygulanabileceğini düşünerek başlamışlar bu projeye. Tabi birkaç küçük farkla.. Kalsiti güçlendirmek için içine oksijen ve bazı besin değerleri de katmışlar. Projenin hedefi ise deniz kıyısında kumsal araziye inşa edilen binaları depreme karşı dayanıklı hale getirmek. Diğer binaların temeli de, kendisi de zaten yeterince sağlam yapılıyor çünkü! Bu arada madde zerk ederek zemin yapısındaki boşlukları doldurma fikri Amerika’da ilk değil. Bakterinin mucidi Jason DeJong daha önce de bir takım kimyasallarla bu işlemin yapılabildiğini söylüyor. Ama kimyasallar tahmin edilebileceği gibi su ve toprakta toksik maddeler bırakıyormuş. Bu da doğanın dengesini bozmanın nasıl felaketlere yol açacağını anlayan bir dünyada hiç de hoş karşılanamaz. Bu nedenle Amerika’da artık biyolojik çalışmalar ile geoteknik gelişmeler birbirini takip ediyor. DeJong “20. yüzyıla ödnüp bakarsanız önce mekanik mühendisliğin, ardından da kimya mühendisliğinin geldiğini görürsünüz. Şimdi ise biyolojinin her zaman önemli bir yeri olacağını anlamış bulunuyoruz.” diyor. Trilyarlarca mikrop olduğundan söz eden DeJong: “Toprağın her karesinde sayılamayacak kadar çoklar. Onları organize etmeyi başarırsak bizim için faydalı işler yapabilirler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Milenyumun Bilimi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaliforniya Üniversitesi Toprak Etkileşimleri Laboratuvarı’nda çalışmalarını sürdüren Profesör Yardımcısı Jason DeJong, “Geoteknik mühendisleri kısa bir süre öncesine kadar biyoloji ile geoteknik arasındaki önemli bağı reddediyordu. İkisi arasındaki bağın önemi yeni yeni keşfedilmeye başlandı.” diyor. Amerika’daki Ulusal Bilimler Akademisi bile bu konudan 2006 raporunda söz etmiş. Yani oldukça yeni bir konu. “Yeni Milenyumda Jeolojik ve Geoteknik Mühendislik: Araştırmalar ve Teknolojik İcatlar İçin Fırsatlar” başlıklı raporda, toprak hareketleri üzerindeki biyolojik çalışmalar gelecek için bir fırsat olarak ve araştırılması gereken bir konu olarak gösteriliyor. Ancak ülkemizde bu konu henüz pek bilinmiyor. DeJong projesi ile ilgili şimdiden Hayward Baker ve Soletanche Bachy gibi dünyanın önde gelen iki büyük geoteknik yapı geliştirme şirketiyle görüşmüş. Hatta Hayward Baker DeJong’a saha çalışmalarında yardım etme teklifinde bile bulunmuş. Bakterinin yalnız evleri depreme karşı dayanıklı hale getirmek için değil, tünel, baraj ve set yapımı gibi inşaat alanlarında da kullanılması planlanıyor. Çünkü engebeli bir arazide düz bir zemin oluşturmak için ‘baciullus pasteurii’ çok uygun.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem ucuz, hem doğa dostu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Bacillus Pasteurii’nin en güzel tarafı ise inşaat sırasında zemine zerk edilebileceği gibi, tıpkı bir aşı gibi bitmiş binaların zeminine de vurulabiliyor olması. Üstelik Jason DeJong yöntemin bilinen tüm zemin güçlendirme yöntemlerinden, kimyasal yöntemler dahil, daha ucuz olduğunu söylüyor. Hem de doğayı kirletmiyor. Toprağın yapısını bozmadan, aradaki boşlukları dolduruyor yalnızca. Deneyi deprem simulasyon cihazıyla laboratuar ortamında yapılan ve Ulusal Bilim Vakfı’nca finanse edilen araştırmanın adı ise ‘Microbially Induced Calcite Precipitation’, Yani MICP. Mikrobik yolla harekete geçirilmiş kalsit çökeltisi diye çevirilebilir. Jason DeJong, geçtiğimiz on yıllarda jeosentetik malzemelerin ve sulu harç kullanımının dramatik bir şekilde arttığını belirterek, “Bu malzemeler yer altı sularına ve toprağa ciddi toksik zararlar veriyor. Örneğin harcın içindeki malzemeler topraktaki PH seviyesini suni olarak yükseltiyor.” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mevcut teknoloji yetersiz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Geoteknik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kutay Özaydın, bakteri kullanımının uygulamaya geçilirse çok iyi olacağını belirtiyor. “Mevcut teknoloji zemin boşluklarını doldurmaya yetmiyor. Çünkü iri çimento daneleri zemindeki ince kum tanelerinin arasına giremiyor.” diyen Özaydın, zemin ne kadar sert olursa binanın depreme karşı o denli güçlü olacağının da altını çiziyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Zemin Mekaniği ve Geoteknik Mühendisi Prof. Dr. Sönmez Yıldırım da Türkiye’de temel zemininin genellikle ince daneli kum ve kilden oluştuğunu ifade ederek, “Klasik çimento enjeksiyonu ile bu maddenin arasındaki boşlukları doldurmanın olanağı yoktur. Bu durumda kimyasal enjeksiyon tekniklerinin kullanılması gerekirdi ama ülkemizde bu teknikler bile kullanılmıyor çünkü çok pahalı.” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bakteri binayı kurtaramaz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldırım, ‘Bacillus Pasteurii’nin yumuşak zemin yapısını kaya gibi sertleştirmesiyle ilgili olarak da “Biliyorsunuz Azapazarı depreminde yıkılan binalardan büyük bir bölümü zemin sıvılaşmasından yıkılmıştı ama binaların yıkılmasında tek neden temel değil. Çarpık üst yapı nedeniyle de bir çok bina yıkılmıştı.” açıklamasında bulunuyor. İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Cemal Gökçe ise Türkiye’deki binaların zeminini sağlamlaştırmak için bakteri aşılamaktan daha önemli şeylerin olduğunu söylüyor. “Zemin şartlarına uygun bir proje, doğru denetim, standartlara uyma gibi noktalara dikkat edilirse bakteriye gerek kalmaz.” diyen Gökçe, “Ayrıca zemin sağlamlaştırmak için beton dökme ve kazık çakma gibi yöntemler de var. Bina sağlam yapılmadıkça kayanın üstüne bile inşa edilse sonuç farketmez. Bakteri binayı kurtaramaz.” açıklamasında bulunuyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-8121065105230524045?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/8121065105230524045/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=8121065105230524045' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/8121065105230524045'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/8121065105230524045'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/deprem-asisi-bacillus-pasteurii.html' title='DEPREM AŞISI ‘Bacillus Pasteurii’'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-3672840660524557050</id><published>2009-06-29T06:57:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T07:03:08.548-07:00</updated><title type='text'>SAYISAL LOTONUN ŞİFRESİ ÇÖZÜLDÜ</title><content type='html'>ZONGULDAK DEVREK’TE BİR SOKAK HER HAFTA SAYISAL LOTO’DA 5 BİLİYOR. İÇLERİNDE ON BİR KEZ 5 BİLEN BİLE VAR!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6/49’un DNA şifresi çözüldü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrekli emekli nalbur Tuncay Albayrak 13 yıl boyunca Sayısal Loto sonuçları üzerine çalışarak ‘şans’ diye bir şeyin olmadığını ortaya koydu. 211 kombinasyon modeli olduğunu bunların içinde de 10-15 tanesinin devamlı tekrar ettiğini çözen Albayrak, milyarder olmanın formülünü yazdı! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı Ürün Dirier/ urund@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zonguldak’ın baston imalatıyla ünlü şirin kasabası Devrek’teyiz. Ama burada bulunmamızın nedeni ustaların el emeği, göz nuru ile heykel yapar gibi ince ince işledikleri kızılcık ağacından bastonları görmek değil. Sayısal Loto’nun DNA şifresini çözdüğünü söyleyen emekli nalbur Tuncay Albayrak’ı bulmak. Onu kasabanın küçük çarşısında kendi soyadıyla anılan Albayrak Sokak’ta buluyoruz. Eskiden nalbur olan dükkanı şimdi 6/49’un yol haritasını çizdiği bir sayı laboratuarına dönüşmüş. Camekanlar, ‘5 bilmek yüzde 100’, ‘6 bilmek yüzde 92’, ‘Ben bu sevdaya baş koydum, ben bu ömrü feda ettim, aşımdan uykumdan oldum, başka şansın yok peşindeyim’ gibi yazılarla dolu. İçeride ise onlarca klasör, çalışmalarını sürdürdüğü bir bilgisayar, bir masa ve duvara yapıştırılmış sözler var. Konu özetle şu; Albayrak 13 yıl önce başlayan ve bu hafta 600’üncü haftasına giren Sayısal Loto’da çıkan rakamların tesadüf olmadığını çözmüş. 13 yıl boyunca tüm sonuçları not eden Albayrak, hepsini formüle etmiş. Toplam 211 modelde toplamış. En çok tekrar eden 10-15 model olduğunu saptamış. 600 haftanın sonuçlarına bakınca gerçekten de çıkan sayı gruplarının paket halinde düşmüş olduklarını biz de gördük. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3, 8’i seviyooo!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatmaya 13 yıl boyunca tam 23 kez tekrarlayarak tüm modellerden daha çok karşımıza çıkan “bir tek basamaklı sayı+bir 10’lu sayı+bir 20’li sayı+iki 30’lu sayı ve bir 40’lı sayı” modelinden başlayalım. Daha net olsun diye bir örnek de verelim: 5+15+20+32+34+47. Bu model tablolarda da göreceğiniz gibi 6/49’un en popüler dizilimi. Bunu 600 hafta boyunca tam 16 kere tekrarlayan “bir tek basamaklı sayı+iki 10’lu sayı+bir 20’li sayı+bir 30’lu sayı+bir 40’lı sayı”dan oluşan, 5+11+13+24+38+47 şeklinde örneklendirebileceğimiz model takip ediyor. Albayrak, Sayısal Loto’da en çok çıkan rakamlar diye bir şeyin olmadığını, ancak en çok görülen modeller olabileceğini söylüyor. Çünkü belli sayılar birbirlerini çok seviyormuş da ayrılamıyormuş gibi adeta birlikte hareket ediyor. Albayrak bu sayıları da deprem haritası diye adlandırdığı tabloda gösteriyor. Örneğin 13 yıl boyunca 3 ile 8 on kere birlikte düşmüşler. 4 ile 5 ise aralarında bir dargınlık olacak ki yalnızca bir kez birlikte yakalanmışlar. 11 ile 16 da birbirini çok sevenlerden. Buna karşılık 11 ile 19 hiç aynı ikramiyede buluşmamışlar. 21 ile 27 de ayrılamayanlar. Keza 32 ile 33 ve 43 ile 49 da hep aynı anda düşmüşler küreden birisini trilyoner yapmak için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı kuponu oynayın ve sabredin &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 ile 49 arasında 13 milyon 983 bin 816 veri olduğunu söyleyen Albayrak, bu kadar çok kolon oynayamayacağımız için işi deprem haritası ve modeller yardımıyla basitleştirmiş. Çıkardığı formüller sayesinde Albayrak Sokak’ta hemen hemen her hafta bir 5 bilen çıkıyor. Şimdiye kadar 6’yı bulamamışlar ama umutları var. 5 bilerek birkaç milyara eyvallah diyorlar şimdilik. Genellikle de grup olarak oynuyorlar; 10-15 kişi bir araya gelip ortak kupon dolduruyorlar. Albayrak da herkese bunu öneriyor. “Örneğin deprem haritasından bir çift sayı seçtiniz. Tablodan bu sayıların yanına yazabileceğiniz rakamları belirleyin ve her bir kolona seçtiğiniz çift sayı aynı kalmak üzere diğer sayıları değiştirerek işaretleyin. Mesela 1-9 arası tüm sayıların hepsini indirin. Bu yüzden çok kolon oynamanız gerekecek, o yüzden diyorum ki paylaşımcı olun, birlikte oynayın; esnaflar, doktorlar, avukatlar arkadaşlarıyla bir araya gelip oynasınlar” diyor. Kesinlikle oynadığımız kuponu değiştirmememiz gerektiğini söyleyen Albayrak, “İşin sırrı aynı kuponu oynamakta. Bakın geçenlerde biri dört yıl aynı kuponu oynayıp bir buçuk trilyonu kazandı. Kendinize belli bir model seçip kombinasyonlarını oynadığınız zaman kesin birkaç yıl içinde büyük ikramiyeyi kazanırsınız” diye konuşuyor. Sayısal Loto’da 6’yı tutturmayı bir tür yatırım olarak gören Albayrak, sabredenin muradına ereceğinde ısrarlı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albayrak kısa süre öncesine kadar tüm verileri eliyle yazıyormuş. Ancak arkadaşı memur Yaşar Küçük’ün kendisine bilgisayarda Excel programını öğretmesinin ardından işleri kolaylaşmış. Televizyonda çekilişleri izlerken ilk birkaç rakamdan sonra gelecek diğer sayıları tahmin edebildiğini anlatan Albayrak, hiçbir şeyin şans olmadığı görüşünde. Şimdiki hedefi ise Milli Piyango’nun genetik şifresini çözmek ve Guinnes Rekorlar Kitabı’na girmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sokakta 5 bilmeyen yok&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albayrak Sokak’ta kime sorsanız mutlaka 5 bilenlerden biri çıkıyor. Tuncay Albayrak dahil bakkal, Sayısal Loto Bayii, hamamcı, tuafiyeci, çaycı…Burada herkes en az beş, altı kere 5 bilmiş. Bu sokakta bulunan Sayısal Loto Bayii’nin duvarları da Albayrak’ın şemalarıyla dolu. Herkes buradaki verilerden faydalanıyor. Bayii’nin sahibi Remzi Badur, “Her hafta bir 5 bilen çıkartıyoruz mutlaka” diyor. Camekanlarını 5 bilenlerin kuponları süslüyor. Sokak’ın kumaşçısı ve tuhafiyecisi Nevzat Boz da şimdiye dek yedi kere 5 bildiğini anlatıyor. Genellikle grup olarak oynadıklarını söylüyor ve ekliyor: “6 bizim mahallede dolaştı ama bir türlü birimizde durmadı.” Tekel Bayii Şeref  Kaypak ise en çok 5 bilenlerden biri. En son 6 bin 500 YTL kazanmış. Kuyumcu Sabri Saraç, Bakkal Fahri çavuş, çaycı Güney Bükrü ve beyaz eşyacı Feridun Bora da beş, on kere 5’i tutturmuş olanlardan. Ama içlerindeki en enteresan isim antenci Recai Uzar. Şimdiye kadar Albayrak’ın formülleriyle tüm on bir kez 5’liyi tutturmuş. En son 2 bin 700 YTL kazanmış. Halinden memnun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olasılıklı mı olasılıksız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama bazı sayıların birbirini sevmesinin ve birlikte yola çıkmasının, belli modellerde belli rakamların kendisini göstermesinin nedeni ne olabilir? Belki topların üzerinde yazan rakamlardır. Örneğin 1 yazmak ile 48 yazmak arasında, kullanılacak boya miktarı açısından bayağı bir fark var. Belki de topların her hafta sekiz tüpten küreye aynı sırayla düşüp aynı yöne doğru karıştırılmaları, fizik bilimi bağlamında bir anlam ifade ediyordur. Adam Fawer ‘Olasılıksız’ isimli kitabında, bir bilardo oyuncusunun ıstakanın, topların ve masanın esnekliği, havadaki nem oranı, rüzgar, topa vuruş açısı ve hızı gibi faktörlerin bilgisine eksiksiz olarak haiz olursa, masadaki topların  konumlarının ne olacağını tam olarak bilebileceğini söyler. Olayı bu açıdan da değerlendirmek mümkün. Yeditepe Üniversitesi’nden istatistik profesörü Fazıl Güler ise, topların ağırlığı eşit ise bu verilerin tamamen tesadüfi olduğu görüşünde. “Ama” diyor; “Topların üzerindeki yazı kabartmalarından dolayı çok cüzzi de olsa bir ağırlık farkı var ise sonuçlar etkilenebilir!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Loto tezi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uludağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkan Işığıçok “Değişkenler Arasındaki İlişkilerin Araştırılmasında Nedensellik Testleri ve Bir Uygulama Denemesi” başlıklı doktora tezinde Sayısal Loto’yu incelemiş. Topların çıkma olasılığının eşit olduğunu, bu eşitliği ancak toplardaki aşınmaların ve bir kısmının değiştirilip bir kısmının değiştirilmemesi gibi durumların bozacağını söyleyen Prof. Işığıçok, beş yıl öncesinde yaptığı çalışmalarda, en çok çıkan sayıları 27, 16, 38, 14 ve 20; en az çıkanları ise 23, 31, 33, 42 ve 48 olarak belirlemiş. Bu sayılardan “27” tam 44 çekilişte yer almış. Prof. Işığıçok’un araştırmasına göre 9 hafta 3, 3 hafta da 4 ardışık sayı çekilmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---İkili rakamlar deprem haritası---&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok çıkan 10 ‘tek basamaklı çift’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-8: On kere çıkmış&lt;br /&gt;1-6; 2-5; 2-7: Yedişer kere çıkmışlar&lt;br /&gt;4-7; 1-8; 5-9: Altışar kere çıkmışlar&lt;br /&gt;6-8; 1-4; 2-9: Beşer kere çıkmışlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok çıkan 10 ‘onlu çift’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11-16: On bir kere çıkmış&lt;br /&gt;12-17: On kere çıkmış&lt;br /&gt;12-13: Dokuz kere çıkmış&lt;br /&gt;10-13; 10-16: Yedişer kere çıkmışlar&lt;br /&gt;11-14; 12-16; 12-18; 15-16: Altışar kere çıkmışlar&lt;br /&gt;12-15: Beş kere çıkmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok çıkan 10 ‘yirmili çift’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21-27; 22-23: Yedişer kere çıkmışlar&lt;br /&gt;20-28; 24-25; 25-29: Altışar kere çıkmışlar&lt;br /&gt;20-23; 21-22; 21-26; 23-27: Beşer kere çıkmışlar&lt;br /&gt;20-22: Dört kere çıkmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok çıkan 10 ‘otuzlu çift’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;32-33: Dokuz kere çıkmış&lt;br /&gt;30-38: Sekiz kere çıkmış&lt;br /&gt;30-39: Yedi kere çıkmış&lt;br /&gt;30-35; 31-32; 32-34; 33-38; 34-36; 35-38: Altışar kere çıkmışlar&lt;br /&gt;30-31: Beş kere çıkmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok çıkan 10 ‘kırklı çift’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43-49: Dokuz kere çıkmış&lt;br /&gt;40-44; 40-47; 40-49: Yedişer kere çıkmışlar&lt;br /&gt;41-42; 41-48; 41-49: Altışar kere çıkmışlar&lt;br /&gt;40-46; 44-48: Beşer kere çıkmışlar&lt;br /&gt;42-47: Dört kere çıkmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;---En çok çıkan tablolar---&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TABLO1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 15 20 32 34 47&lt;br /&gt;8 14 21 33 39 41&lt;br /&gt;8 13 20 32 37 42&lt;br /&gt;6 18 26 33 34 41&lt;br /&gt;6 12 24 32 33 44&lt;br /&gt;9 11 23 30 39 45&lt;br /&gt;2 11 22 32 39 40&lt;br /&gt;6 19 28 32 35 47&lt;br /&gt;5 19 29 32 39 40&lt;br /&gt;2 14 21 36 37 42&lt;br /&gt;9 12 29 30 35 40&lt;br /&gt;6 15 23 34 38 41&lt;br /&gt;5 12 23 30 38 41&lt;br /&gt;9 10 28 34 36 45&lt;br /&gt;3 11 20 33 38 46&lt;br /&gt;3 13 27 31 36 42&lt;br /&gt;2 18 21 32 37 48&lt;br /&gt;6 19 22 34 35 41&lt;br /&gt;2 13 22 32 35 41&lt;br /&gt;7 15 25 32 35 48&lt;br /&gt;8 17 26 31 37 45&lt;br /&gt;7 13 23 32 36 49&lt;br /&gt;3 13 23 31 34 46&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TABLO2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 11 13 24 38 47&lt;br /&gt;7 14 15 26 37 48&lt;br /&gt;2 10 13 26 33 47&lt;br /&gt;9 15 17 24 33 46&lt;br /&gt;8 12 17 25 37 42&lt;br /&gt;9 11 13 25 32 45&lt;br /&gt;5 10 12 24 34 44&lt;br /&gt;6 10 19 21 36 41&lt;br /&gt;7 11 16 20 32 44&lt;br /&gt;6 10 14 26 34 49&lt;br /&gt;2 14 19 27 39 43&lt;br /&gt;6 12 16 20 35 40&lt;br /&gt;6 10 16 24 35 44&lt;br /&gt;5 12 15 24 39 45&lt;br /&gt;2 11 17 26 31 46&lt;br /&gt;5 11 16 29 38 48&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TABLO3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 12 21 37 43 49&lt;br /&gt;12 16 23 36 43 49&lt;br /&gt;14 15 26 32 45 46&lt;br /&gt;10 13 26 38 41 49&lt;br /&gt;11 16 21 34 40 49&lt;br /&gt;17 18 24 34 41 49&lt;br /&gt;11 17 27 38 40 41&lt;br /&gt;16 19 26 32 42 43&lt;br /&gt;11 16 28 30 42 48&lt;br /&gt;11 14 28 34 40 45&lt;br /&gt;12 18 29 39 44 49&lt;br /&gt;11 16 23 36 41 44&lt;br /&gt;10 15 27 38 44 48&lt;br /&gt;15 16 23 39 45 47&lt;br /&gt;16 18 22 39 40 49&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TABLO4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 14 16 23 27 43&lt;br /&gt;9 14 16 22 27 48&lt;br /&gt;8 12 13 21 25 47&lt;br /&gt;6 14 17 21 22 46&lt;br /&gt;5 11 14 23 26 44&lt;br /&gt;8 12 17 27 28 44&lt;br /&gt;8 15 16 24 28 49&lt;br /&gt;4 12 17 22 27 44&lt;br /&gt;5 11 14 21 27 43&lt;br /&gt;3 11 16 23 27 49&lt;br /&gt;2 13 14 21 29 43&lt;br /&gt;3 11 16 22 25 45&lt;br /&gt;3 11 19 21 29 47&lt;br /&gt;2 10 19 21 26 47&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TABLO5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 8 16 28 39 40&lt;br /&gt;4 7 10 21 37 49 &lt;br /&gt;5 8 11 25 34 48&lt;br /&gt;1 9 10 23 30 48&lt;br /&gt;1 6 14 27 39 49&lt;br /&gt;7 8 18 23 33 42&lt;br /&gt;3 8 14 25 36 40&lt;br /&gt;2 4 16 26 34 43&lt;br /&gt;2 7 12 25 39 40&lt;br /&gt;7 8 10 24 31 47&lt;br /&gt;5 9 18 28 38 46&lt;br /&gt;6 8 18 26 31 46&lt;br /&gt;3 4 16 23 39 40&lt;br /&gt;6 8 18 24 39 49&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-3672840660524557050?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/3672840660524557050/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=3672840660524557050' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/3672840660524557050'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/3672840660524557050'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/zonguldak-devrekte-bir-sokak-her-hafta.html' title='SAYISAL LOTONUN ŞİFRESİ ÇÖZÜLDÜ'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-231325520600708810</id><published>2009-06-29T06:49:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T06:52:45.197-07:00</updated><title type='text'>BENZER BENZERİ İYİLEŞTİRİR: 200 YILLIK TEDAVİ: HOMEOPATİ</title><content type='html'>CHARLES DICKENS, GOETHE, MARIA THERESA, TINA TURNER, DAVID BACKHAM, GHANDI, PRENS CHARLES VE BILL GATES’İN ORTAK YÖNÜ…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Similia similibus currente”*&lt;br /&gt;                          * Benzer benzeri tedavi eder&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı 200 yıldır hastalığı kendi benzerinin tedavi ettiğini biliyor. Türkiye’de uygulama alanı olmayan ve pek bilinmeyen homeopatik tedavi yöntemi, Avrupa ülkelerinde ve ABD’de tıp fakültelerinde okutuluyor, ilaçları sigorta tarafından karşılanıyor. Geçen yıl kurulan Türkiye Homeopati Derneği, konvansiyonel tıpta tedavisi olmayanlar dahil tüm hastalıklarda kullanılabilen bu tedavi yöntemini tanıtmak için çalışıyor. Homeopatik tedavide hastalıklar için değil hasta için ilaç bulunuyor. Tek bir ilaç!   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER / urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1700’lerin sonunda Almanya’da Samuel Hahnemann adında bir doktor tıbbi tedavi yöntemlerini suçlayan makaleler yazıp duruyordu. Özellikle hacamat, bağırsakların yıkanması ve ne olduğu bile tam anlaşılmamış ilaçların bedene tıkıştırılmasını barbarlıkla bir tutuyordu. Bu makaleler ona tıp çevrelerinden ve eczacılardan pek çok düşman kazandırdı. Hahnemann sonunda hekimliği bıraktı. Geçimini ise tıp ve kimya kitaplarını çevirerek sağlamaya çalışıyordu. 1790 yılında İskoç Dr. William Cullen’in “Materia Medica” adlı kitabını Almanca’ya çevirirken “Chinarinde” (kınakına) bölümü dikkatini çekti. Bitkinin kabuğunun içerdiği tanen maddesi sayesinde sıtma hastalığına karşı kullanılabileceği belirtiliyordu. Hahnemann bu bilgiyi şüpheli buldu çünkü daha çok miktarda tanen maddesi içeren bitkilerin sıtmaya karşı hiçbir etkiye sahip olmadıklarını biliyordu. Kınakına bitkisinin etkilerini daha iyi anlayabilmek için kendi üzerinde denemeye karar verdi. İlacı aldıktan kısa bir süre sonra, sıtma hastası olmadığı halde, vücudunda tipik sıtma belirtileri oluştuğunu saptadı. Belirtiler birkaç saat sonra yok oluyor, yeni bir doz aldıktan sonra yeniden ortaya çıkıyordu. Hahnemann bitkiyi yakın çevresindeki kişiler üzerinde de denedi. Daha sonra bu araştırmalara Belladonna (Güzelavratotu) ve Arsenicum album (Arsenik) gibi  zehirli maddelerle devam etti. Hahnemann’ın keşfettiği şey müthişti! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çivi çiviyi söker, dinsizin hakkından…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı insanlara yüksek dozda verildiğinde bir hastalığın semptomlarını yaratan maddeler, hasta olan insanlara “çok çok düşük dozda” verildiğinde iyileştirici bir etki yapıyordu. Bu Hipokrat’ın “similia similibus currente” yani “benzer benzeri tedavi eder” sözleriyle açıkladığı benzerlik prensibiydi. Rönesans’ta Paraselsus da bu prensipten söz ediyordu. Çinlilerin, Hintlilerin, Mayaların ve Kızılderililerin de kültürlerinde var olan bir ilkeydi bu. Ünlü Hint destanı Mahabharata’da kahramanlardan biri bir zehirlenmeden kurtulmak için kendini zehirli yılana sokturur örneğin. Hintli Gujarat kabilesinin kuduz olan hastaya, “çivi çiviyi söker” mantığıyla, onu ısıran köpeğin bir kılını kopartıp suyla içirttiği bilinir. Soğukta donmuş birinin karla ovulduğunu da biliriz hepimiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Semptomları yok etmek yerine arttırıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bugün homeopati (homeo: benzer, pathy: acı) dediğimiz bu tedavi yönteminin çalışma mantığı nedir? Homeopati esas olarak vücudumuzun doğal iyileşme tepkilerini harekete geçirir. Örneğin grip olduğumuzda ateşimizin yükselmesinin sebebi, yüksek ateşte mikropların ölecek olmasıdır. Öksürük de mukusun atılmasına yardımcı olur. Semptomlar aslında iyileştirmek için bedenin kendi savunma mekanizmasıdır. Kurtulunması gereken düşmanlar değil! Oysa günümüz tıbbında semptomları yok eden, karşıt etkili ilaçlar kullanılıyor. Homeopatik yaklaşıma göre bu tedavi biçimi bilgisayarın ekran fişini çekmeye benziyor. Ekran kararıyor, bir şey göstermiyor ama bilgisayar aynı şekilde çalışmaya devam ediyor. Homeopatik tedavi ise vücudun iyileşmek için kullandığı semptomları arttırarak bedenin kendini tedavi etme gücünü uyandırıyor. Homeopatik tedaviyi daha iyi anlatabilmek için şöyle bir örnek verelim; uykusuzluk şikâyeti olan bir hasta düşünün, çok gergin ve öyle sinirli ki uzaktan gelen hafif bir ses bile onu rahatsız ediyor. Sağlıklı bir insanı bu duruma getirebilecek bir madde var mıdır? Evet, kahve! Eğer çok sert ve bol miktarda içilirse insanların çoğunda böyle bir etki yaratabilir. Bu yüzden buna benzer semptomlara eşlik eden uykusuzluk, kahvenin homeopatik hazırlanmış bir şekli olan “coffea” ile tedavi edilebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun hafızası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homeopati ilaçlarına “remedy” yani “deva” deniyor. “Remedy”ler bitkilerden, hayvan zehirlerinden, minerallerden, böceklerden ve asitlerden üretiliyor. Bir “remedy” yapmaktaki en önemli nokta ise maddeyi, kendisinden eser kalmayacak kadar seyreltmek. Nasıl mı? Öncelikle etken maddeden bir miktar alınarak bir şişe suda iyice çalkalanıyor. Sonra bu sudan bir damla alınarak yine bir başka bir şişe suda yeniden çalkalanıyor. Bu işlem defalarca tekrarlanıyor. En sonunda suyun içinde bir molekül bile etken madde kalmıyor. Peki nasıl oluyor da “sadece su” diyebileceğimiz bu madde iyileştiriyor? Bunu açıklamak için kullanılan teori, “suyun hafızası teorisi”. Bu teoriye göre su, her çalkalama işlemi sırasında maddenin bilgilerini ezberliyor ve kaydediyor. Su ile şimdiye dek yapılan pek çok deneyin, su moleküllerinin titreşim gibi çeşitli etkiler karşısında değişik şekillere büründüğünü gösterdiğini hatırlatalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organlar değil insanlar hastalanır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homeopatik tedaviye gelince, bu tıp yaklaşımında hastalık değil hasta önemli. Homeopatiye göre organlar değil insanlar hastalanır. Dolayısıyla başı ağrıyan herkese aynı “remedy” verilmiyor. Pek çok kişinin başı ağrıyabilir ama her birinin başının ağrıması için kendine özel bir nedeni vardır. Aspirin herkesteki ağrı belirtilerini ortadan kaldırabilir ama her biri başını ağrıtan nedenle baş başa kalmayı sürdürecektir. Ve bu neden eninde sonunda kendini ifade etmek için başka bir yol bulacaktır. Homeopatik tedaviyi uygulayan doktora “homeopat” deniyor. Homeopat için hastayı tanımak çok önemli. Homeopat hastasına bir “remedy” vermeden önce birkaç saat boyunca onunla konuşuyor. Hastanın çocukluğu, psikolojik durumu, o yaşına kadar geçirmiş olduğu hastalıklar, ameliyatlar, beslenme tarzı, uykusu, alışkanlıkları, sevdiği şeyler, nefret ettiği şeyler, beden duruşu, sosyal çevresinde nasıl tanındığı ve karakteri gibi her ayrıntıyı dikkatle not ediyor. Ve hastanın tüm özelliklerini göz önünde bulundurarak ona göre bir “remedy” veriyor. Genellikle tek bir doz yeterli oluyor. İyileşme en önemli organdan en önemsiz olana doğru bir sıra izliyor. Bu sıralamada beyin vücudun en önemlisi, cilt ise en önemsiz olanı. Bu bağlamda örneğin, bronkiyal astımı olan bir hastada ekzantema görülürse bu tedavinin iyiye gittiğini gösteriyor. Aynı durum bir şizofreni hastasında tüberküloz görüldüğünde veya kalp hastalıkları olan bir hastada artrit görüldüğünde de geçerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Goethe, David Backham ve Prens Charles’ın ortak yönü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir yan etkisi olmadığı Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi tarafından rapor edilen homeopati bugün Avrupa ülkelerinde ve ABD’de oldukça yaygın bir kullanım ağına sahip. Almanya, İngiltere, Hindistan, Pakistan ve Meksika’da homeopati sağlık sisteminin içinde yer alıyor ve homeopati ilaçları sigorta tarafından karşılanıyor. “Remedy”ler eczanelerde satılıyor. Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi (US FDA) araştırmalarına göre yılda 6 milyon Amerikalı homeopati ile tedavi oluyor. Birleşik Devletler Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne (NIH) bağlı Ulusal Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Merkezi (NCCAM) bünyesinde şu anda fibromiyalji, bunama, beyin travmaları ve hücre bozulmalarında homeopatik tedavinin etkileri üzerine çalışmalar yürütülüyor. Homeopati tıp doktorları, hemşireler ve sağlık uzmanları tarafından uygulanıyor. Avrupa ülkelerinde üç-altı yıl arası eğitim veren homeopati okulları olduğu gibi, doktorlar için tıp fakültelerinde homeopati master programları da bulunuyor. ABD’de ise tıp doktorlarına sadece Connecticut, Arizona ve Nevada eyaletlerinde homeopati uzmanlığı verilirken, diğer eyaletlerde homeopati  sertifika programları ile öğretiliyor. Rockefeller’ler, Charles Dickens, Goethe, Maria Theresa, Tina Turner, David Backham, Ghandi, Prens Charles ve Bill Gates homeopatik tedaviye başvurmuş olan ünlü isimlerden. Bu arada şunu belirtelim, homeopati klinikteki başarılı uygulamalarına karşın bilimsel olarak nasıl işe yaradığı ispatlanamadığı için 200 yıldır tartışmalı bir yöntem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tedavisi olmayanlar dahil tüm hastalıklarda kullanılabilir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde ise homeopati henüz bilinmeyen bir tedavi yöntemi. 2008 Eylül’ünde İstanbul’da aile hekimi Dr. Günnur Başar öncülüğünde kurulan Homeopati Derneği bu tedavi yöntemini tanıtmak için uğraşıyor. ECH’nın (European Commitee for Homeopathy) standartları doğrultusunda doktorlara yönelik homeopati kursları düzenleyen dernekte aynı zamanda homeopatik tedavi hizmeti de veriliyor. Homeopatinin tüm akut ve kronik hastalıklar ile ilkyardımda kullanılabileceğine işaret eden Dr. Başar, “Homeopati ayrıca konvansiyonel tıpta tedavisi olmayan ve neden ortaya çıktığı bilinmeyen astım, alerjiler, egzama, sedef, ürtiker, akne, saç dökülmesi, romatoid artrit, osteoartrit, hassas bağırsak sendromu, ülseratif kolit, tüm iltihaplar, migren, baş ağrıları, hipertansiyon, kalp ağrısı (angina pectoris), kronik yorgunluk sendromu, depresyon ve anksiyetede de çok etkili” diyor. Dr. Başar homeopatik tedavide bebekler, çocuklar ve hayvanlar üzerinde çok olumlu cevaplar aldıklarını belirtiyor ve “remedy”lerin ülkemizde de satılması için Sağlık Bakanlığı’ndan izin almaya çalıştıklarını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“22 yılıma üzülüyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;49 yaşındayım ve 27 yaşımdan beri saman nezlesi ve astımla mücadele ediyordum, polen filtresiyle yaşıyordum. Bazen birkaç ay evden bile çıkamadığım olurdu. Geçen yıl Almanya’dan bir arkadaşım kızının polene ve 180 adet gıdaya alerjisi olduğunu, çok çaresiz olduklarını söylemişti. Bir süre sonra arkadaşımdan bir mail aldım, kızının homeopatik tedavi ile tamamen iyileştiğini müjdeliyordu. Apar topar ben de Almanya’daki Just Hintz isimli o doktora gittim. Homeopatik ilaçlar hap ya da iğne şeklinde oluyor. Ben iğne oldum. Tek bir iğneden sonra tamamen iyileştim. 18 yaşında gibi hissediyordum. Bir buçuk ay sonra alerjim yeniden başladı, yine bir iğne yaptırdım ve o zamandan beri neredeyse bir yıldır hiçbir rahatsızlığım yok. 22 yıldır bu hastalığı çektiğim için çok üzülüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gücünü kolerayla ispatladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1831 yılında orta Avrupa’da bir kolera salgını başladı. Hahnemann’ın bu hastalığa karşı önerdiği Champhora (kafur) büyük bir başarı kazandı. 1832’de Londra’daki ilk homeopatik hastane kuruldu. 1854 yılındaki ikinci kolera salgınında, Homeopati hastanesindeki ölüm oranı, Londra’daki öteki hastanelerdekinin yüzde 30 altındaydı. ABD’de ise 1835’de ilk homeopatik tıp okulu Allentown, Pennsylvania’da kuruldu. ABD’de homeopati öylesine kabul görmüştü ki sigorta şirketleri homeopati ile tedavi olanlara yüzde 10 indirim yapıyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Homeopati eğitiminin verildiği bazı okullar şunlar; Kanada’da Laval Üniversitesi, Fransa’da Frenche-Comte, Limoges, Bordeaux ve Lyon Üniversiteleri, İspanya’da Valladolid ve Sevilla Üniversiteleri, ABD’de ise California Los Angeles (UCLA), Arizona, Harvard ve Maryland Üniversitelerinin tıp fakültelerinde sertifika programı olarak, ders olarak veya master programı olarak okutuluyor. Avustralya, Belçika, Hindistan, Kanada, Almanya, İtalya, Yunanistan, İsviçre, İngiltere ve ABD başta olmak dünyanın pek çok ülkesinde de bizdeki yüksek okul seviyesinde ve enstitü bünyesinde yüzlerce homeopati okulu bulunuyor. Bristol Homeopathic Hospital ve Royal London Homeopathic Hospital gibi yalnızca homeopatik tedavilerin sunulduğu hastaneler de bulunuyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-231325520600708810?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/231325520600708810/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=231325520600708810' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/231325520600708810'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/231325520600708810'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/benzer-benzeri-iyilestirir-200-yillik.html' title='BENZER BENZERİ İYİLEŞTİRİR: 200 YILLIK TEDAVİ: HOMEOPATİ'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-671108307221750001</id><published>2009-06-29T06:44:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T06:49:02.440-07:00</updated><title type='text'>BAL ARILARININ DAVRANIŞ MODELİ ARTIK ASKERLİKTEN TIBBA PEKÇOK ALANDA KULLANILABİLECEK</title><content type='html'>BAL ARILARININ ‘KEŞFET-DANS ET-EN İYİYE HÜCUM ET’ MODELİ ARTIK ASKERLİKTEN TIBBA, HER ALANDA KULLANILABİLİYOR &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arım, balım, modelim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada bilinen en seçici türlerden biri olan bal arılarının en iyiyi bulmak üzere yaptıkları araştırma, en iyi ve en uygun kaynak bulunduğu zaman tüm arıların aynı bölgeye hücum etmesi gibi genetik çalışma prensipleri, Kayseri Erciyes Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Derviş Karaboğa’ya ilham kaynağı oldu. Prof. Karaboğa, arıların nektar arama davranışını model alarak Yapay Arı Kolonisi (Artificial Bee Colony- ABC) adında bir algoritma geliştirdi. Amaç en iyiyi en az enerjiyle en kısa zamanda bulmak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvaltı soframızdaki bir kâse balı üretebilmek için arıların kusursuz bir çalışma planı yaptıklarını biliyoruz. Bir kolonideki binlerce arı birbirleriyle uyum içerisinde çalışarak 100 kilometrekarelik arazideki en zengin nektar kaynaklarını bulup çiçek özlerini kovana taşıyor. Ancak arılar buldukları “her çiçekten bal almıyor”. Doğada bilinen en seçici türlerden biri olan bal arıları, en iyiyi bulmak için profesyonel bir araştırma-geliştirme departmanı gibi çalışıyor. En zengin ve kaliteli nektar içeriğine sahip olan çiçek bölgelerini araştırırken, bölgenin kovana uzaklığı, hava koşulları ve günün hangi vaktinde olunduğu gibi parametreleri de göz önünde bulunduruyor. Grup zekâsının en olağanüstü örneklerinden birini sergileyen bal arıları için hedef en iyiye, en az enerjiyi sarf ederek yani en kısa yoldan ulaşmak. Bu hedefe ulaşmak için ortak hareket ediyorlar. Ortak karar verme sürecindeki en önemli arı hareketi ise arı dansı. Arılar zengin nektar bölgesi ararlarken mesafe, nektarın kalitesi gibi bilgileri devamlı olarak kaydediyorlar. Ancak bir öncekinden daha iyi ve uygun bir kaynak bulduklarında geçmiş bilgileri siliyorlar. Bu, mükemmeli arayan bal arılarının en önemli özelliklerinden biri. Yeni bir besin kaynağı bulan arı, koloninin diğer üyelerine haber vermek üzere hemen kovanına geri dönüyor. Kaynağın kovana uzaklığı, doğrultusu, zenginliği gibi gerekli her türlü bilgi ise arı dansında gizli. Bu dans bilginin niteliğine göre değişiyor. Örneğin “daire dansı” kaynağın kovana 15 metreden daha yakın mesafede olduğunu gösteriyor. Arılar 25-100 metre arasındaki besin kaynakları için de “sallanma dansı”nı kullanıyor. Kovana 100 metreden daha uzak kaynaklar içinse kaynağın uzaklığını, koordinatlarını ve niteliğini bildiren “kuyruk dansı” ile iletişim kuruyor. Ancak tek bir arının dansı ile tüm kovan harekete geçmiyor. Öncelikle koloniden bir grup arı öncü olarak işaret edilen bölgeye gidiyor. Bu öncü grup uçuştan döndüğünde onlar da dans ediyorsa o zaman diğer arılar da hedefe doğru uygun adım marş. Bulunan besin kaynağının verimsiz olması durumunda da arılar dans ediyor. Yalnız bu dans isteksizce yapılıyor ve kısa sürüyor. Bu durumda kolonideki sayıları yüzde 5-10 civarında olan kâşif arılar yeni bal kaynakları aramak için yola çıkıyor. Rasgele araştırma yapan bu kâşif arılar, yeni bir kaynak keşfettikleri zaman dans etmek üzere derhal kovanın yolunu tutuyor. Ve bu böyle sürüp gidiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzlerce “en iyi çözüm”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte arıların en iyiyi bulmak üzere yaptıkları araştırma, en iyi ve en uygun kaynak bulunduğu zaman diğer arıların da derhal o bölgeye yönelmesi, Kayseri Erciyes Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Derviş Karaboğa’ya ilham vermiş. Prof. Karaboğa, arıların bal yapmak üzere nektar arama davranışını model alarak Yapay Arı Kolonisi (Artificial Bee Colony- ABC) adında bir algoritma geliştirmiş. Bu algoritma askeri alandan uçuş sistemlerinin kontrolüne, inşaat sektöründen tıp alanına, elektronik devrelerden yapay sinir ağı tasarımlarına, mühendislik sorunlarının çözümünden veri madenciliğine ve fabrikaları tam kapasite çalıştırma programlarına kadar hemen her alanda kullanılabiliyor. Prof. Karaboğa, algoritmanın insan gruplarının doğru ve işlevsel çalıştırılması için de kullanılabileceğini belirtiyor. Amaç tabii ki bir işi en kısa zamanda en verimli şekilde yapıp bitirmek. Türkiye ve dünyadan pek çok üniversitenin de araştırmalarında kullandığı ABC algoritması, en iyiye ulaşmak için milyonlarca olasılığı gözden geçirerek inceliyor. “İnsan zekâsı en çok birkaç tane en iyi çözüm yöntemi bulurken, bu algoritma yüzlerce en iyi çözümü bulabiliyor” diyen Prof. Karaboğa, algoritmayı özetle şöyle anlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâşif arılar milyonlarca olasılık deniyor &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ABC algoritmasının temel aldığı minimal modelde üç çeşit yapay arımız bulunuyor. Bunlar işçi arılar, gözcü arılar ve kâşif arılar. Öncelikle kâşif arılar probleme yönelik olarak rasgele belirlenen çözüm noktalarına yerleştiriliyor ve artık birer kaynakları olduğundan işçi arı durumuna geçiyorlar. Her bir işçi arı elindeki çözümden, diğer arılardan aldığı bilgiler ışığında alternatif çözümler üretiyor. Elindeki çözümden (nektar kaynağı) daha iyi bir çözüm bulduğunda ise diğerini terk edip bu kaynağa yöneliyor. Daha sonra devreye gözcü arılar giriyor ve işçi arıların kaynak hakkında verdikleri bilgileri kullanarak bu arıların gittikleri kaynakların etrafındaki kaynaklara (çözümlere) yöneliyorlar.  Eğer kaynak (çözüm) işe yaramaz ise yapay kâşif arılar başka kaynaklar (çözümler) bulmak üzere yeniden işbaşı yapıyor. Bu aşamalar algoritmik formda,&lt;br /&gt;• İşçi arıları kaynaklara gönder ve nektar miktarlarını hesapla&lt;br /&gt;• Gözcü arıları kaynaklara gönder ve nektar miktarlarını hesapla&lt;br /&gt;• Rasgele yeni kaynaklar bulmaları için kâşif arıları gönder&lt;br /&gt;• O ana kadarki en iyi kaynağı hafızada tut, şeklinde ifade ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABC algoritmasıyla ilgili makaleleri Journal of Global Optimization, Neural Network World, Journal of the Franklin Institute ve International Journal of Electrical Power and Energy Systems Engineering gibi uluslararası, saygın bilimsel dergilerde yayımlanan Prof. Karaboğa, algoritmanın 5 bin parametreli karmaşık problemlerde bile çözüm üretebildiğini söylüyor. Özetlemek gerekirse, gerçek hayattaki her bir çiçek, algoritmada bir çözüme denk geliyor. Yapay arılar bu çözüme ulaşabilmek için mevcut parametrelerle milyonlarca olasılık deniyor. İstenen standartlara en uygun çözüme ulaşıldığında ise kâşif arı diğer arılara haber veriyor ve sistemdeki tüm arılar aynı çözüm üzerinde çalışmaya ve çözümü mükemmelleştirmeye çalışıyor. Ümit vaat etmeyen çözüm olasılıkları üzerindeyse durulmuyor. Daha iyi çözüm bulunduğu an diğerleri derhâl elimine ediliyor. &lt;br /&gt;ABC ile ilgili ilk makalesini 2005 yılında yayımlayan Prof. Karaboğa’nın geliştirdiği bu algoritma artık pek çok üniversite çalışmalarında ve araştırmalarında kullanılıyor. Algoritmanın şimdiye kadar uygulandığı çalışmalardan bazı örnekler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savunmada arı modeli &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kablosuz sensörler: Prof. Karaboğa ve ekibinden Bahriye Baştürk Akay ile Celal Öztürk, özellikle askeri alanda sınır güvenliği sağlamak amacıyla geliştirilen kablosuz sensörlerin enerji problemini çözmek için arı algoritmasını kullanıyor. Kablosuz sensör, bir bölgedeki sıcaklık, nem, ışık, ses, basınç, kirlilik, toprak bileşimi, gürültü seviyesi, titreşim, nesne hareketleri ve fiziksel durum gibi bilgileri ileten bir tür minyatür algılayıcı. Bunlardan milyonlarcası bir bölgeye atıldığında, o bölge hakkında devamlı surette istihbarat sağlanabiliyor. Bu yüzden bu sensörler askeri alanda büyük önem taşıyor. Bu minik aygıtlar kendi aralarında birbirlerine sinyal yollayarak tüm bölge hakkında ana merkeze bilgi aktarımı yapıyor. Askeri alan dışında, nesli tükenmekte olan hayvanların gözlenmesi, hasta takibi, trafik akışının takip edilmesi ve orman yangınlarının tespiti gibi amaçlarla da kullanılabiliyor. Ancak bu sensörlerin en büyük problemi enerji takviyesi yapılamıyor oluşu. Prof. Karaboğa ve ekibi, bu sorunu aşmak için arı algoritmasını kullanıyor. Sensörlerin uygun şekilde yerleştirilmesi ömürlerini uzatıyor. Sensörlerin muhtemel yerleşim durumları gerçek arı dünyasındaki çiçeklerin pozisyonlarına, sensörlerin etki alanlarının toplamı ve sensör sayısının azlığı ise çiçeklerin nektar miktarlarına karşılık geliyor. Nasıl ki arılar fazla enerji sarf etmemek için belli bir güzergâh izleyerek çiçekleri geziyorsa, yapay arılar da sensörler için daha iyi yerleşim alternatifleri arıyor. Sensörler birbirinden uzaklaştıkça daha çok enerji harcamak zorunda kaldıklarından, iyi bir yerleşim planı enerji sarfiyatını minimuma indiriyor. Çalışma halen devam ediyor. Karaboğa algoritmanın çok yüksek hızda seyreden askeri füzelerde de kullanılabileceğini belirterek, “Bu füzelerin navigasyonla ilgili problemlerini anlık çözmesi gerekiyor. Yönlendirilen yere ulaşması için mevcut uçuş parametresini koruması ve çok sayıda parametrenin aynı anda çözülmesi gerekiyor. Uçak sistemleri, dengesiz sistemlerdir. Bilgisayar sistemi olmadan bunlar havada kalamaz. Bunun için sensörlerden gelen parametreler eş zamanlı çözülmeli ve platformun neresine, ne tarz bir tepki uygulanması gerektiği belirlenip, tepki üretilmelidir” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapay doktorlar yolda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veri madenciliği: Günümüzde bilgi teknolojilerinin kullanımının artmasıyla verilerin bilgiye dönüşümü iyice önem kazandı. Özellikle tıbbi alanda bu daha da önemli. Bu amaçla ABC, medikal verilerin hastalık teşhisi ve tahmininde hekime yardımcı olacak karar destek sistemlerinin tasarımına yönelik bir programda kullanılmış. Prof. Karaboğa ve ekibinin gerçekleştirdiği bu uygulamalarda, hastalardan alınan verilerden hastalık çeşitlerinin en doğru şekilde belirlenmesi hedefleniyor. Hastalık çeşitleri çiçeklerin pozisyonlarına karşılık gelirken hastalığın doğru belirlenme oranı da çiçeklerin nektar seviyelerini sembolize ediyor. Bir kişinin ateş, ishal, tansiyon gibi tüm sağlık bilgileri düzenli olarak sisteme girildiğinde, sistem tüm alanlarda uzmanlaşmış bir doktor gibi çalışarak, olasılıklar havuzundan örneğin hastanın kanser olma ihtimalini görerek alarm veriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi çimentoyu arılar buluyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beton karışımı: Erciyes Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde gerçekleştirilen bu çalışmada ise ABC, mükemmel çimentonun formülünü bulmak için kullanılmış. Mukavemeti yüksek ve ekonomik olan çimentonun üretilebilmesi için yapay arılar çimentonun içinde kullanılacak tüm malzemeleri değişik oranlarda karıştırarak milyonlarca olasılık deniyor. Sistem zemin ve katlar için ayrı ayrı çimento formülasyonları üretiyor. Malzemelerin her bir karışım kombinasyonu yapay arılar için alternatif bir çiçeğe karşılık geliyor ve bu kombinasyonun ürettiği beton maliyeti ile kalitesi de nektar miktarıyla ilişkilendiriliyor. İşçi ve gözcü arılar bilinen karışım bilgilerini kullanarak daha iyi karışımları bulmaya çalışırken, kâşif arılar yepyeni karışımları keşfetmeye çalışıyor. Bu çalışma ticari alanda kullanılmak üzere bir paket program haline getirilmiş bile. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşıyıcı çatı sistemleri: ABC algoritması kullanılarak Aksaray Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde yapılan bir çalışmada ise, çelik kafes sistemlerinin taşıyıcılığının mükemmelleştirilmesi sağlanmış. Bu uygulamalarda malzemelerin olası değerleri muhtemel bir çözüme ve dolayısıyla yapay bir çiçeğin pozisyonuna karşılık geliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayısal süzgeç tasarımı: Erciyes Üniversitesi Elektrik Elektronik Bölümü’nde Prof. Karaboğa’nın eşi Nurhan Karaboğa tarafından yapılan bu çalışmada ise ABC, haberleşme sistemlerinde istenmeyen frekansların bastırılması amacıyla kullanılmış. Sayısal süzgeci tanımlayan bir katsayılar dizisi bir yapay çiçeği temsil ediyor, bu süzgecin başarısı ise çiçeğin nektar zenginliği ile orantılı. Gözcü, işçi ve kâşif arılar birlikte çalışarak istenen özellikleri sağlayan en ekonomik süzgeci tasarlamayı başarmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basınç tankı tasarımı: Bu çalışmada da ABC, kullanılan malzemenin kalınlığı, tank uzunluğu, başlık çapı gibi parametrelerin tayininde kullanılmış. Olası farklı tank tasarımları farklı çiçek pozisyonlarına karşılık geliyor. Kâşif arılar farklı yeni tasarımlar bulabilmek için rasgele yeni çiçek arayışındayken, işçi ve gözcü arılar da eldeki çözümlerden faydalanarak daha iyi bir basınç tankı tasarımı arayışına giriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABC algoritması, Hindistan Hyderabad Üniversitesi, Çin Hohai Üniversitesi, Hindistan Jawaharlal Nehru Teknik Üniversitesi, Çin Dalian Teknoloji Üniversitesi, Tayland Asya Teknoloji Enstitüsü, Hindistan Ulusal Teknoloji Enstitüsü ve Meksika Avanzada Ulusal Enformatik Laboratuarı’nda da çeşitli araştırmalarda başarıyla kullanılmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Prof. Derviş Karaboğa’nın ABC algoritması, hakemli bir bilimsel makale sitesi olan ve ancak birkaç bilim insanının referans olmasıyla girilebilen www.scholarpedia.org’da da yayınlanıyor. Prof. Karaboğa bu siteye giren ilk Türk bilim insanı. Arı algoritmasını kullanmak isteyenler http://mf.erciyes.edu.tr/abc adresine tıklayarak programı ücretsiz olarak indirebilirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-671108307221750001?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/671108307221750001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=671108307221750001' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/671108307221750001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/671108307221750001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/bal-arilarinin-davranis-modeli-artik.html' title='BAL ARILARININ DAVRANIŞ MODELİ ARTIK ASKERLİKTEN TIBBA PEKÇOK ALANDA KULLANILABİLECEK'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-6918682621766378566</id><published>2009-06-22T13:12:00.000-07:00</published><updated>2009-06-22T13:15:15.909-07:00</updated><title type='text'>'akıllı' teknolojiler Nasreddin Hoca'nın eseri (bulanık mantık)</title><content type='html'>KAFANIZ MI KARIŞIK? BİR ŞEYE HEM ‘EVET’ HEM ‘HAYIR’ MI DİYESİNİZ GELİYOR? HEM KEMALİST HEM İSLAMCI HEM DE FAŞİST Mİ HİSSEDİYORSUNUZ? SORUN DEĞİL, DOĞRU YOLDASINIZ! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence sen de haklısın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yanımızı saran ‘akıllı’ teknolojilerin aslında Nasreddin Hoca’nın ‘sen de haklısın’ felsefesiyle temellendirildiğini biliyor muydunuz? Yani “Bulanık Mantık” düşünme sistemiyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çamaşırın kirlilik derecesini algılayıp ona göre su ve deterjan kullanan çamaşır makineleri, otomatik vitesli, sıcaklık, basınç ve hıza göre yakıt harcayan araçlar, uçaklardaki otomatik pilot sistemi, ortamda birinin olduğunu hisseden alarm sistemleri, internette yazdığınız kelimeye göre neyi aramış olabileceğinizi tahmin eden arama motorları, el yazısı, parmak izi, görüntü ve ses tanıma sistemleri, “Yüzüklerin Efendisi” filmindeki askerleri gerçekçi gösterebilmek için kullanılan bilgisayar efektleri, kullanıcısının hava sıcaklığı 30-32 dereceyken kendisini 22 dereceye ayarladığını öğrenen klimalar, gidilecek katların sırasını en az enerji ve zamanı harcayacak şekilde belirleyen asansör sistemleri, chat odalarındaki küfür içeriğinin tespitinin sağlanması, nesnenin uzaklığına göre netleme yapabilen fotoğraf makineleri, facebook’ta size benzeyen kişileri bulmanıza yardımcı olan ‘ikiz yüz’ programı ve daha saymakla bitmeyecek birçok ‘akıllı’ teknoloji… Hepsinin yetenekleri birbirinden farklı ama bir ortak noktaları var; Nasreddin Hoca! İnsan sağduyusu, mantığı ve sezgileriyle davranan bu teknolojilerin temelinde Nasreddin Hoca’nın “Sen de haklısın” felsefesi yatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davalıya döner Nasreddin Hoca “Haklısın” der; davacıya döner “Sen de haklısın” der; katip “Hocam hem davalı hem de davacı nasıl haklı olur?” dediğinde katibe döner ve “Sen de haklısın” der. Nasreddin Hoca’nın yüzlerce yıl önce keşfettiği “Bulanık Mantık” ile düşünme sistemi, günümüzün teknoloji, siyaset ve felsefe dünyasının harcını oluşturuyor. Kürt, Ermeni, türban, laiklik, şeriat, parti kapama, doğu-batı çelişkisi gibi sorunlarla kafası allak bullak olmuş ülkemizde “Bulanık Mantık”tan söz etmenin ‘mantıklı’ olacağını düşündük. Peki nedir Bulanık Mantık? Klasik Aristo mantığının ‘bir şey ya kırmızıdır ya kırmızı değildir’ önermesine karşın ‘bir şey hem kırmızıdır hem de kırmızı değildir’ diyerek kafa tutan bir &lt;br /&gt;düşünce sistemidir. Örneğin ‘akıllı’ klimamız havayı sıcak veya soğuk diye ikiye ayırmıyor. Havanın hem sıcak hem de soğuk (yani ılık) olabilme ihtimalini de göz önünde bulundurarak havanın sıcaklık ‘derece’sine göre bir ayarlama yapıyor. Çamaşırın kirlilik ‘derece’sini algılayarak ona göre az, biraz, oldukça, çok veya çok fazla deterjan ile su kullanan çamaşır makineleri de böyle. Kirli veya kirli değil demiyor; kirli ile temiz arasındaki çizelgede ‘kirlilik-temizlik’ derecesi saptaması yapıyor. Yani Bulanık Mantık’ta her şey bir derece meselesi. Nasreddin Hoca ‘sen de haklısın’ derken, herkesin haklı ile haksız arasındaki çizelgede iki kutba da bir derece yakın olabileceğini anlatmak istemiştir. Yani kimsenin yüzde 100 haksız olamayacağı gerçeğini! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1965 yılında Kaliforniya Berkeley Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesi’nde dekan olan, Azeri Türklerden Prof. Lütfi Askerzade tarafından “Bulanık Kümeler” başlıklı bir makale ile bilim dünyasına tanıtılan bu mantık sistemi, bugün başta Japonya olmak üzere teknoloji üreten dev şirketler tarafından kullanılıyor. Bundan etkilenen siyasiler tek bir ideolojiyi değil çok sayıda ideolojiyi birleştirerek kitlelere hitap ediyor. Batı düşünce sistemine ait olan Aristo mantığındaki ‘bir şey ya öyledir ya öyle değildir’ iddiasına karşın, Doğulu kabul edilen Bulanık Mantık ‘bir şey hem öyledir hem de böyledir’ diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu düşüncenin temeli neye dayanıyor? 1900’lerin başında bilim dünyasını birbirine katan Kuantum Fiziği’ne. Meşhur çift yarık deneyi ile tek bir elektronun aynı anda iki yerde birden olabildiği ispatlanınca tüm kafalar karışmıştı. Dünya baştan sorgulanmalıydı. Sorgulandı da! Hem de her şey, matematik bile. Einstein’in ünlü “Matematik  kanunları gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında gerçeği yansıtmazlar” sözü Kuantum Devrimi’nin bir sonucuydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse artık “çamaşır makineleri çamaşırın az kirli olduğunu algılayıp biraz deterjan ve su kullanıyorsa, ben neden A partisine oyumun birazını veremiyorum? Artık matematikçiler biraz 2 ile az çok 3’ü toplamaya başladıysa, ben neden biraz Kemalist, az çok İslamcı, oldukça liberal ve azıcık da faşist olmayayım?” deme zamanı geldi! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İTÜ İnşaat Mühendisliği Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekai Şen &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Teknik Üniversitesi’nde BUMAT’ı (Bulanık Mantık ve Teknolojisi Kulübü) kurdu. Okulda Bulanık Mantık dersleri veriyor ve sınavlarda soruyor. İnternette de konuyu anlattığı videoları bulunuyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir Bulanık Mantık? &lt;br /&gt;-Aslında bu doğal bir mantıktır. Ama 2300 sene önce Aristo bu doğal mantığı basitleştirmek için 0-1’li mantık yani ‘evet-hayır’, ‘beyaz-siyah’, ‘artı-eksi’ gibi iki seçeneği olan bir mantık haline getirdi. “Ya benim dediğim doğrudur ya da doğru değildir” cümlesiyle örnekleyebiliriz. Ama bir insan bir olayda biraz haklı biraz haksız olamaz mı? Siyasetçi arkadaşlarıma da Bulanık Mantık öğrenmelerini tavsiye ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim bundan nasıl etkilendi?&lt;br /&gt;-Öklid geometrisi yerine kesirli geometri denen Fraktell geometrisi kullanılıyor artık. Matematik bile bulanıklaştı. Matematikçiler biraz 2 ile azçok 3’ü toplama derdinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknolojiyi nasıl etkiledi?&lt;br /&gt;-Günlük konuşmalarımızda ifadelerimiz hep bulanıktır. Biraz, az çok, belli belirsiz, hafiften gibi kelimeler kullanırız. Artık çamaşır makineleri de böyle çalışıyor. Sensörlerle kirlilik derecesini algılıyor. Makinenin bir ucundan lazer gönderiyor. Karşı tarafa az ışık düşüyorsa belli ki kir fazla ve bu yüzden ışınlar direkt olarak karşıya geçememiş. O zaman ‘çok kirli’ diye algılayıp ona göre deterjan ve su kullanıyor. Tamamen insan özsezisi, sağduyusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teknoloji ilk nerede kullanıldı?&lt;br /&gt;-İlk Japonya kullanmaya başladı çünkü Batı kültürüne tersti. Doğulu bir mantıktı. Ama 90’lardan sonra mecburen Amerika da kullanmaya başladı. Bugün reklamlarda bir ürünün başına ‘akıllı’ kelimesi getiriliyorsa hepsi Bulanık Mantık ürünüdür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya’da en önemli kullanım alanları nelerdir?&lt;br /&gt;-Mesela trafik sinyalizasyonları. Aristo mantığına göre beş araç da olsa 100 araç da olsa ‘trafik var’dır. Ama Bulanık Mantık’ta çok az, biraz, oldukça, bayağı diye tanımlamalar vardır. Böyle trafik lambaları var. Kuyruğun uzunluğuna göre kırmızının ya da yeşilin süresini kendisi belirliyor. En önemli örnek ise insansız çalışan Tokyo metrosu. Hiç sarsılmadan, freni hissetmeden duruyorsun metroda. Volkswagen de artık sıcaklık, basınç ve hıza göre yakıt yakıt harcayan araçlar üretiyor. Yüzde 20 benzin tasarrufu sağlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUMAT’ta neler yapıyorsunuz?&lt;br /&gt;-Mesela İSKİ’ye iki tane yazılım yaptık. İstanbul’da hangi semtlerin hangi gün ve saatlerde ne kadar su kullandığını belirleyip su dağıtımını ona göre düzenledik. Yüzde 15 su tasarrufu sağladık. Zeytinburnu Belediyesi için de binaların deprem haritasını çıkardık. Ölçümleri “dayanıklı ya da dayanıksız” diye yapmadık; ne açıdan ne kadar dayanıksız olduklarını tespit ettik. &lt;br /&gt;………………&lt;br /&gt;Mehmet Altan &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslen bir istatistikçi ve yıllardır Kuantum Fiziği ile ilgileniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden fizik verilerini düşünce hayatında kullanıyoruz? &lt;br /&gt;-İnsan evreni, doğayı nasıl tanımlarsa, bütün hayatı da onun üstünden kurgular. Örneğin Newton fiziği evrenin makro düzeyde işleyiş yasalarını çıkarmıştı. Adam Smith de iktisadı Newton fiziğinin bir türevi olarak oluşturdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyada siyasiler Bulanık Mantık’ı kullanıyorlar mı?&lt;br /&gt;-Kimse artık dünyada keskin bir taraf olarak çoğunluğu sağlayamıyor. Bu uzun zamandır böyle. Mitterand Fransa’da 1981’de Sosyalist Parti’nin başkanıydı. Bir analiz yaptı ve dedi ki ‘artık işçi sınıfı toplumun egemen unsuru değil, çoğunluğu kapsamıyor, ben bunun yanına ücretlileri de, memurları da koyayım’ dedi. Sonuçta devlet başkanı oldu. Tony Blair de bu mantığın başka bir siyasal uygulamasını yaptı. İşçi Partisi’nin mantığını yumuşattı. Clinton da demokratlarla cumhuriyetçilerin en olumlu yanlarından muazzam bir kitleye gitti. Bush da demokratların olumlu yanlarını benimseyerek yola çıkmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin başarısını bu anlamda nasıl değerlendirebiliriz?&lt;br /&gt;-AKP’nin toplumun çok daha geniş kesimini kapsayabilecek, cumhuriyetçilerle demokratların anlamlı ve yığınlara giden politikalarını bir araya getirmek gibi bir becerisi var. Devrimci, muhafazakar, sosyal demokrat gibi büyük kalabalığın düşünüşünü kendi uygulamasında bir araya getirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP bunu yapamadığından mı başarısız? &lt;br /&gt;-CHP toplumun yeni etkileşimlerinden ve değişimlerinden yeni dersler çıkarmıyor. Gittikçe azalan ve daralan bir şekilde aynı üslubu sürdürüyor. 1930’lu yılların devletçi geleneğin mirasçısı olan bir takım kesimin duymak istediği sloganları söylüyor. &lt;br /&gt;………….&lt;br /&gt;Onarımcılar grubu genel koordinatörü Elektrik Elektronik Mühendisi İsmail Yiğit&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik meslek gruplarından gençlerin bir araya gelerek konu üzerine yapılan çalışmaları Türkçeye çevirdikleri ve yazılar yazdıkları bir grup (www.onarimcilar.net)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık Mantığı siyasette kullanırsak nasıl bir rejim yaratırız?&lt;br /&gt;-Hitler, insanları Aryan ırkından olanlar ve olmayanlar diye ayırırken, Stalin Rusyasında insanlar devrimciler ve karşı-devrimciler olarak sınıflandırılırken ve McCarthy Amerikasında insanlar ya komünist ya da anti-komünist diye tanımlanırken kuşkusuz ki ikili mantık kullanılıyordu. Ülkemizdeki laiklik, Kemalizm, Müslümanlık, irtica vb. kavramlara dair tartışmaların da son derece sığ bir şekilde klasik mantıkla yürütüldüğünün de altını çizmek istiyoruz. Dolayısıyla, Bulanık Mantık esaslı siyasi rejimlerin insanları daha huzurlu ve mutlu yapabileceğini öngörebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık Mantık seçimlerde kullanırsa nasıl bir tablo çıkar ortaya?&lt;br /&gt;- Bulanık Mantık esaslı bir seçim sisteminde ise oyunuzu örneğin üç parti arasında belli yüzdelerde dağıtma imkanınız olacaktır. Bu da daha doğru bir sonuç verecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık Mantık ile tasavvuf benzer özellikler gösteriyor değil mi?&lt;br /&gt;-Kuantum Fiziği ‘çift yarık deneyi’nde bir elektron iki delikten aynı anda geçebiliyor. Bize anlatılan eski hikayelerde de mesela bir insan aynı anda hem İstanbul’da hem de Mekke’de Hac’da olabiliyordu. Kuantum kuramının neresi garip? Bu hikayeleri bilmeyenler için gariptir ama bir Türk için o kadar da şaşılacak bir durum değil. &lt;br /&gt;…………………….&lt;br /&gt;Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Okyay Kaynak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık Mantık temelli sistemler geliştirmek üzerine çalışmalar yapıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulanık Mantık’ı örnekleyebilir misiniz?&lt;br /&gt;-Pazar günü Aristo’nun ikili mantığına göre haftasonu kümesine aittir. Cuma da haftaiçine. Ama gerçek yaşama bakarsak Cuma günü öğlen sonrası itibariyle tatil havasına gireriz aslında, Pazar öğleden sonra da pazartesini düşünmeye başlarız. Pazarın haftaiçi, Cuma’nın da haftasonu kümesine bir aidiyet derecesi vardır yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknolojide ilk nerede kullanıldı? &lt;br /&gt;-Mamdani bu mantıkla çalışan ilk makineyi yaptı, çimento fabrikalarındaki buhar tribünlerinde kullandı. Basınç düşükse biraz aç, az kapa gibi dilsel tanımlayıcılar kullandı. Artık sistemler çok komplike, her biri için matematiksel sistemler üretmek çok zor. Dolayısıyla modele gereksinim duymayan bir denetim yaklaşımı çok daha kolay geliyor insana. Bulanık Mantık temelli denetleyiciler de bunu yapıyor. Uzman bir kişinin size söylediği kurallardan ve insan sezgisinden kaynak alıyor. Yani sözel sembollerden faydalanıyor. İnsansız hava araçlarında da, Google’da da Bulanık Mantık kullanılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda çalışmalarınız var mı?&lt;br /&gt;-Çok uzun yıllardır çalışıyoruz bu konu üzerine. Abs fren sistemlerine bir uygulamamız var mesela ve bu yıl sunacağız. Tekerlekle yol arasındaki tutunmayı maksimuma çıkardık. Yani lastik yolun durumunu kavrayıp ona göre davranıyor, kayganlık azaltılıyor. Amaç en güvenli bir şekilde arabayı durdurmak. İnsansız hava araçlarının otonom uçması konusunda da Hava Harp Okulu’ndaki bazı subaylarla yaptığımız çalışmaları yayınladık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfi Askerzade’nin makalesi, 1960’ların sonlarına kadar bilim çevreleri tarafından kabul görmemiş ve hatta ABD Kongresi’nde ABD Ulusal Bilim Vakfı kaynaklarının boşa harcanmasına örnek olarak anılmıştı! 70’lerde ise Japon ve Avrupalı bilim adamları tarafından mühendislik uygulamalarında kullanılan kuram hızla gelişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çift yarık deneyi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1927’de de Clinton Davisson ve Lester Germer tarafından elektronlar üzerinde yapılır. Deneyde tek bir elektron iki dikdörtgen yarıktan geçirilerek, yarıkların arkasındaki ekrana yansıtılır. Elektronun yarıklardan birinden geçmesi beklenirken o her iki yarıktan da aynı anda geçer ve ekranda sıralı aydınlık ve karanlık şeritlerden oluşan bir girişim yani dalga deseni ortaya çıkarır. Bilim adamları böyle mucizevi bir şeyin nasıl olabileceğini anlamak için bir sonraki deneyde yarıklara gözlem aleti yerleştirir. Gözlem aletinden evvel ekranda dalga deseni oluşturan elektron bu kez normal bir madde gibi (parçacık) davranır. Yani tek bir yarıktan geçer. Yani madde biz ona baktığımızda sanki bunu anlıyor ve ‘bir yerde, bir şekilde’ görünmek üzere kılık değiştiriyor. Washington Üniversitesi’nden matematikçi Thomas McFarlane’e göre dünyanın görüntüsü sadece bir illüzyon. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuantum bilgisayarlar yolda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;0 ve 1 yani var ya da yok mantığına göre çalışan günümüz bilgisayarlarının yerine yakında kuantum bilgisayarları geliyor. Bit yerine ‘Kübit’lerle çalışacak kuantum bilgisayarları üzerine çalışmalar sürüyor. Bu bilgisayarlarda çok daha fazla bilgiyi işlemek mümkün olacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-6918682621766378566?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/6918682621766378566/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=6918682621766378566' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/6918682621766378566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/6918682621766378566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/akll-teknolojiler-nasreddin-hocann.html' title='&apos;akıllı&apos; teknolojiler Nasreddin Hoca&apos;nın eseri (bulanık mantık)'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-4894295886831873476</id><published>2009-06-10T05:39:00.000-07:00</published><updated>2009-06-10T05:41:26.276-07:00</updated><title type='text'>HİTLER'İN SUYU GENÇLİK İKSİRİ</title><content type='html'>RUS BİYOKİMYACI, NÜKLEER REAKTÖRLERDE KULLANILAN ‘AĞIR SU’YUN GENÇLİK İKSİRİ OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hitler’in suyu gençlik iksiri! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hitler’in atom bombası yapımında kullanmak için peşine düştüğü ve uğruna Norveç’i işgal ettiği ‘ağır su’, Rus biyokimyacı Dr. Mikhail Shchepinov’a göre efsanelere konu olan gençlik iksiri! Kimyasal adı döteryum olan bu gençlik suyu, Dr. Shchepinov’un yaptığı deneylerde meyve sineklerinin ve iplik kurtlarının ömrünü yüzde 30 oranında arttırdı. Dünyadaki suların 6666’da 1’ini oluşturan ‘ağır su’ yaşlanmaya ve yaşlılık hastalıklarına sebep olan serbest radikallerin hücreleri tahrip etmesini engelliyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazi orduları 9 Nisan 1940 tarihinde Norveç’i işgal etti. 2. Dünya Savaşı yıllarındaki bu işgalin en önemli sebeplerinden biri, ülkenin güney dağları arasındaki Rjukan’da bulunan Vemork Hidroelektrik Santrali’ni ele geçirmekti. Santralde üretilen ‘ağır su’, atom bombası çalışmaları yapan Naziler için çok önemliydi. Kimyasal adı döteryum (Deuterium Oxide) olan bu su, Hitler’in iştahını kabartıyordu. Günümüzde de doğal uranyum kullanılan nükleer reaktörlerin çalıştırılabilmesi için başrol oynayan ‘ağır su’, müttefik devletlerini de harekete geçirmişti. ABD ve İngiltere Almanya’nın atom bombası çalışmalarını sabote etmek için santrale defalarca saldırılar düzenledi. İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne (RAF) bağlı uçaklar, 18 Ekim 1942 günü, Norveç’in SOE (Special Operations Executive/Özel Operasyonlar Birimi) komandolarını, söz konusu tesisi sabote etmek amacıyla görevlendirdi. İlk deneme başarılı olamadıysa da 28 Şubat 1943 günü Norveç komando birimlerinin ortak “Gunnerside Operasyonu” ile ‘ağır su’ üretimi yapan Rjukan’daki elektroliz birimi tahrip edildi. Naziler bu saldırılarda 500 kilo ağır su yitirdi. Ardından, ABD Sekizinci Hava Kuvvetleri’ne bağlı 388 adet B-17 ve B-24 bombardıman uçağı 16 Kasım 1943 günü aynı tesise başka bir saldırı düzenledi. Hava saldırısı elektroliz yapısına çok az zarar verebildi ancak çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bu olayın ardından Naziler, kalan stokları 1944 yılında Almanya’ya naklettiler. Son olarak, 20 Şubat 1944’de Norveç direnişinin başarılı bir saldırısıyla, kalan ‘ağır su’ stoğunu Almanya’ya nakleden gemi tahrip edildi. Tüm bunlar da Nazilere nefes kesici atom bombası üretimi yarışında zaman kaybettirdi. Onların yitirdikleri bu zaman, ABD’nin Manhattan Projesi çerçevesinde Los Alamos Bilimsel Laboratuarı’nda yürütmekte olduğu atom bombası üretme çalışmalarına yaradı. Bilimkurgu filmlerini aratmayan bu olaylar, 2003 Fransız yapımı “Bon Voyage” ve 1965 Hollywood yapımı “The Heroes of Telemark” adlı filmlere de konu olmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sineklerin ömrü yüzde 30 arttı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Hitler’in Norveç’i işgal etmesinin ardındaki en büyük sebeplerden biri olan ‘ağır su’ yani döteryum, günümüzde bilimin dikkatini çok başka bir sebeple üzerine çekmiş durumda. Rus biyokimyacı Dr. Mikhail Shchepinov, ‘ağır su’yun efsanelerde geçen ‘gençlik iksiri’ olduğunu iddia ediyor. Oxford Üniversitesi’nin eski bilimadamlarından Mikhail Shchepinov, çeşitli üniversitelerden bilim insanlarını bir araya getirdiği Retrotope adlı laboratuarında bu gençlik suyu üzerine araştırmalar yapıyor. Biz de bu modern zaman Lokman Hekim’ine ulaştık ve çalışmaları hakkında kendisinden bilgi aldık. Ağır su üzerine çalışmaya 2 yıl önce başladığını söyleyen Shchepinov, “Şimdiye kadar iplik kurtları ve meyve sineklerini az miktarda döteryum ile besleyerek ömürlerini yüzde 30 oranında arttırmayı başardık” diyor. ABD Los Altos Hills’de ve İngiltere’de Oxford’da bulunan Retrotope laboratuarları, insan üzerine de çalışmalar yapmayı sürdürüyor. Moskova’daki Biyoorganik Kimya Enstitüsü ve Belarus Minsk State Üniversitesi ile ortak çalışma anlaşması imzalayan Retrotope’un bünyesinde, Newyork Albert Einstein Tıp Okulu’ndan Jan Vijg ile Kaliforniya Üniversitesi’nden Cynthia Kenyon da bulunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nötronun mucizevi ağırlığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ‘ağır su’ nam-ı diğer döteryum nedir? Suyun kimyasal açılımının H2O olduğunu yani iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluştuğunu herkes bilir. ‘Ağır su’ ise hidrojen atomunun bir izotopu yani başka bir versiyonu olan ‘döteryum’dan oluşuyor. Kimyasal açılımı da D2O. Bildiğimiz hidrojen atomu bir proton ve bir elektrondan oluşuyor. ‘Döteryum’ ise bir proton ve bir elektronun yanı sıra çekirdeğinde bir de nötron taşıyor. İşte suyu ‘ağır’ ve mucizevi hale getiren bu bir tanecik nötron. Görünümü suya benzeyen ‘döteryum’ normal sudan farklı olarak birazcık tatlı. Ayrıca ‘ağır su’dan oluşan buz küpleri normal suda batıyor. Yeryüzünde bulunan hidrojenin yüzde 0.015’i ‘döteryum’dan yani ‘nötronlu hidrojen’den oluşuyor. Başka bir matematikle dünyadaki suların 6666 birimde 1 birimi döteryum içeriyor. Kaynama ve donma noktaları sudan farklı olan ‘döteryum’, çeşitli elektroliz yöntemleriyle normal sudan ayrıştırılabiliyor. En heyecanlı bölüme geliyoruz şimdi. Yani ağır suyu gençlik iksiri yapan şeyin ne olduğuna!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzotop etkisi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu anlatmak için söze serbest radikallerden girmek gerekiyor. Yaşlanmayla ilgili kabul gören en yaygın teori ‘serbest radikal’ teorisi. Bilim dünyası serbest radikallerin yaşlanmaya sebebiyet veren en önemli faktör olduğunu kabul etmiş durumda. Serbest radikaller, hücrelerdeki enerji üretimi sırasında ve bağışıklık sisteminin zararlı mikroorganizmalarla mücadele etmesi esnasında ortaya çıkabildiği gibi, çevre kirliliği, sıcaklık, UV ışınları, işlenmiş gıdalar, alkol, stres, sigara ve reçeteli ilaçlar gibi dışarıdan gelen etkilerle de oluşabiliyor. Genellikle oksijen kaynaklı yani oksidadif serbest radikaller yaşlanmanın sebebi olarak görülüyor. Buna bilim dilinde ‘oksijen paradoksu’ deniyor. İnsana hayat veren oksijen aynı zamanda da hayatı geri alıyor. İronik ama, fazla oksijen alımına sebep olan ağır egzersizler bile serbest radikal oluşumunu tetikleyebiliyor. Elbette vücudumuzda molekülleri tahrip eden bu serbest radikalleri alt edecek bir savunma sistemi var. Ancak yaş ilerledikçe ve hücre dejenerasyonu arttıkça bu sistem de çökebiliyor. Sonuç sadece kırışıklıklarla sınırlı değil; Parkinson, Alzheimer, böbrek yetmezliği, kalp rahatsızlıkları gibi pek çok yaşlılık hastalığı ve bağışıklık sistemiyle ilintili rahatsızlıklar da oksijen kaynaklı serbest radikal tahribatının bir sonucu. En tehlikeli radikal saldırıları ise protein içindeki zayıf karbon-hidrojen bağlarına yapılan saldırılar! İşte ‘ağır su’ denen ve hidrojenin bir izotopu (farklı bir versiyonu) olan ‘döteryum’, bu saldırılara karşı güçlü bir bodyguard görevi üstleniyor. Serbest radikaller hidrojen bağlarını kolayca koparabilirken, ‘kovalent bağ’ yapısı hidrojene kıyasla 80 kat daha güçlü olabilen ‘döteryum’ hattını geçmek son derece zor. İşte Dr. Shchepinov buna ‘izotop etkisi’ diyor. Aslında izotop etkisi 1930’larda keşfedilmiş ancak ne var ki, bu etkiyi gençlik iksiri olarak kullanmak ilk olarak Dr. Shchepinov’un aklına gelmiş. Shchepinov, “Eğer yaşlılık ve yaşlanmaya bağlı hastalıklar serbest radikallerin kovalent bağları tahrip etmesinden kaynaklanıyorsa ve aynı bağlar izotop etkisiyle güçlendirilebiliyorsa, neden zayıf biyomolekülleri serbest radikal ataklarına karşı daha dayanıklı hale getirmeyelim ki! Yapılması gereken döteryumu zayıf olan bağ yapılarına yerleştirmek ve gerisini kimyaya bırakmak!” diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlik ve sağlık için ‘IFood’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Shchepinov 2007 yılında bu çalışmasını Rejuvenation Research Dergisi’ne sunmuş ilk olarak. Böylece bu müthiş fikirden geniş bir kitle haberdar olmuş. Biyoteknoloji girişimcileri Charles Cantor ve Robert Molinari’nin el vermesiyle de Retrotope laboratuarlarını kurmuş. Laboratuarda iplik kurtçukları ve meyve sinekleri üzerine yapılan deneyler ümit vaat ediyor. ‘Ağır su’ ile beslenen bu canlıların ömürleri yüzde 30 oranında uzamış. İnsanlar üzerinde de 10 haftalık bir deney yapılmış. İnsan üzerinde toksik bir etkisi olmadığı bilinen döteryumun insan ömrünü ne kadar uzatabileceği ise uzun yıllar sürecek deneyler sonucunda açıklığa kavuşabilecek. Ancak Dr. Shchepinov, fazla miktarlarda ‘ağır su’yun toksik etkisi olduğunu da belirtiyor. “Memeli hayvanlar üzerinde yaptığımız deneylerin sonuçlarına göre, vücut suyunun yüzde 35’i ‘ağır su’ ile değiştirilirse bu ölümcül oluyor” diyor. Retrotope’da ayrıca ‘ifood’ adlı bir de yiyecek projesi geliştiriliyor. Amaç, yiyecekleri döteryumla zeginleştirerek uzun ömür, gençlik ve sağlık veren gıdalar üretmek! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağır bebekler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızca döteryum değil, karbon, nitrojen ve oksijen gibi tüm atomların ‘ağır izotop’ları kovalent bağ yapısı açısından çok çok güçlü. Karbon atomunun ağır izotopu Karbon-13 gibi... Yeni doğan bebeklerin Karbon-13 bakımından çok zengin oldukları ve annenin vücudundaki tüm Karbon-13 stoğunu fetusa boşalttığı biliniyor. Bu, dünyaya gözlerini yeni açan, savunmasız bebeğin serbest radikal saldırılarına karşı ‘izotop etkisi’nden daha çok faydalanması için mucizevi bir sistem. Bebek farelerin de vücutlarındaki karbonun yüzde 60’ının Karbon-13’ten oluştuğu biliniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kovalent bağ nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki atom arasında bir veya daha fazla elektronun paylaşılması sonucunda, atomların çekirdekleri arasında oluşan bağ.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-4894295886831873476?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/4894295886831873476/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=4894295886831873476' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4894295886831873476'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/4894295886831873476'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/hitlerin-suyu-genclik-iksiri.html' title='HİTLER&apos;İN SUYU GENÇLİK İKSİRİ'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-2562352614281195780</id><published>2009-06-10T05:37:00.000-07:00</published><updated>2009-06-10T05:39:26.283-07:00</updated><title type='text'>PLAZMA TELEVİZYON TEKNOLOJİSİ BİYOLOJİK SİLAHLARA KARŞI</title><content type='html'>PLAZMA TELEVİZYON TEKNOLOJİSİ BİYOLOJİK SİLAHLARA KARŞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Virüslerle ‘soğuk savaş’ dönemi başladı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gaza enerji verilmesiyle elde edilen maddenin plazma hali biyolojik silah ve virütik hastalıklara karşı yeni bir umut oldu! Virginia Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde konu üzerine çalışmalar yapan Türk fizikçi icat ettiği ‘plazma kalemi’ni ve ‘soğuk plazma’ teknolojisini anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER&lt;br /&gt;urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce ‘plazma’ vardı. Bütün madde ondan türedi. Big Bang teorisine göre evren başlangıçta yoğun bir nokta halindeydi ve birden şiddetle patladı. Bazı bilim adamlarına göre bu bir patlama değil, paralel evrenler arasında bir geçişti. Geçiş ya da patlama, birkaç saniye içinde evren o kadar yüksek bir enerjiye sahip oldu ki tümüyle plazma hale geçti. Plazma halden genişlemeye ve soğumaya başlayan evrende galaksiler, gezegenler oluştu, okyanuslar, kıtalar meydana geldi. Yani hammaddemiz ‘plazma’ idi. Bilim insanları bir gaza yeterli miktarda enerji vererek plazma elde edebiliyor günümüz teknolojisiyle. Plazma televizyonlar, florasan lambalar ve plazma klimalar bu teknolojinin kullanıldığı bazı örnekler. Ama bilim gözünü şimdi biyolojik silah yapımında kullanılan ve AIDS, Kuş gribi, Deli dana, Sars gibi salgınlara neden olan virüsleri plazma teknolojisiyle yok etmeye dikmiş durumda. Bu konuda en önemli çalışmalar dünyanın tek biyoelektrik araştırma merkezi olan Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Virginia Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde yapılıyor. Merkezde ‘soğuk plazmaların farklı biyolojik hücreler üzerindeki etkileri’ni inceleyen araştırma projelerinde görev alan fizik doktoru Tamer Akan, tıpta çığır açan plazma teknolojisini Yeni Yeni Aktüel’e anlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 saniyede dezenfeksiyon&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gaza verilen enerji ile gaz atomlarından elektronlar kopuyor yani gaz atomları iyonlaşıyor. Elde edilen plazma hal içinde çok sayıda radikal içeriyor. Bu serbest radikaller organizmaların savunma mekanizmalarını bozma özelliğine sahip. Plazmalar bir santimetre küp hacimde yarım trilyondan fazla serbest radikal üretebildiği için herhangi bir bölgeyi zararlı maddelerden arıtmak için son derece uygun. Dr. Tamer Akan, yapılan çalışmalarda zatürre, idrar enfeksiyonu, sivilce, mide iltihabı, kan dolaşımı enfeksiyonu, tifo, yiyecek zehirlenmeleri, menenjit, sinüzit ve şarbona etken olan bakterilerin ‘soğuk plazma’ uygulanarak 5-10 saniye gibi kısa bir sürede yok edilebildiğini söylüyor. AIDS, kolera, Ruam hastalığı, veba, çiçek, sıtma, gazlı gangren, tifo ve konserve zehirlenmelerine sebep olan etken mikroorganizmalar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor. Plazma soğutma çalışmalarında üretilen güç kaynaklarının fareler üzerine enjekte edilen kanser hücrelerine de uygulandığını anlatan Dr. Akan, “Böylece ilk kez ilaç ve radyasyon kullanmadan deri kanseri tedavisi yapıldı” diyor. ‘Soğuk plazma’ teknolojisi kanser araştırmaları için de ümit verici görünüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzay gemilerinde de kullanılacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fizik bölümünde öğretim üyeliği yapan ve burada bir de plazma laboratuarı kuran Dr. Akan’ın Amerika’daki merkez ile ortaklaşa çalışmaları devam ediyor. Bu çalışmalar plazmalar ile hastane, karantina bölgesi ve biyolojik silah kullanılmış geniş alanlarda sterilizasyon sağlamak üzerine. Çalışmalar tamamlandığında teknik bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemek için havaalanları ve liman gibi bölgelerde kullanılabilecek. Uzay gemileriyle başka gezegenlerden taşınabilecek mikroorganizmalar da ‘soğuk plazma’ ile yok edilebilecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarbona kesin çözüm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plazmalar klasik sterilizasyon teknikleri ile öldürülemeyen mikroorganizmaları kolayca yok edebilmeleri sebebiyle de önem arz ediyor. “Örneğin deli dana virüsü yüksek ısılarda dahi öldürülemiyor” diyen Dr. Akan, bir başka zorlu bakteri olarak da şarbon etkenini örnek veriyor. Uzun süre normal koşullarda yaşayabilen şarbon bakterisi ‘bacillus anthraksis’, diğer bakterilere oranla güneş ışığı, sıcaklık ve dezenfektanlara karşı çok daha dayanıklı. 10 gram şarbon sporu 1 ton sinir gazı etkisinde. Suda ve toprakta 80 yıl yaşayabilen şarbon ‘soğuk plazma’ teknolojisi ile yok edilebiliyor. 1979’da Rusya’da bir laboratuar kazası sonucu çıktığı sanılan şarbon salgını 64 kişinin ölümüne sebep olmuştu. 1939- 42 yıllarda Japonya, Mançurya’da başta şarbon olmak üzere çok sayıda enfeksiyon hastalığı esirler üzerinde deneyerek pek çok insanın ölümüne sebebiyet vermişti. Japon kuvvetleri İkinci Dünya Savaşı’nda da üzerine şarbon yerleştirilmiş 500 füze başlığı kullanmıştı. Aynı yıllarda İngilizler İskoçya açıklarındaki Gruinard adasında şarbonla deneyler yaparak ada topraklarının 36 yıl boyunca kullanılamaz hale gelmesine neden olmuştu. 11 Eylül 2001’den sonraki terörist saldırılarda da ABD’deki çeşitli kuruluşlara mektuplar ile toz şarbon sporları gönderilmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenli ve ucuz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda ülkemizde meydana gelen çocuk ölümlerine sebep olan hastane virüslerinin de plazmalar ile yok edilebileceğini belirten Dr. Akan, “Soğuk plazma kullanılan bebek küvözleri üretmek üzerine de çalışıyoruz” diyor. Dr. Akan, soğuk plazmaların oda sıcaklığında olmalarından dolayı ısıya duyarlı cihazların sterilizasyonunda da kullanılabileceğini söylüyor. Örneğin insan vücudu içinde hareket eden ısıya duyarlı mikro kameralar veya diğer pahalı tıbbi cihazlar bir hastada kullanıldıktan sonra steril edilemediği için diğer bir hasta üzerinde kullanılamıyor. Yüksek ısı fırınlarında steril edilemeyen pek çok tıbbi, askeri, biyomedikal cihaz ve bilgisayar çiplerinin soğuk plazmalar ile steril edilebilmesi mümkün. Bugünkü teknolojide yüksek ısı kullanmadan sterilizasyon yapan etilen oksit ve gama ışını gibi yöntemler de kullanılmakta. Ancak bunlar toksik ve radyoaktif atık problemleri yanında son derece pahalı ve birkaç gün süren yöntemler. Plazma ile sterilizasyon ise herhangi toksik atık ya da radyasyon etkisi yapmadığı için güvenli, maliyet açısında da oldukça ekonomik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kalemde siliyor &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frank Reidy Biyoelektrik Araştırma Merkezi’nde Dr. M. Laroussi, Dr. X. Lu ve Dr. C. Tendora ile birlikte “Plazma Kalem” adını verdikleri bir cihaz da geliştiren Dr. Akan, “Portatif bir cihaz olan kalem saatlerce insan eline tutulduğunda dahi deri dokusuna herhangi bir zararlı etki yapmıyor. Islak, kuru, metal ve plastik gibi çok faklı ortamlarda kolaylıkla kullanılabiliyor. Lokal kullanımlar için üretilen portatif kalem üzerine çalışmalarımız sürüyor. İleride her alanda bu plazma kalemi görebilirsiniz” diye konuşuyor. Kalem onlarca farklı türde bakteri üzerinde denenmiş, özellikle sivilce oluşumuna sebep olan S.aureus bakterilerine karşı başarı sağlanmış. Plazma kalemlerin kullanım alanına girmesiyle bir boğaz iltihabını dışarıdan 10 saniyelik bir uygulama ile yok edebilmek mümkün olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plazma teknolojisi günümüzde kağıt, otomobil, tekstil ve uçak endüstrisi, elmas ve elektronik çip yapımı, savunma sanayii, kristal büyütme, radar araştırmaları ve uzay teknolojisinde de roketlerin fırlatılmasından yörünge korumasına kadar değişik uygulamalarda kullanılıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-2562352614281195780?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/2562352614281195780/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=2562352614281195780' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2562352614281195780'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2562352614281195780'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/plazma-televizyon-teknolojisi-biyolojik.html' title='PLAZMA TELEVİZYON TEKNOLOJİSİ BİYOLOJİK SİLAHLARA KARŞI'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-7265332311118935786</id><published>2009-06-10T05:24:00.000-07:00</published><updated>2009-06-10T05:37:42.875-07:00</updated><title type='text'>Çaktırmadan hırsızlık; SANAL SU TİCARETİ</title><content type='html'>KOT PANTOLONUNUZDA 10 BİN 850 LİTRE SU VAR; ELİNİZDEKİ BARDAK ÇAYDA İSE 30 LİTRE! SU SAVAŞLARININ HALA BAŞLAMAMASINA ŞAŞIRIYORSUNUZ DEĞİL Mİ? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafınızda litrelerce su var görüyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda Twente Üniversitesi Su Mühendisliği ve Yönetimi bölümünden Prof. Arjen Y. Hoekstra’nın tarım ve endüstride su kullanımı üzerine yaptığı araştırma şaşırtıcı hatta inanması zor gerçekleri gözler önüne seriyor. Ülke ülke, kalem kalem suyun ayak izlerini takip eden Prof. Hoekstra, Yeni Aktüel’in sorularını yanıtladı, hangi ülkenin ne kadar sanal su alıp sattığını rakamlarla açıkladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER,urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalktınız ve ayılmak için bir fincan kahve koydunuz kendinize. Bilin bakalım o bir fincancık kahvenin içinde ne kadar su var? “Bir bardaaak” der dediğinizi duyar gibiyim. Ama yanlış, tam 140 litre su var. Şimdi buzdolabına doğru yöneldiniz. Kahvaltı yapmak için peyniri çıkardınız. Bir tahmin oyunu daha geliyor. O elinizdeki bir kilogramlık peynir paketinin içinde ne kadar su var dersiniz? “…” Yine bilemediniz, tam 5000 litre. Peki sofradaki şu küçük bir dilim beyaz ekmek ne kadar su saklıyor acaba? İnanmayacaksınız ama 40 litre. O kabuklarını soymaya çalıştığınız yumurta ise 200 litre! Şimdi gardrobunuza doğru yöneldiniz. En sevdiğiniz pamuklu tişörtünüzü aldınız giyiyorsunuz. Beraberinde 2700 litre su da sizinle geliyor. Şimdi de deri ayakkabılarınızı ayağınıza geçiriyorsunuz. Dikkat edin ayaklarınız tam 16 bin 600 litre suya batmış halde! Veee dışarı çıktınız, aracınıza bindiniz. Bu metal yığınının her 1 dolarlık kısmı 80 litre su barındırıyor. Siz buna kaç bin dolar vermiştiniz? Artık litrelerin içinden çıkılacak gibi değil. Bu yazdıklarımız da şaka değil, bire bir gerçek. Hollanda Twente Üniversitesi Su Mühendisliği ve Yönetimi bölümünden Prof. Arjen Y. Hoekstra ve ekibinin tarım ve endüstride su kullanımı üzerine yaptığı araştırmaların sonuçları işte bu şaşırtıcı rakamları gösteriyor. Nasıl yani diyorsunuz eminim. Şöyle anlatalım; bir fincan kahvenin içindeki kahve çekirdeklerinin ekilip biçilmesi, yetiştirilmesi, harmanı, toplanması, nakliyesi ve fabrikada işlenmesi sırasında tam 140 litre tatlı su harcanıyor. Prof. Hoekstra buna suyun ayak izi diyor. Yani siz kahve içmek için sadece bir fincan su harcadığınızı sanırken, aslında litrelerce suyu birkaç dakika içinde lakır lakır içip bitiriveriyorsunuz. Alışveriş krizine girip “Şunu da alayım bunu da alayım” derken uçup giden sadece cebinizdeki paralar değil. Küçük bir bluz için kullanılan pamuğun yetiştirilmesi ve işlenmesinde harcanan litrelerce tatlı su da buhar olup hatta daha kötüsü kirlenerek uçup gidiyor. Siz de dişlerinizi fırçalarken musluğu kapattığınız zamanlarda su tasarrufu yaptığınızı sanıp sadece vicdanınızı rahatlatıyorsunuz! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm, ayak izi etiketi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun ayak izi kavramı Prof. Hoekstra tarafından ilk olarak 2002 yılında UNESCO-IHE (UNESCO- Su Eğitimi Enstitüsü) desteğiyle bilim çevresine tanıtılmış. 2008 yılında ise Twente Üniversitesi’ne bağlı olarak açılan www.waterfootprint.org sitesiyle devletlerin, üreticilerin ve sivil toplum kuruluşlarının dikkatini çekme çalışmalarına başlanmış. 2008 yılında meslektaşı Ashok K. Chapagain ile birlikte ‘Globalization Of Water’ adlı bir de kitap yayınlayan Prof. Hoekstra, katıldığı uluslar arası konferanslarda ürünlerin etiketlerine ‘su ayak izi’ değerlerinin yazılması, ayak izi bedelinin fiyatlara eklenmesi, pamuk ve pirinç gibi çok su harcayan ürünlerin ithalatının yalnızca su sıkıntısı olmayan ülkelerden yapılması gibi çözüm önerileri sunuyor. İthalat demişken konunun diğer önemli boyutuna da bir göz atalım. İthalat-ihracat mevzuunda durum gerçekten çok başka bir hal alıyor. Şöyle ki, bazı ülkeler tarım, tekstil ve endüstriyel ürünlerini kendileri üretiyor, üstelik bir de diğer ülkelere ihraç ediyorken, bazı ülkeler su gerektiren ürünleri devamlı ithal ederek kendi öz su kaynaklarını hiç harcamıyor. Bu da ihracat yapan ülkeler üzerinde ciddi bir su sıkıntısı yaratıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhracat her zaman iyi değildir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Almanya, Avusturya, Bahreyn, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Yunanistan, İrlanda, İsrail, Japonya, İtalya, Litvanya, Maritus, Hollanda, Norveç, Portekiz, Katar, Suudi Arabistan, İsveç, İsviçre ve İngiltere gibi ülkeler su izi fazla olan malların yüzde 50-80 oranını ithalatla karşılıyor. Bir kısmı bilinçli olarak kendi suyunu tasarruf etmek amacıyla gıda ve tekstilde ithalata başvuruyor. Üstelik bu ülkelerin hemen hepsi dünya ortalamasının çok çok üzerinde tüketim yapıyor. Bu da ortada ciddi bir bencillik olduğunu gösteriyor. “Kendiminkini harcamam, başkasınınkine acımam” şeklinde özetleyebiliriz bu durumu. Zimbabwe, Zambia, Vietnam, Özbekistan, Türkmenistan, Tanzanya, Sudan, Srilanka, Afganistan, Arjantin, Bangladeş, Bolivya, Brezilya, Kamboçya, Kameron, Çad, Etiyopya, Gana, Endonezya, Kırgızistan, Mozambik ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler de yüzde 100’e yakın oranda kendi su kaynaklarıyla idare ediyor, neredeyse hiç tekstil ve tarım ürünü ithalatı yapmıyor. Amerika Birleşik Devletleri dünyada en çok su ayak izi tüketen ülke olmasına karşın kendisine kızamıyoruz çünkü en azından kendi ekmeğini yiyor. Bizim gibi gelişmekte olan ve su kaynaklarını doğru yönetebilecek pratiğe sahip olmadığı halde ihracat yapan ülkeler de kendi su kaynaklarını heba etmekten başka bir şey yapmıyor. Üstelik ihracat rakamlarının artışına da seviniyor. Kazanılan paraların tükenen su kaynaklarını yerine getiremeyeceğini idrak edemiyor. Sözünü ettiğimiz alışverişe literatürde sanal su ticareti deniyor. Sanal, çünkü bir ton buğday ithal eden ülke, bir ton buğday üretmek için kullanılan suyu da çaktırmadan bedavaya ithal etmiş oluyor. Sanal su ticareti kavramını literatüre sokan isim ise King’s College London’dan İngiliz Prof. John Anthony Allan. School of Oriental and African Studies’te de ders veren Prof. Allan, literatüre kazandırdığı bu kavram ile 2008 yılında Stockholm Su Ödülü’ne de layık görülmüştü.          &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok Avrupa ve ABD iz bırakıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Hoekstra, dünya sanal su ticaretindeki en büyük ihracatçıların Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Asya’nın çoğu ve orta Afrika olduğunu söylüyor. En büyük ithalatçılar ise Avrupa ülkeleri, Japonya, Arap ülkeleri ve Güney Afrika. Prof. Hoekstra’nın çalışmalarına göre en çok su ayak izi tüketen ülkeler Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri. ABD  kişi başına yıllık 2483 metre küp su ile birinci sırada yer alıyor. Uluslar arası ticarette en çok sığır eti, soya fasulyesi, buğday, kakao, kahve, pirinç ve pamuk alınıp satılıyor. Prof. Hoekstra dengesiz ihracat-ithalat ağından dolayı pek çok ihracat ülkesinin nehirlerin kuruması, yer altı ve üstü suların tükenmesi, göllerin kuruması ve tatlı su kaynaklarının azalması gibi sorunlarla karşı karşıya kaldığını söylüyor. Kırmızı et yerine tavuk eti tüketmek, kahve yerine çay içmek, pamuklu kumaş yerine polyester giymek, pilav yerine patates püresi yemek dışında bireysel olarak bir şeyler yapmak da pek mümkün değil açıkçası. Prof. Hoekstra’ya göre tüketicilerin bilinçli hareket etmesi için üretici firmaların ve devletlerin desteği gerekiyor. Bu destek en basitinden ürünlere su ayak izi etiketi konmasını şart koşmayla başlayabilir.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------not: 1 Gm³= 1 000 000 000 000 litre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;……..Tarım ürünüyle en çok sanal su ihraç eden ülkeler……. (Gm³/yılda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD   138,96&lt;br /&gt;Avustralya   68,62&lt;br /&gt;Brezilya   61,01&lt;br /&gt;Kanada   52,34&lt;br /&gt;Arjantin   48,03&lt;br /&gt;Tayland   38,49&lt;br /&gt;Hindistan   35,29&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…….Endüstriyel ürünle en çok sanal su ihraç eden ülkeler ……. (Gm³/yılda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin   45,73&lt;br /&gt;ABD   44,72&lt;br /&gt;Rusya   34,83&lt;br /&gt;Kanada   20,36&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;……Tarım ürünüyle en çok sanal su ithalatı yapanlar…… (Gm³/yılda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya   77,84&lt;br /&gt;ABD   74,91&lt;br /&gt;İtalya   59,97&lt;br /&gt;Çin   49,99&lt;br /&gt;Almanya   49,59&lt;br /&gt;Rusya   41,33&lt;br /&gt;İngiltere   34,73&lt;br /&gt;Fransa   30,40&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;……Endüstriyel ürünle en çok sanal su ithalatı yapanlar…… (Gm³/yılda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD   55,29&lt;br /&gt;Almanya   17,50&lt;br /&gt;İngiltere   16,67&lt;br /&gt;Japonya   16,38&lt;br /&gt;Fransa   10,69&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--------not: 1 m³= 1000 litre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…..En çok su ayak izi tüketen ülkeler…. (m³/kişi başı/yılda) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;USA   2483&lt;br /&gt;Yunanistan   2389&lt;br /&gt;Malezya   2344&lt;br /&gt;İtalya   2332&lt;br /&gt;İspanya   2325&lt;br /&gt;Portekiz   2264&lt;br /&gt;Tayland   2223&lt;br /&gt;Sudan   2214&lt;br /&gt;Kıbrıs   2208&lt;br /&gt;Libya   2056&lt;br /&gt;Kanada   2049&lt;br /&gt;Mali   2020&lt;br /&gt;Papua Yeni Gine   2005&lt;br /&gt;Senegal   1931&lt;br /&gt;Malta   1916&lt;br /&gt;Fransa   1875&lt;br /&gt;Rusya   1858&lt;br /&gt;Suriye 1827&lt;br /&gt;Belçika   1802&lt;br /&gt;Kazakistan   1774&lt;br /&gt;Türkmenistan   1764&lt;br /&gt;Benin   1761&lt;br /&gt;Finlandiya   1727&lt;br /&gt;Küba   1712&lt;br /&gt;İsviçre   1682&lt;br /&gt;İran   1624&lt;br /&gt;Avusturya   1607&lt;br /&gt;Almanya   1545&lt;br /&gt;İsrail   1391&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…..En az su ayak izi tüketen ülkeler…… (m³/kişi başı/yılda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemen   619&lt;br /&gt;Afganistan   660&lt;br /&gt;Somali   671&lt;br /&gt;Etiyopya   675&lt;br /&gt;Namibya   683&lt;br /&gt;Litvanya   684&lt;br /&gt;Çin   702&lt;br /&gt;Kenya   714&lt;br /&gt;Zambiya   754&lt;br /&gt;Guetemala   762&lt;br /&gt;Honduras   778&lt;br /&gt;Kore 845&lt;br /&gt;Nepal   849&lt;br /&gt;El Salvador   870&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…..Kendi kaynaklarından bile daha çok ithal su ayak izi harcayanlar ……&lt;br /&gt;                                               (m³/kişi başı/yılda)&lt;br /&gt;                               Kendi su ayak izi       İthal su ayak izi &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya                         500                        1013&lt;br /&gt;Belçika                              251                        1449&lt;br /&gt;Kıbrıs                                699                        1433&lt;br /&gt;Almanya                           662                          817&lt;br /&gt;İsrail                                 282                         1024&lt;br /&gt;İtalya                              1005                         1190&lt;br /&gt;Malta                                142                        1660&lt;br /&gt;Portekiz                             941                        1214&lt;br /&gt;İsviçre                               284                        1335&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;……………….Bazı gıda ve ürünlerin ayak izi değerleri…………..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 litre süt     1000 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram kırmızı et     16000 litre su&lt;br /&gt;1 fincan kahve     140 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram mısır     900 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram pirinç     3400 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram buğday     1350 litre su&lt;br /&gt;1 elma     70 litre su&lt;br /&gt;1 bardak elma suyu     190 litre su&lt;br /&gt;1 bardak bira     75 litre su&lt;br /&gt;1 dilim beyaz ekmek     40 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram peynir     5000 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram tavuk eti     3900 litre su&lt;br /&gt;1 adet pamuklu tişört     2700 litre su&lt;br /&gt;1 yumurta     200 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram keçi eti     4000 litre su&lt;br /&gt;1 adet hamburger     2400 litre su&lt;br /&gt;Bir otomobilin her 1 doları için     80 litre su&lt;br /&gt;Bir çift deri ayakkabı     16600 litre su&lt;br /&gt;1 portakal     50 litre su&lt;br /&gt;1 adet A4 kağıt     10 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram patates     900 litre su&lt;br /&gt;Bir kadeh şarap     120 litre su&lt;br /&gt;1 bardak çay     30 litre su&lt;br /&gt;1 kilogram şeker     1500 litre su&lt;br /&gt;1 adet kot pantolon     10850 litre su&lt;br /&gt;1 adet pedde 810 litre su&lt;br /&gt;1 adet mikroçipte    32 litre su &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ihracatçılardan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye sanal su ihracatçısı ülkeler arasında yer alıyor. Harcadığı su ayak izi miktarının yüzde 85’ini kendi su kaynaklarından karşılıyor. Kişi başına düşen yıllık su ayak izi rakamı ise 1600 m³. Türkiye’nin tarım ürünü üzerinden yaptığı sanal su ihracatı yılda 9,81 Gm³, endüstriyel ürünle yaptığı sanal su ihracat oranı ise 1,07 Gm³.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-7265332311118935786?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/7265332311118935786/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=7265332311118935786' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7265332311118935786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/7265332311118935786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/caktrmadan-hrszlk-sanal-su-ticareti.html' title='Çaktırmadan hırsızlık; SANAL SU TİCARETİ'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-9089808166566827491</id><published>2009-06-09T12:04:00.000-07:00</published><updated>2009-06-09T12:06:44.060-07:00</updated><title type='text'>KANSERİN ÇARESİ DENİZLERİN ALTINDA MI?</title><content type='html'>PROF. BELMA KONUKLUGİL, KANSERE KARŞI ETKEN MADDE BULMAK İÇİN EGE VE AKDENİZ SULARINDAKİ SÜNGER TÜRLERİNİ ARAŞTIRIYOR!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Denizler altında 20 bin eczane&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okyanus canlılarının düşmanlara karşı savunma, üreme, iletişim ve rekabet için salgıladıkları kimyasallar çaresi olmayan hastalıkların umudu! Belgesellerde izlediğimiz birbirinden renkli ve ilginç sualtı canlılarından elde edilen, biri kanser ilacı olmak üzere 4 ilaç geçen yıllarda piyasaya sürüldü. Yenileri yolda. Türkiye’de de süngerler üzerine çalışmalar sürüyor.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlunun hayal gücü sınırlarını zorlayacak kimyasal bileşikler üreten deniz canlıları, çaresi bulunamayan hastalıkların tedavisi için yeni birer hazine kaynağı! Günümüzde pek çok hastalığın tedavisi bulunsa da, HIV ve viral hepatit gibi virüslerin neden olduğu hastalıklara, ağır mantar hastalıklarına, bazı kanser türlerine ve kalp-damar bozuklukları gibi hastalıklara hala bir çare, kesin şifa veren bir ilaç bulunamadı. Okyanusların henüz çok fazla araştırılmamış, gizemli ve karanlık derinlikleri ise tıbba ışık tutuyor. Okyanuslardaki canlı çeşitliliği ve bu çeşitliliğin ürünü olan milyonlarca farklı kimyasal bileşik farmakologların yeni gözdesi! Pasifik’in, Hint Okyanusu’nun, Karayip sularının, Akdeniz’in, Adriyatik’in vs… binlerce metre derinliklerinde yaşayan canlılar ilaç yapımında kullanılmak üzere yoğun bir şekilde araştırılıyor. Bu araştırmalar özellikle mercan resifleri, algler, süngerler, yumuşakçalar, kabuklular, deniz ejderleri, deniz ısırganları, tunikatlar ve ekinodermler gibi yavaş hareket eden ve hareketsiz canlılar üzerine yoğunlaşmış durumda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareket yoksa bereket var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü hareket kabiliyetleri sınırlı olan bu canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için çok çeşitli kimyasallar salgılamak zorundalar. Düşman saldırılarına karşı savunma, beslenme, iletişim, üreme ve rekabet amacıyla salgıladıkları bu kimyasallar suda seyreltik halde bile çok etkili! İşte bu nedenle bu bereketli kimyasallar ilaç yapımı için umut vaad veriyor. 90’lı yıllarda önem kazanan ve son yıllarda yoğunlaşan ‘deniz canlılarından tıbbi amaçlı bileşik eldesi’ çalışmaları Avustralya, Kanada, Japonya, ABD, Kore, Mısır, Avrupa ülkeleri ve daha dünyanın pek çok yerinde hızla sürüyor. Bu konuda en yoğun araştırma yapan kurumlardan Avustralya Harbor Branch Oşinografi Enstitüsü’nden bir ekip, yıl boyunca deniz altıyla gezerek yeni canlı türleri arıyor. Amerika Ulusal Kanser Enstitüsü, araştırmacılara ciddi yardımlarda bulunuyor ve sponsor oluyor. Ancak tüm bu hıza ve yoğunluğa karşın şimdiye dek yalnızca dört ilaç piyasaya sunulmuş durumda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasada 4 ilaç var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki 2007 yılında satışı başlayan, piyasada Yondelis ismiyle bulunan bir kanser ilacı. Tunikatlardan yani tulumlu deniz canlılarından elde edilmiş. Bir gramı için bir ton tunikat gerekiyor. İkincisi, 2004 yılında Prialt adıyla piyasaya sunulan ve bir salyangozdan elde edilen ilaç. Prialt morfinden çok daha etkili ve yan etki oluşturmuyor, nöropatik ağrılarda ve iltihap giderici olarak kullanılıyor. Üçüncüsü ise bir anti aging kremi. Ünlü bir kozmetik firması tarafından 2000 yılında Resilience Lift adıyla piyasaya sunulan, ‘pseudopterogargia elisabethae’ adlı bir yumuşak mercan türünden üretilen bir krem. Sonuncu olarak da bir sünger türünden elde edilen ve iltihap önleyici etki gösteren ve 2004’de satışı başlayan ‘manoalide’ adlı bileşiği ilaç piyasasına girmiş deniz kaynaklı ürünlere örnek olarak verebiliriz. Bunların yanı sıra sitotoksik (tümöre karşı hücre zeyirleyici), antibiyotik, anti kanser, anti viral, iltihap giderici ve yara iyileştirici etkileri, Alzheimer, şizofreni, Parkinson ve astıma karşı etkinlikleri saptanmış, piyasaya sürülmek üzere klinik testlerinin son aşamasında olan onlarca deniz canlısı var. Deniz canlılarından elde edilen bileşik sayısı her yıl yüzde 10 artıyor. Ancak bunlar hemen ilaç olarak piyasaya sunulamıyor çünkü bu bileşiklerin çoğu yararlarının yanı sıra zararlı etkilere de sahip. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kansere karşı Türkiye süngerleri araştırılıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas konumuza gelelim, Türkiye’de de kansere karşı etkili deniz canlısı bulma konusunda çalışan bir akademisyenimiz var. Ankara Üniversite Eczacılık Fakültesi’nden Prof. Dr. Belma  Konuklugil. 2005 yılında TÜBİTAK’ın desteğinde, Almanya Düseldorf Farmasötik Biyoloji ve Biyoteknoloji Enstitüsü ile ortak bir projeye başlayan Prof. Konuklugil, ‘ülkemizde yaşayan süngerler ve bunlardaki etken biyoaktif maddelerin ortaya çıkarılması’ üzerine çalışıyor. Şimdiye kadar Akdeniz ve Ege sularından 40 sünger türü çıkarılmış. Çıkarılan süngerler teşhis için Hollanda Zooloji Müzesi’ne gönderiliyor. Amaç sitotoksik etki gösteren ve kansere karşı kullanılabilecek süngerleri bulabilmek. Şimdiye kadar çok önemli bir bulguya rastlanamamış ama çalışmalar sürüyor. Haziran ayında TÜBİTAK projesinin biteceğini belirten Prof. Konuklugil, “Çalışmamız için AB’ye başvurduk. Büyük ihtimalle Haziran’dan sonra AB fonuyla araştırmalarımızı sürdüreceğiz. En büyük amacımız deniz kıyısında bir laboratuarımızın olması. Çalışmalarımız daha da kolaylaşır” diyor. Bilim dünyasının su altına yönelmesinin nedenini “Çünkü okyanuslarda karadakine kıyasla çok daha fazla canlı, haliyle de kimyasal bileşik bulunuyor. Karada 17 temel canlı türü varken, bu sayı denizde 32 adet” diyerek açıklayan Prof. Konuklugil, tıbbi amaçlı bileşik eldesi için şimdiye kadar denizlerden yaklaşık 10 bin canlı türü izole edildiğini belirtiyor. Prof. Konuklugil çalışmalarına süngerler üzerinde başlamalarının nedenini ise şöyle anlatıyor;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süngerin silahı hücre öldürücü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üzerinde araştırma yapılmış sünger türlerinin yüzde 10’undan fazlası hücreyi zehirleyici (sitotoksik) özellik göstermiş. Süngerler savunma amaçlı sitotoksik etki geliştiriyorlar. Bu da yeni ilaçların üretimi için umut verici olarak kabul edilebilir. Deniz canlıları üzerine ilk çalışmalar tek tük de olsa 1950’lere kadar gidiyor aslında. 1950’lerde Karayip denizinden çıkarılan bir sünger türünden elde edilen spongouridine ve spongothymidine adlı bileşikler deniz canlılarından elde edilen ilk bileşikler olmuş. Bu bileşikler uçuğa karşı kullanılan ‘adenine arabinosid’ adlı maddenin ve lösemi tedavisinde kullanılan ‘cytosine arabinosid’ adlı maddenin sentezi (canlıdan taklid ederek elde edilen bileşik) için model oluşturmuş.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bioprospecting (türlerin genetik ve kimyasal özellikleri açısından araştırılması) alışılmadık, yeni bir şeyler keşfetmek için en iyi yöntem Prof. Konuklugil’e göre. Çünkü yeni türler ve yeni cinsler genellikle beraberinde yeni tip kimyasal maddeler ve kimyasal etkiler getiriyor. Hatta daha önce keşfedilmemiş türlerin, insanlarda hastalık yapabilecek mikroorganizmalara karşı etkili olabileceği düşünülüyor. Prof. Konuklugil, sular altında bulunan ve araştırmaları süren bileşiklere şu örnekleri veriyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araştırmalar on yıllarca sürüyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1971 yılında William R. Kem, Berdard C. Abbott ve Robert M. Coates adlı ABD’li araştırmacıların yapısını açıkladığı ‘anabazin’ adlı bir bileşik, bir tür deniz solucanından elde edilen nörotoksik (sinir sistemine hasar verici) bir bileşikti. 1987 yılında bu yapıdaki bileşiklerin Alzheimer ve Parkinson tedavisinde etkili olduğu anlaşılıncaya kadar bu bileşikle ilgili araştırmalar ilerletilmedi. Daha sonra yapılan çalışmalar sonucunda Alzheimer tedavisi için klinik çalışmaları başlatıldı. 2006 yılında hastalar üzerinde denenme aşamasına gelindi. Bunun yanında hiperaktivite bozukluğu olan hastalarda kullanılmasıyla ilgili incelemeler de başlatıldı. Ayrıca bu bileşiğin şizofreni tedavisiyle ilgili olarak klinik çalışmaları da devam ediyor. Hawai’den Hendrik Luesch de 2000 yılında mavi-yeşil alglerin bir türü olan ‘lyngbya majuscula’dan ‘depsipeptit lyngbyabellin A’ adlı yeni bir bileşik elde edip yapısını çözerek sitotoksik etki gösterdiğini belirledi. Denizde yaşayan ‘zopfiella marina’ adlı mikroorganizmadan mantara karşı etkili bir madde olan ‘zofimarin’ elde edildi. Bir diğer kansere karşı etkili bileşikse Brysopsis cinsi yeşil alglerden elde edilmiş olan ‘kahalaide F’. Üzerinde klinik çalışmalar yapılan deniz kaynaklı ürünlere başka bir örnek de ‘discodermia’ cinsi süngerden elde edilen ‘discodermolide’ adlı bir bileşik. Bu bileşik gösterdiği bağışıklık sistemini baskılayıcı etki ve sitotoksik etki nedeniyle kanser tedavisinde kullanılmak üzere araştırılıyor. Bunlar gibi umut verici birçok bileşik yakında üretilecektir.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-9089808166566827491?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/9089808166566827491/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=9089808166566827491' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/9089808166566827491'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/9089808166566827491'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/kanserin-caresi-denizlerin-altinda-mi.html' title='KANSERİN ÇARESİ DENİZLERİN ALTINDA MI?'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-8758991363567044360</id><published>2009-06-09T11:43:00.000-07:00</published><updated>2009-06-09T11:47:43.702-07:00</updated><title type='text'>TÜM CANLI TÜRLERİNİN ERKEKLERİ FEMİNENLEŞİYOR</title><content type='html'>MASSACHUSETTS AÇIKLARINDA EŞCİNSEL KUŞLAR, HERMAFRODİT KUTUP AYILARI, DİŞİLİK PROTEİNİ ÜRETEN DOĞANLAR, KADINLIK HORMONU SALGILAYAN ERKEK TİMSAHLAR…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyamız pembeleşiyor! Erkekler feminenleşiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balıklardan timsahlara, kaplumbağalardan kutup ayılarına, kuşlardan insanlara kadar tüm türlerin erkekleri feminenleşiyor. Dünyanın dört bir yanından 250 araştırmayı bir araya getirerek bunu ispatlayan İngiliz Dr. Gwynne Lyons ile feminenleşen erkekleri konuştuk. Kendisinden feminenleştiren kimyasalların listesini aldık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayım,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi siz o pet şişeden su içiyorsunuz ya, en az birkaç bin sperminizi öldürdünüz, haberiniz var mı?! Bakın bakın şimdi de o televizyona dokundunuz, buyurun birkaç bin de buradan gitti! Yeni aldığınız alev almaz malzemeden üretilmiş koltuğunuza gerine gerine yayılıyorsunuz ama hata yapıyorsunuz, sperm sayınız azalmaya devam ediyor kuzum. Şimdi de ellerinizi mi yıkıyorsunuz, yapmayın etmeyin, o sabunun içinde erkeklik hormonlarınızı yok edecek ne kimyasallar var biliyor musunuz siz? Dişlerinizi antibakteriyel diş macunuyla mı fırçalıyorsunuz? Ne yapıyorsunuz! O macun sperm sayınızı üç, beş bin daha aşağı çekti şimdi. Beğendiniz mi yaptığınızı?! Bu gidişle geriye hiçbir şey kalmayacak! İmdaaat, neslimiz tükeniyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç erkekler babaları kadar erkek değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’nin en etkili toksik kimyasal eksperlerinden Dr. Gwynne Lyons, günlük hayatta kullandığımız eşya ve ürünlerin içeriklerinde bulunan kimyasalların, insanlar dahil olmak üzere balıktan memeli hayvanlara kadar tüm omurgalı türlerin erkeklerinde feminenleşmeye yol açtığını iddia ediyor. Dört ay önce “Çevre kirliliğinin, erkek omurgalıların üreme sağlığı üzerine etkileri” başlıklı bir rapor yayınlayarak bilim dünyasının ve çevreci örgütlerin dikkatini çeken Dr. Lyons’a ulaştık. Erkeklerin feminenleşmesi, dişilik özelliklerinin hangi türlerde belirginleşmeye başladığı, erkeklik hormonuna zarar veren kimyasalların nelerin içinde bulunduğu ve çözüm önerileri üzerine konuştuk. Raporunda dünyanın dört bir yanından 250 bilimsel araştırmanın yer aldığı Dr. Lyons, “Temel erkeklik özellikleri tehdit altında. Erkeklik için kırmızı bayrak çekilmiştir!” diyor. &lt;br /&gt;Erkek üreme organlarının zarar gördüğünü belirten Dr. Lyons’a göre erkeklerin dölleme kabiliyetleri de çok zayıfladı. Örneğin insan ırkından olan genç erkeklerin sperm sayıları babalarınınkiyle kıyaslandığında çok düşük seviyelerde kalıyor. Tüm bunların nedeni ise son 50 yılda hayatımıza 100 binden fazla yeni kimyasalın girmiş olması. Üstelik Avrupa Komisyonu bu kimyasallarla ilgili doğru güvenlik bilgilerinin dahi verilmediğini kabul ediyor. Bu kimyasallar ‘endokrin bozucular’ olarak adlandırılıyor ve cinsiyet hormonlarına zarar veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damarlarınızda 500 kimyasal dolaşıyor &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endokrin bozucular ilk olarak 1962’de biyolog Rachel Carson’un ‘Silent Spring’ isimli kitabında kimyasal maddelerin kuşlar üzerindeki zararlı etkileriyle ilgili incelemelerini yayınlamasıyla gündeme geldi. 1988’de 50 yaşındaki bir cenaze hazırlayıcısı erkekte, tedrici libido kaybı, testislerde küçülme, sakal büyümesinde yavaşlama şikayetleri üzerine bir grup bilim insanı araştırma yaptı ve sonuçta şikayetlerin nedeninin cenaze işlerinde kullanılan mumya kremi olduğu saptanınca ‘endokrin bozucu’ kavramı üzerine ilgi arttı. 1997’de Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Toplantısı’nda da ‘endokrin bozucular’ ele alındı. Bu toplantıda insan vücudunda ölçülebilen en az 500 kimyasal maddenin taşındığı, bu maddelerin 1920’den önce insan kimyasının bir parçası olmadığı, son 20 yılda doğan bebeklerin anne rahminde bu maddelerle karşılaştıkları açıklandı. Plastiklerde, deterjanlarda, ilaçlarda, kozmetiklerde, kremlerde, böcek ilaçlarında, endüstriyel kimyasallarda, ev eşyalarında, mobilyalarda, inşaat malzemelerinde, elektronik eşyalarda, sebze meyvelerde ve hazır gıdalarda bulunan bu kimyasallar, sperm sayısında azalma, testis kanseri ve inmemiş testis (normalden daha küçük olan testis) gibi üreme sorunlarına ve hastalıklara yol açtığı gibi, anne karnındaki bebeği de etkileyebiliyor. Araştırmalara göre endokrin bozucu kimyasallara maruz kalan annenin bebeği erkek ise penis boyu normalden daha kısa oluyor. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ise çift cinsiyetlilik, erkeklerde yumurtalık oluşumu ve kadınlık hormonu salgılanması en sık rastlanan göstergeler. Üstelik bu göstergeler sonraki nesillere de genetik olarak aktarılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşcinsel kuşların adası &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Lyons’un raporunda yer alan 250 araştırmanın sonuçlarından bazıları şöyle… &lt;br /&gt;-İngiltere’de alçak arazi nehirlerinde bulunan erkek balıkların yarısının testislerinde yumurta gelişimi olduğu gözlendi.&lt;br /&gt; - Massachusetts açıklarındaki Kuş Adası’ndaki kuşlar arasında eşcinsel ilişkinin çok yaygın olduğu görüldü. &lt;br /&gt;- Taiwan’da anne karnında endokrin bozucu kimyasallara maruz kalan erkek bebeklerin penis boylarının kısa olduğu saptandı. &lt;br /&gt;-Kuzey Hindistan’da 20 yıldır püskürtme endosülfan ile ilaçlanan tarım bölgesinde oturan erkek çocuklarda, 20 kilometre ötede oturan çocuklarla kıyaslandığında testosteron seviyesinde düşüş, seksüel gelişim evrelerinde gecikme olduğu gözlendi. Ayrıca inmemiş testis ve kasık fıtığı sıklığında da artma bildirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dişilik hormonu şarkıcı yaptı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İngiltere Cardiff Üniversitesi ise kirletilmiş bölgelerdeki kurtçukları yiyen erkek sığırcıklar üzerine çalıştı. Sığırcıkların dişilik hormonlarının arttığı ve şarkı söyleme yeteneklerinin şaşırtıcı derecede ilerlediği saptandı. &lt;br /&gt;-Newyork’taki Rochester Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, anne karnında yüksek miktarda endokrin bozucu kimyasala maruz kalan erkek çocukların küçük penisli olduklarını ve inmemiş testis sorunu yaşadıklarını ortaya koydu. Üstelik bu tür çocukların anüs ile genital bölge aralığı da normallerinden daha kısaymış ki bu durum feminenleşmenin ilk göstergesi olarak sayılıyor. &lt;br /&gt;- Rotterdam Erasmus Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma da anne karnında söz konusu kimyasallara maruz kalan erkek bebeklerin çay seti ve bebeklerle oynamayı tercih ettiğini ortaya koymuş. &lt;br /&gt;- Kanada, Rusya ve İtalya’da doğan kız bebek sayısı erkek bebek sayısından iki kat fazla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sperm sayısı 150 milyondan 60’a düştü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 20 ülkede yapılan araştırmalara göre, erkeklerde ortalama her mililitrede 150 milyon olan  sperm sayısı son 50 yılda 60 milyona düştü. &lt;br /&gt;- Alaska’daki siyah kuyruklu Sitka geyiklerinin üçte ikisinde inmemiş testis vakasına rastlandı. Montana’daki beyaz kuyruklu geyiklerde de genital anormallikler saptandı. &lt;br /&gt;- Güney Afrika antiloplarının testislerinde yapısal bozukluklar saptanırken, çizgili farelerin hiç sperm üretmediği rapor edildi. &lt;br /&gt;- Hem penisi hem de vajinası olan hermafrodit kutup ayılarına rastlandı. &lt;br /&gt;- Florida Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, Florida civarında yoğun tarım yapılan bölgelerdeki erkek kaplumbağaların yüzde 40’ının hermafrodit yani çift cinsiyetli olduğu saptandı. &lt;br /&gt;-Florida’da zirai ilaca maruz kalmış erkek timsahlarda testosteron seviyesi düşerken kadınlık hormonu olan östrojen seviyesinde artış gözlendi. Timsahların penis boyutlarının küçüldüğü ve üreme bozukluğu olduğu görüldü. &lt;br /&gt;- 400’den fazla kimyasal maddeyle kirletilen Florida Great Göl civarında da çeşitli hayvan türlerinde feminenleşme saptandı. Erkek gümüş martılar ve doğanlarda yumurta üretiminde gerekli olan dişilik proteinlerinin üretilmiş olduğu görülürken, kel kartal türünün üreme kabiliyetini neredeyse yitirdiği saptandı. &lt;br /&gt;- Kanada’daki katil balinalar ve Beluga balinaları neredeyse üreme kabiliyetlerini yitirmiş durumdalar. Su samurlarının da testislerinde küçülme saptandı. &lt;br /&gt;- Kanada ile ABD arasında bulunan Ontario Gölü’ndeki levreklerin yüzde 83’ünün çift cinsiyetli olduğu saptandı. &lt;br /&gt;- Northern leopard kurbağalarının testislerinde yumurtaları olduğu görüldü. &lt;br /&gt;- Detroit River bölgesindeki kaplumbağaların penis uzunluklarında ciddi bir azalma saptandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bebekler nasıl korunur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Plastik maddelere sarılı ve plastik kaplarda saklanan ürünlerin, özellikle mikrodalga fırında ısıtılmaması, bunların yerine seramik kapların tercih edilmesi&lt;br /&gt;- Plastik şişedeki anne sütü ve mamaların mikrodalga ile temasının engellenmesi&lt;br /&gt;- Besinlerin plastik maddelerle örtülmemesi ve plastik maddelerle temasının engellenmesi&lt;br /&gt;- Bebeklerin plastik ürünler çiğnemesinin engellenmesi&lt;br /&gt;- Çocukların top v.b. oyunlardan sonra ellerinin yıkanması&lt;br /&gt;- Toksik kimyasalla karşılaşma ihtimali olan balıkların haftada üç defadan fazla tüketilmemesi, daha az kimyasalla karşılaşma olasılığından dolayı küçük balıkların tercih edilmesi&lt;br /&gt;- Yağlı hayvansal ürünlerin tüketilmesinden kaçınılması&lt;br /&gt;- Hamileyken cilde krem sürülmemesi ilk aşamada dikkat edilebilecek basit önlemler olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feminenleştiren kimyasallar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Phthalates: Plastik yapımında, binalarda, mobilyalarda, çanta, oyuncak, deterjan, ilaç, tutkal, gıda paketleme, tekstil, kozmetik ve protez dişlerde kullanılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paraben: Kozmetik, cilt bakım ürünleri, losyon, krem ve deodorantlarda koruyucu madde olarak kullanılan bir kimyasal grubu, deri üzerinden nüfus eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Triclosan: Antibakteriyel ve anti-fungal özelliğiyle sabun, diş macunu gibi ürünlere kullanılır. Ayrıca kesme tahtası gibi plastik ürünlerin içine de katılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Triclocarban: Anti mikrobiyal olarak kişisel bakım ürünlerinde kullanılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BPA: Plastik tabak, pet şişe, biberon, konserve kutularında ve dişçilik malzemelerinde kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Penta-BDE: Özellikle alev almaz eşya yapımında kullanılıyor. Bir yangın durumunda hemen alev almaması için televizyonlarda, tekstil ürünlerinde ve plastik eşyalarda, otomobil ve uçak döşemesinde, yataklarda ve poliüretan köpüklerde kullanılıyor. AB’de kullanımı yasaklandı ancak eskiden kalma eşyalarda bu kimyasal mevcut. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PCB: Transformatörlerde (trafo), hidrolik ve ısı transfer sistemlerinde, yağlama malzemelerinde, çanta, boya, florasan lamba, yapışkan, asfalt, binalar ve gaz bourlarında kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dioxin: Endüstriyel alanda kullanılıyor. Özellikle endüstriyel atıkların olduğu bölgede beslenen tavuk ve domuzlarda fazlaca dioxin bulunduğu biliniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egzost: Tüm gün şehir trafiğinde rahatlıkla bulunabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cimetidine: Reçeteli bir ilaçtır. Mide yanmaları ve ülserde kullanılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DDT: Bir tür böcek öldürücü, ülkemizde pirenin kökünü kazıyan ilaç olarak biliniyor. Her tür haşereye karşı kullanılıyor. Yüzlerce yıl etkisini koruyabiliyor, o nedenle yıllarca sonra bile topraktan sebze ve meyvelere geçebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Linuron: Zararlı otları yok eden bir tür tarım ilacı, tren yolu, otoban ve sokaklarda kullanılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vinclozolin: Tarımda kullanılan bir mantar ilacı, Avrupa’da yasakladı ancak kalıntılarını sebze ve meyvelerde bulmak mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Procymidone: Tarımda kullanılan bir mantar ilacı. Geçen yıla kadar Avrupa’da kullanımı serbestti.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iprodione, Prochloraz, Fenarimol: Üçü de tarımda kullanılan mantar ilaçları ve hala yasaklanmış değiller. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fenitrothion: Avrupa’da yasaklanmış bir böcek ilacı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chlorpyrifos-methyl: Özellikle depo halindeki tahılları böceklerden korumak için kullanılan bir ilaç, Avrupa’da kullanımı yasak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ketoconazole: Cilt mantarına karşı kullanılan farmakolojik bir ürün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Gwynne Lyons kimdir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporun yazarı Dr. Lyons, toksik kimyasallar üzerine hükumet danışmanlığı yapmış olan etkili bir eksper. İngiltere’deki WWF’de uzman olarak bulunmuş olan Dr. Lyons şu anda raporun yayınlandığı vakıf ChemTrust’ın başında. Bu vakıf siyasiler, doktorlar ve sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yaparak kimyasalların zararları konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-8758991363567044360?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/8758991363567044360/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=8758991363567044360' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/8758991363567044360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/8758991363567044360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/tum-canli-turlerinin-erkekleri.html' title='TÜM CANLI TÜRLERİNİN ERKEKLERİ FEMİNENLEŞİYOR'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-2324526581213340450</id><published>2009-06-09T11:36:00.000-07:00</published><updated>2009-06-09T11:39:50.788-07:00</updated><title type='text'>Alman asıllı ABD'li gazeteciden ürkütücü iddia:</title><content type='html'>“KIYAMET TOHUM DEPOSU” OLARAK BİLİNEN, NORVEÇ’İN KUZEYİNDEKİ BİR ADAYA KURULAN “SVALBARD KÜRESEL TOHUM DEPOSU” HANGİ KIYAMETİ BEKLİYOR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Svalbard dünyayı ele geçirme planının bir parçasıdır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini iddia ediyor. Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyamet nedir? Esas amaç ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 yılının Mart ayında, Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruldu. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna ‘kıyamet tohum deposu’ da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.   &lt;br /&gt;Buraya kadar her şey gayet iyi niyetli görünüyor. Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var. Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyor. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyor. İlk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye çevrilen “Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar’ adlı kitabın da yazarı olan Engdahl ile ‘kıyamet muhafızları’ dediği finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında konuştuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıyamet muhafızları &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Svalbard Küresel Tohum Deposunun finansörleri kimler?&lt;br /&gt;-Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini söylemeliyim. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma’da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998’e dek NewYork merkezli Nüfus Konseyi’nin de (Population Council) başkanıydı. Bu konsey John D. Rockefeller'ın nüfus populasyonunu düşürmek amacıyla 1952’de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey. Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman ABD’nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation’ın da kurul başkanıydı. Örgütün finansörleri ise; geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika’daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates! Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont/Pioneer Hi-Bred! Yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta! 1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla ‘Yeşil Devrim’ diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller! ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada’dan da devlet fonları aktarılıyor. Yani özetle, GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a muhtaç kalınacaktır? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebu Garib tohumları nerede?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nükleer savaş, iklim değişimi veya meteor düşmesinin dışında bir felaketten mi söz ediyorsunuz? &lt;br /&gt;-Evet, planlı bir felaketten söz ediyorum. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak yeterli. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tekelden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ari ırk yaratma ‘Projesi’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik mi? &lt;br /&gt;-Hayır, bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller 1971’de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Gurubu olan CGIAR’ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) ‘modern tarım ürünü’ kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO’lu ‘Gen Devrimi’nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dahil etti. Böylelikle Rockefeller Vakfı 1970’lerden itibaren küresel tarım politikalarını şekillendirebilecek konuma geldi. Ve başardı. CGIAR aslında  Rockefeller ailesinin on yıllar süren bir planının parçasıydı. Bu plan ‘Proje’ olarak adlandırılan, üstün ırk yaratma planıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rockefeller Hitler’in de finansörüydü”  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstün ırk yaratma projesi tam olarak nasıl bir şey? &lt;br /&gt;-Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonradan genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir. Hitler ve Naziler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler’in öjenik çalışmaları da bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtan Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. Rockefeller Vakfı Third Reich’s Kaiser Wilhelm Institutes’nün ari ırk öjenik çalışmalarını finanse ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Amerika resmi olarak savaşa Hitler Almanyasının karşısında olarak girerken, Rockefeller Standard Oil Group, illegal olarak Alman Luftwaffe ve Wehrmacht birliklerine petrol nakline devam etti. Bununla ilgili Amerika senato araştırması da yapıldı. &lt;br /&gt;Rockefeller Vakfı insanı ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi amaçlıyorlardı. Hitler’in öjenikçi bilim adamları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sessiz sedasız ABD’ye götürülmüş ve çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımları atmışlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıdalar ile negatif öjenik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaç tarım yani gıdalar üzerinden üstün ırk yaratmak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Aslında daha da kötüsü. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920’den beri biricik amacı ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonal’in kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger 1939’da Harlem’de ‘Negro (Zenci) Projesi’ adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Negro (Zenci) nüfusu ortadan kaldırmak istiyoruz” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 yıllık kısırlaştırma projesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Negatif öjenik bir kısırlaştırma projesi mi?&lt;br /&gt;-Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerin açıkladı. Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücülü mısırı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.&lt;br /&gt;Bir başka örnek; 1990’larda BM Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi ama aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla ile birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu. Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972’de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum deposunu ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hibrid tohumlarla tekel tuzağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rockefeller’in gelişmekte olan ülkelerde yürütmüş olduğu ve hala devam eden Yeşil Devrim çalışmalarına da bu açıdan bakınca korkunç görünüyor… &lt;br /&gt;- Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi başlattı. Neydi Yeşil Devrim? 60’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl tekelleştiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yeşil Devrim gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid tohum patentlerinin DuPont/Pioneer Hi-Bred’in ve Monsanto’nun başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı. Hibrid tohumlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri tarım ve petro kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu gübreler Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaçları da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir ‘kimyasal darbeydi’. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar. &lt;br /&gt;Sonuç? &lt;br /&gt;-Bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler. İş aramak için şehirlere göç ettiler; fabrikaların ucuz işçi açığı da kapanmış oldu. &lt;br /&gt;Peki ya bugün?&lt;br /&gt;-Bugün de Gates ve Rockefeller Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlar yatırıyor. Amaç yine GDO tohumların ve kimyasalların yaygınlaştırılması. Bunun için pek çok teşvik ve kampanyalara başvuruyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patentli biyolojik silah&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük bir tekelleşme tehdidiyle karşı karşıyayız…&lt;br /&gt;-Amaçları tüm tohumları patentlemek ki kendilerinden izinsiz kullanılamasın. Sonra küçük çiftçileri adım adım lisans parası ödemeye mahkum edecekler, ödemeyenlere de patent ihlalinden ceza verilecek. Plan işlerse tüm dünya birkaç tohum devinin kölesi olacak. Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme olasılığı için de kapıyı aralayacaktır bu. Ayrıca pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak da kullanılabilir. Genetik müdahalelerle öldürücü gıdalara çevrilebilirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;F. William Engdahl kimdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1944 yılında ABD’nin Minneapolis eyaletinde doğan Engdahl, Princeton Üniversitesi’nde hukuk, Stockholm Üniversitesi’nde de ekonomi okudu. İlk kitabı dünya petrol politikaları hakkında yazdığı ‘Savaş Yüzyılı’ oldu. Serbest gazeteci olarak makaleler yazan Engdahl, Almanya’da yaşıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-2324526581213340450?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/2324526581213340450/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=2324526581213340450' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2324526581213340450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/2324526581213340450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/alman-asll-abdli-gazeteciden-urkutucu.html' title='Alman asıllı ABD&apos;li gazeteciden ürkütücü iddia:'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-12997900355539790</id><published>2009-06-09T11:15:00.000-07:00</published><updated>2009-06-09T11:17:46.902-07:00</updated><title type='text'>parmak izinden robot resim çıkaran Türk biliminsanı</title><content type='html'>GAZİ ÜNİVERSİTESİ BİLGİSAYAR MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ’NDEN PROF. ŞEREF SAĞIROĞLU, PARMAK İZİNDEN ROBOT RESİM ÇIKARAN BİR YAPAY ZEKA MODELİ GELİŞTİRDİ.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genetik ayna parmak ucunda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Sağıroğlu, 150 öğrencisinin parmak izinden yola çıkarak sekiz yılda geliştirdiği ve deneysel olarak ispatladığı yapay zeka modelini teorik olarak da ispatlamak için 40 matematikçiyle çalışıyor. Tek bir parmak izinden bir dakika içinde yüz hatlarınızı ekrana çiziveren sistemin algoritmasının çözülmesi biyometrikte bir devrim olacak!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, urun.dirier@aktuel.com.tr &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Butan’ın Calpayguri bölgesinde bir çay bahçesi işletmecisi 15 Ağustos 1897 gecesi, bungalovunda kukri denen bir Nepal bıçağıyla öldürülmüş olarak bulundu. Müteveffaya ait bir sandık açılmış ve içindeki para alınmıştı. İşletmecinin yanında çalışanlar, aşçı, işletmecinin geçmişte gönül ilişkisi yaşadığı bir kadının akrabaları, suç işlemeye eğilimli Kabuli kabilesinden bir gezgin haydut ve işletmeci tarafından hırsızlıkla suçlandığı için hapiste yatıp yeni salıverilmiş olan bir eski uşak dahil pek çok şüpheli vardı. Sandıktan çıkarılmış almanak üzerinde kanlı bir parmak izi bulundu. Hapse girdiğinde parmak izleri alınmış olduğundan, almanaktaki kanlı parmak izinin eski uşağa ait olduğu derhal anlaşıldı ve uşak tutuklandı. Böylece adli parmak izi kanıtına dayalı ilk ceza davası 1898’de, o zamanlar Hindistan’a bağlı olan Butan’da başladı.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘tip sahi’den parmak izine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu kimsenin parmak izi yöntemini modern polisliğin burcu sayılan Scotland Yard’la özdeşleştirmesine karşın, İngilizler’in parmak iziyle kimlik tespit sistemi aslında İngiltere’de değil, en büyük ve yönetim açısından en yıldırıcı sömürgesi olan Hindistan’da ortaya çıktı.  Çünkü İngilizler Hintlileri birbirinden ayırt etmekte güçlük çekiyordu. Emekli maaşlarının dağıtımı bile hükümet için büyük bir sorundu, çünkü ölmüş emeklilerin kimliğine bürünüp maaş almaya devam eden sayısız Hintli vardı. Bengal’deki Hugli bölgesinin baş idarecisi William Herschel, 1877’de Bengallilerden öğrendiği, ‘tip sahi’ denen parmak baskısıyla imza atma tekniğinin kamu düzeni için kullanılabileceğini ilk keşfeden kişi oldu. Parmak izinin biricik olması kuşkusuz son derece cazipti ancak parmak izi örüntülerinin nasıl kategorize edileceği büyük bir engel olarak duruyordu. Bir sınıflandırma sistemine yönelik ilk girişimi yine bir İngiliz sömürge memuru önerdi. Bir hekim olan Henry Faulds adlı bu kişi, 1870’lerin sonlarında Tokyo’daki Tsukici Hastanesi’nde çalışırken, eski Japon seramiklerinin üstündeki parmak izlerini dikkat çekici bulmuştu ve bunlar üzerinde çalışma yapmıştı. Faulds 1880’de parmak izi araştırmaları hakkında Charles Darwin’e bir mektup yazdı, Darwin bu mektubu İngiltere’nin en meraklı bilim adamlarından olan kuzeni Francis Galton’a iletti. Galton, uzun süreden beri araştırdığı kalıtımın, bulunması güç, gözle görülebilir belirtileri olabileceğini umduğu parmak izi örüntüleri karşısında büyülenmişti. Parmak izi örüntüleri evrimin gözle görülebilir bir izi, her bireyin soy kütüğünün, ırksal ve etnik gelişiminin hatta karakter özelliklerinin şifrelendiği bir kod olabilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barbunyanın kabuğunda… Gel-git sonrası kumsallarda… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürge bürokratları daha çok parmak izinin tekilliğiyle ilgilenirken, o böyle düzenli örüntüler oluşturacak kadar benzer olmaları üzerine yoğunlaştı. Parmak izi örüntülerini oluşturan çizgiler, kırışıklıklar, dallar ve çatallar yalnız parmak izlerine özgü değildi. Bütün bunlar doğada sürekli karşımıza çıkmaktaydı. Zebranın şeritlerinde, ağaçların dokusunda, yaprakların damarlarında, barbunyanın kabuğunda, uskumrunun sırtında, gelgit sonrası kumsalda, yanardağdan taşan lavların görüntüsünde de bu çizgiler vardı. Kısacası Galton parmak izine bizim şimdi DNA’ya baktığımız gibi bakıyordu. Kendini parmak izlerini kategorize etmeye adadı. Bu arada bir sömürge polis yetkilisi olan Edward Henry de asistanlarıyla birlikte parmak izi sınıflandırma sistemi oluşturmak için çalışıyordu. 1895’te Henry, Bengal’deki polis departmanında sistemini uygulamaya koydu. Suçluların artık bedensel özellikleri yerine parmak izleri kaydedilmeye başladı. 1897’de sistem tüm Hindistan’da kullanılmaya başlandı. Hindistan’da hükümetin diğer kolları da kimlik doğrulama amacıyla parmak izi kullanma usulünü benimsedi. Afyon Dairesi ürünleri için avans ödediği ekicilerin kimliğini resmen belgelemek, Hindistan Kadastrosu ve Posta İdaresi istenmeyen işçilerin tekrar işe alınmasına mani olmak, Sağlık Dairesi tıp öğrenimi gören doktor adaylarının kendileri yerine sınava girecek birilerini tutmalarını önlemek, Sicil Bürosu da tapu senetlerinin geçerliliğini kanıtlamak için parmak izinden yararlanmaya başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapay zeka yapıyor, algoritmayı biz de bilmiyoruz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yıl 2009. Ankara Gazi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümü öğretim üyelerinden Prof. Şeref Sağıroğlu, parmak izinden yüz tanımlama tekniği geliştirdi. Bir yapay zeka ürünü olan bu teknik ile parmak izinden bir dakika içinde kişinin robot resmi çiziliyor. Dünyada bir ilk olan bu sistemi 8 yıllık bir çalışma ile ortaya çıkaran Sağıroğlu, bu müthiş keşfini iki dünya kongresinde tanıttı. ABD’deki birkaç üniversiteden de ortak çalışma teklifi alan Sağıroğlu, şu an TÜBİTAK ile proje birliği kurmak üzere çalışma yürütüyor. 150 öğrencisinin parmak izinden yola çıkarak yüzde 3 yanılma payıyla öğrencilerin robot resimlerini çizmeyi başaran Sağıroğlu ile görüştük. Parmak izleri ile yüz hatları arasında bir ilişki olduğunu anlatan Prof. Sağıroğlu, “Bu ilişkiyi kuran bir yapay zeka modeli geliştirdik. Bu model, öğrenen bir sistem. Ancak bu ilişkiyi nasıl kurduğunu, resimleri hangi parametrelere göre çizdiğini henüz bilmiyoruz. Türkiye’den ve yurtdışından yaklaşık 40 matematikçi ile bu algoritmayı çözmek için çalışıyoruz. Bir yıl içinde çözmeyi planlıyoruz. Çözdüğümüzde ise biyometrikte bir devrim olacak algoritmayı bulmuş olacağız” diyor. İnsan beyni gibi çalışan yapay zeka modeli şöyle geliştirilmiş; Sisteme sırasıyla 150 kişinin parmak izi ve parmak izlerinin sahibi olan yüzler gösterilmiş. Daha sonra da ‘bu izi bu yüze dönüştür’ komutu verilmiş. Sistemin iki görüntü arasında bir ilişki kurarak çeşitli olasılık hesapları yapması sağlanmış. Yani sistem parmak izindeki belirli noktaların birbirine olan oran orantısını referans alarak, yüz hatları arasındaki oran orantıyı oluşturuyor. Adı üzerinde bu sistem öğrenen bir sistem olduğu için, parmak iziyle yüz hatları arasında kurduğu korelasyonları ezberleyerek kendine bir algoritma oluşturmuş. Artık sadece parmak izini görerek sahibinin robot resmini çizebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 BOYUTA 2 YIL VAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de denedik. Bir parmak okuma cihazına yalnızca sağ işaret parmağımızı okuttuktan yalnızca bir dakika sonra sistem robot resmimizi ekranda gösterdi. Şu an çalışma çok yeni, çıkan iki boyutlu robot resme bakınca “Aaa gerçekten de tıpkı ben” diyemezsiniz. Ancak kaş, göz, burun, dudak hatlarının birbirleriyle olan orantısını incelediğimizde bire bir gerçek oranda çizdiği hemen fark ediliyor. Yüz şeklini yani yüzün kemik yapısını ise, fotoğraflardan da anlayabileceğiniz gibi neredeyse hiç hata payı olmadan çiziyor. Prof. Sağıroğlu, “Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü’nden geldiler ve onlar da özellikle yüz şeklini kusursuz bir şekilde verdiğini söylediler. Çalışmamızı ticari bir ürün haline getirdiğimizde derhal satın alacaklarını belirttiler” diyor. Esas hedefinin sistemi üç boyutlu robot resim çizebilir hale getirmek olduğunu söyleyen Prof. Sağıroğlu, bu hedefe daha iki yıl olduğunu belirtiyor. Sistem bir makine haline getirildiğinde, olay yerinde tespit edilen parmak izlerinden hemen oracıkta şüphelinin görüntüsü elde edilebilecek! Artık böyle bir makinenin dedektif ruhlu sevgililerin ya da eşlerin eline geçmesi gibi varyasyonları da siz düşünün; “Hüseyin bu koltukta o Nesrin denen kadın oturmuş, inkar etme, bak makine her şeyi gösteriyor!” Sonuç cümlesi olarak da şunu söyleyebiliriz ki, madem parmak izimiz nur cemalimizin bir şifresi, artık aşıklar ve maşuklar kola, omuza, sırta kızlı veya isimli dövme yaptırmak yerine, sevdiceğinin parmak izinin dövmesini yaptırabilirler. Çok daha anlamlı olur! Bir yüzüne sizin, diğer yüzüne sevdiğinizin parmak izinin basıldığı sevgililer günü yastıklarını söylemiyorum bile, bundan sonrası sizin hayal gücünüze kalmış… Not: Prof. Sağıroğlu’nun bu çalışmasına istatistiki destek vermek isteyenler www.fingerprint2face.org adlı internet sitesine parmak izlerini gönderip on-line olarak robot resimlerini görebilirler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-12997900355539790?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/12997900355539790/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=12997900355539790' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/12997900355539790'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/12997900355539790'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2009/06/parmak-izinden-robot-resim-ckaran-turk.html' title='parmak izinden robot resim çıkaran Türk biliminsanı'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8975916204129004712.post-303082387327900116</id><published>2008-09-22T13:26:00.001-07:00</published><updated>2008-09-22T13:27:14.725-07:00</updated><title type='text'>ROMAN GELİNLERİN SİHİRLİ DEĞNEĞİ</title><content type='html'>“İKİ YIL ÖNCESİNE KADAR MEZURE BİLE KULLANMAZDIM. GECEDE ÜÇ ELBİSE ÇIKARIRIM. TRAKYA’NIN ROMANLARI DÜĞÜNDEN ÖNCE BANA GELİP DANIŞIRLAR”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman gelinlerin sihirli değneği&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman düğünlerinin moda, imaj ve konsept danışmanı Yılan Dilek’in kapısını çaldık. Bizi kendi renkli dünyasına kabul etti. Denizkızı nişanı ve lambalı gelin gibi şimdiye kadar hazırladığı düğün konseptlerini bizimle paylaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜRÜN DİRİER, &lt;a href="mailto:urun.dirier@aktuel.com.tr"&gt;urun.dirier@aktuel.com.tr&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman modacı Kobra Murat, geçtiğimiz haftalarda bir yaşındaki kızına yaptığı doğum günü şenlikleriyle gündeme gelmişti. Verdiği röportajlarda lakabıyla ilgili olarak “Bizde bir Yılan Dilek vardır, o yılansa sen de Kobra ol dediler” açıklamasını yapmıştı. Biz de kim bu Yılan Dilek dedik ve Gaziosmanpaşa’daki Roman Mahallesi Sarıgöl’e gittik. Öğrendik ki Yılan Dilek Roman düğünlerinin imaj danışmanı, gelinlik kızların sihirli değneğiymiş. Trakya Romanları evlenmeden önce Yılan Dilek’in evinin kapısını çalarmış. Nişanlık, gelinlik ve abiye diken Yılan Dilek, karşısındaki kıza şöyle bir bakıyor ve hemen kafasında o kıza uygun bir imaj oluşturuyor. Kimini denizkızı yapıyor, kimini sultan, kimini lambalı gelin. Ama Yılan’ın işi bu kadarla bitmiyor. Bir de balkabağından araba gerekiyor. Kızı düğün veya nişan alanına götürecek olan taşıyıcıyı da kendisi hazırlıyor. Bu taşıyıcı bazen bir sandal oluyor, bazen bir tahterevan, bazen de dev bir midye kabuğu. Yılan Dilek bu taşıyıcıları da en az gelin kadar süslüyor. Her şeyi elleriyle yapıyor, pulları boncukları tek tek kendisi işliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lakabım yılan dansından”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Terziliğe ne zaman başlarınız?&lt;br /&gt;-16 yaşında kendime kına gecem için diktiğim kınalıkla başladım. Sonra o, bu kına, nişan, düğün için elbise istemeye başladı. 20 yıldır dikiş dikiyorum yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kobra Murat’ın dediği gibi yılan derisinden elbiseler dikliğiniz için mi adınız Yılan Dilek?&lt;br /&gt;-Yok, bu lakap bana daha 13 yaşındayken kondu. O zamanlar Hint filmleri izlerdik. Ben de o filmlerdeki müziklerle yılan dansı yapardım. Bütün düğünlerde bana yalan dansı yaptırırlardı, o zamandan beri beni Dilek diye bilmezler, Yılan Dilek dedin mi herkes gösterir. Mehmet abi vardı, ben dans ederken o da klarnet çalardı. Ona da Yılan Mehmet derlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşi Atilla Bereli(oto tamircisi): Bekarken, Dilek oynamaya başladı mı cebimdeki bütün paraları sahneye dökerdim. Sonra da eve yayan yürürdüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılan dansını biz Fatih Ürek ile tanıdık…&lt;br /&gt;-Fatih Ürek imitasyon.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki kıyafetleriniz de hiç yılan derisi kullanmıyor musunuz? Dansöz giysilerinde falan…&lt;br /&gt;-Arada bir kullanırım tabi ama imitasyon yılan derisi benim kullandıklarım. Ama lakabımın bununla bir ilgisi yok. Yılan lakabıyla ilgili çeşitli rivayetler dolaşıyor zaten. Yok ben çok aksiymişim de ondan Yılan derlermiş gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne tür elbiseler dikiyorsunuz?&lt;br /&gt;-Pullu, payetli, taşlı genellikle. Giysinin belli bir konsepti oluyor. Örneğin nişanlanacak veya evlenecek kız geliyor ‘abla beni sandalda veya midye kabuğunda deniz kızı olarak çıkar’ diyor, ‘tahtta sultan olarak çıkar’ diyor, ben de ona göre hem giysiyi hem de kızı düğün alanına götürecek olan taşıyıcıyı yapıyorum. Düğün sonuna kadar da gelinle ilgilenirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayalini çıkartırım sana”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düğün organizatörlüğü aslında sizinki. Kimler geliyor size?&lt;br /&gt;-İstanbul dışında tüm Trakya’dan gelirler. Gelen kızla önce otururuz, nasıl bir şey hayal ettiğini anlatır. Düğünün konusunu belirleriz. Sonra gece yatarken her şey kafamda şekillenir. Ertesi gün kalkar yaparım. Kapalı gözle hayal et, hayalini çıkartayım sana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar zamanda tamamlıyorsunuz?&lt;br /&gt;-Bazı bir gecede üç elbise çıkarırım, bazı bir elbise bir hafta sürer. Ama genellikle bir günde bitiririm. Taht, midye kabuğu, sandal, salıncak gibi taşıyıcılar da zaten evde hazır. Ama kız farklı bir şey istiyorsa onu da bulurum. Mesela bir düğünde taht için Karaköy’den dört Arap bulduk. Köle giysisi giydirip tahtı taşıttık mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşi Atilla Bereli: Dilek’in eli çok çabuktur. Ölçü falan almaz, kıza şöyle bir bakar, sonra kumaşı isterse bir milyarlık kumaş olsun cart diye keser, elbiseyi diker. Hiç ıskartaya da kumaş çıkarmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ben iki sene öncesine kadar mezura bile kullanmazdım. Hep göz kararıyla dikerim. Beğenmeyen bir kız da olmadı şimdiye kadar. Zaten bana karışmazlar, ‘elbisenin şurası şöyle olsun’ bile demezler. Bana bırakırlar. Eğer gelinliği dışarıdan hazır bile alacak olsalar önce ‘nasıl bir şey alayım abla’ diye bana gelir danışır kızlar. Sonra aldıkları gelinliğin üzerinde ben oynamalar da yaparım. Ayrıca sünnet yatakları ve dansöz giysileri de hazırlıyorum.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil İpekçi yanına çağırtmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diktiğiniz en enteresan elbise hangisiydi?&lt;br /&gt;-Lambalı bir gelinlik dikmiştim. Pilleri göğüs altına yerleştirdim, ışıklar kapanınca gelin ışıl ışıl yanıyordu. Bir de gerçek üzüm salkımlarından bir nişanlık yapmıştım. Deniz kızı elbisem var mesela, balığın kuyruğu bile var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşi Atilla Bereli: Bak o lambalı gelinlik zengin birinin kulağına gitmiş. O da aynısını Cemil İpekçi’den istemiş, düğünün videosunu izletmiş ona. Cemil İpekçi hayran kalmış, Dilek’i çağırtmıştı o zaman yanına. Ama sadece fikirlerini satın almak istiyordu o yüzden gitmesine izin vermedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl buluyorsunuz böyle enteresan fikirleri?&lt;br /&gt;-Şurada oturuyorum ya misal, seni bile şu anda hayalen giydiriyorum. Seni gül şekilli bir elbisenin içinde hayal ediyorum. Ellerini açınca da yaprakları çıkacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşi Atilla Bereli: Trakya’nın kraliçesi Yılan Dilek’tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki kaç liraya mal oluyor bir elbise ve diğer hizmetleriniz?&lt;br /&gt;-Kimi gelir der ki ‘abla 600 lira maaş alıyorum, param yok’ der, 100 liraya da veririm. Belli bir fiyatı yok, kişinin bütçesine göre. Kimi satın alır elbiseyi, kimi kiralar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü birini giydirdiniz mi hiç?&lt;br /&gt;-Ünlü birini giydirmedim de, Şakşuka’yı söyleyen Tarık Mengüç benim amcamın oğlu. Onun karısının gelinliğini dikmiştim mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“200 bin liralık gelinliği 200 miraya dikerim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz sülalecek yeteneklisiniz demek ki. O da çok güzel oynuyor…&lt;br /&gt;-Esas amcam güzel oynardı. Avare Yaşar derlerdi ona, Avare dansı yapardı. Onun üstüne oyun oynayan yoktu, afet oyuncuydu. Şakşuka’nın daha hızlısını oynardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki hangi ünlüyü giydirmek isterdiniz?&lt;br /&gt;-Ben Banu Alkan’a hayranım. Bir kadın olarak bile aşığım ona. O tam benim tarzımda giyiniyor. Ona elbise dikmek isterdim, bir de diva Bülent Ersoy’a. Armağan Çağlayan romanların yataklarını merak ediyorum demişti. Gelin de size yatak göstereyim bu arada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kobra Murat ile aranızda bir rekabet var mı?&lt;br /&gt;-Yok, o benim kardeşim gibidir, çok iyi çocuktur. Gazetede rakip gibi göstertmişler ama öyle bir şey yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zamandır tanışıyorsunuz?&lt;br /&gt;-İki yıl önce bir düğünde tanışmıştık.Benden söz etmişler işte ‘elbise dikiyor’ diye, öyle tanıştık. Sonra biri demiş ki ‘o yılansa sen de kobrasın’, adı kobra Murat kaldı o zamandan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niye bir dükkan açmıyorsunuz?&lt;br /&gt;-Ya kirasını, vergisini ödeyemezsem diye açamıyorum ama bir dükkanım olsun çok istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşi Atilla Bereli: Kobra’nın teyze kızı var Gültepe’de Hanımağa diyorlar. Geldi bir kere buraya, Dilek’in elbiselerinin fotoğraflarını çekti gitti. Sonra da aynı benzer elbiselerden yapıp dükkan açtı kendisine. Ama Dilek cesaret edemiyor çünkü parayla işi yok. Bazen bedavaya dikiyor. Tüm parasını da kumaşa yatırıyor zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelinlik pahalı bir şey, ne kadara mal oluyor size?&lt;br /&gt;-Televizyonlardan görüyoruz, Swarosvski taşlı gelinlik 200 bin lira. Ben aynı benzerini ucuz taşlarla 200 liraya yaparım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada hala yılan dansı yapıyor musunuz?&lt;br /&gt;-Kocam yasak koydu artık oynamıyorum. Ama mahallede yedi çocuğa öğrettim, şimdi onlar gidip düğünlerde yolan dansı yapıyorlar. Bir sonraki Romanstar Yarışması’na ekibimle birlikte katılmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz Yılan Dilek ile konuşurken bu arada kendisini Kobra Murat telefonla aradı. Yılan Dilek telefonu bize verdi. Kobra’dan merak ettiğimiz birkaç şeyi öğrendik. Örneğin kızının bir yaşına girmesi şerefine düzenlediği ve basında geniş yankı uyandıran şenliklerde kızının giydiği elbiseleri Yılan Dilek ile ortaklaşa hazırlamışlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8975916204129004712-303082387327900116?l=enteresanadamlar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/feeds/303082387327900116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8975916204129004712&amp;postID=303082387327900116' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/303082387327900116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8975916204129004712/posts/default/303082387327900116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://enteresanadamlar.blogspot.com/2008/09/roman-gelinlerin-sihirli-denei.html' title='ROMAN GELİNLERİN SİHİRLİ DEĞNEĞİ'/><author><name>Ürün Dirier</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00950446385843458136</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_Fctf46QsBAU/Si6vSZpAOXI/AAAAAAAAAAM/LCNybRHwluo/S220/u.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
